Barton’ın ense kılları bir anda diken diken oldu. Koku burnuna tam gelmese de ruhani algısı ona bunun kesinlikle kan kokusu olduğunu fısıldıyordu.
Vernal’ın başına kötü bir şey mi gelmişti? Tıpkı zamanında içinde bulunduğu o arkeoloji ekibinin başına gelenler gibi mi? Hayır, zarfın üzerinde hiç kan yoktu. İçinden nasıl böyle bir koku yayılabilirdi ki? Geçirdiği kısa ve şiddetli dehşetin ardından hemen ayağa fırladı.
Sıradan bir insan olarak böyle bir durum karşısında verebileceği tek bir tepki vardı.
Polisi aramak!
Zarfı alıp masasından kalktığı sırada zihninde aniden bir şimşek çaktı.
Loen Yadigar Arama ve Koruma Vakfı bünyesinde bu tür durumlarla nasıl başa çıkılacağına dair çok net kurallar vardı. Bir proje korkutucu veya akıl almaz bir fenomene yol açarsa çalışanlar her şeyi derhal durdurup durumu Uyum Departmanı’na bildirmek zorundaydı. Sürecin devamından onlar sorumlu olurdu.
Barton, Uyum Departmanı’na neden gitmesi gerektiğini bir türlü kavrayamıyordu. Bildiği kadarıyla burası, kural ihlallerine karşı ödenekleri ve denetim projelerini inceleyen bir birimdi. Bilinmeyen tehlikelerle mücadele etmekle yakından uzaktan bir alakası yoktu.
Ancak vakfın kurucusu Bayan Audrey Hall, departmanların iç denetimleri sırasında pek fazla değişiklik yapmamış, yalnızca bu maddeden ibaret bir kural eklemişti. Üst yönetim de bu önemsiz konu yüzünden onunla ters düşmek istememişti.
Yine de guvenlik müdürüyle görüşmeyi tercih ederdim... Barton bir yandan söylenip bir yandan da ofisinden çıkarak koridorun sonundaki Uyum Departmanı’na doğru ilerledi.
Kapıyı üç kez nezaketle çaldı ve kendini toparlamaya çalıştı.
"Girin." İçeriden sıradan, hiçbir ayırt edici özelliği olmayan bir ses geldi.
Doğrusunu söylemek gerekirse Barton, Uyum Departmanı’ndaki çalışma arkadaşları hakkında pek bir şey bilmiyordu. Tek bildiği; soğuk, duygusuz insanlar oldukları ve vakıftan ödenek sızdırmaya çalışan parazitleri çabucak yakaladıklarıydı.
Derin bir nefes alarak kapı kolunu çevirdi ve içeri adım attı.
Zihnindeki Uyum Departmanı imajı, kasvetli ve karanlık bir ortamdan ibaretti. İçerideki herkes sessizlik yemini etmişçesine durur, arada sırada birkaç kelime fısıldayarak bir projenin ve yürütücüsünün kaderini belirlerdi. Oysa kapıyı açar açmaz karşılaştığı ilk şey parlak bir güneş ışığı, rengarenk süslemeler ve ferah bir çalışma ortamı oldu.
"Bir sorun mu var?" Uyum Departmanı’ndan siyah saçlı, kahverengi gözlü, son derece sıradan görünen bir görevli onu karşıladı.
Üzerinde, East Chester’ın dondurucu kış soğuğuna pek de dayanıklı görünmeyen kalın, siyah bir palto vardı.
Barton, adamın konuşmasındaki belirgin Backlund aksanını hemen fark etti. Ya orada doğmuştu ya da ömrünün büyük bir kısmını o şehirde geçirmişti.
Hiç de öyle soğuk, robot gibi ya da mesafeli biri değil. Hatta bayağı cana yakın duruyor... Bu düşünceler zihninden hızla akıp giderken heyecanla söze girdi: "İş ortaklarımızdan birinin başı belada galiba!
Gönderdiği mektubun içinden sadece boş bir zarf çıktı. İçinde hiçbir yazı yok ama zarftan buram buram kan kokusu geliyor."
Uyum Departmanı görevlisinin istifini bozmadığı görüldü. Sakince başını salladı. "Zarfı görebilir miyim?"
Barton, Arkeolog Vernal’ın "mektubunu" adama uzattı.
Ancak o an kabalık ettiğinin farkına varabildi. İstemeden araya girdi: "Üzgünüm, adınızı bağışlar mısınız?"
Görevli zarfı havaya kaldırıp güneş ışığına doğru dikkatle inceledi. Bir yandan da öylesine cevap verdi: "Pacheco Dwayne. Uyum Departmanı müdür yardımcısıyım, eski bir avukatım. Pacheco demeniz yeterli."
Barton’ın cevap vermesini beklemeden kolunu indirdi ve ciddileşen bir ifadeyle konuştu: "Gerçekten de bir gariplik var.
İlk izlenimim, bu mektubun şehirdeki Clough Oteli’nden geldiği yönünde. Bir aralar orada kalmışlığım var, zarfların ve kağıtların üzerine Lavanta Kalesi amblemini basmayı severler."
"Polisi aramalı mıyız?" diye ağzından kaçırdı Barton.
Pacheco başını iki yana salladı.
"Şimdilik gerek yok. Önce adrese gidip durumu yerinde inceleyelim.
Bana eşlik etmeniz gerekecek, bahsettiğiniz kişiyi tanımıyorum."
"...Pekala. Sizinle geliyorum." Barton bir an tereddüt etse de kabul etti.
Loen Yadigar Arama ve Koruma Vakfı’ndan çıkıp kiralık bir faytona bindiklerinde, ortamdaki ağır sessizlik Barton’ı rahatsız etti. Söze ilk giren kendisi oldu: "Pacheco, Backlundlu musun?"
"Hayır," diyerek karşılık verdi Pacheco. "Midseashirelıyım. Sadece on beş yıla yakın Backlund’da yaşadım."
Barton laf olsun diye ekledi: "Neden oradan ayrıldın ki? Avukatlar için kariyer basamaklarını tırmanacak en iyi yerin orası olduğunu duymuştum."
Pacheco hafifçe gülümsedi. "Öyle ama bir o kadar da acımasız bir rekabet var orada.
Şaka bir yana, bir zamanlar buharlı araba magnatı Framis Cage’in özel avukatı ve ortağıydım. Daha sonra Backlund Bisiklet Şirketi’ne yatırım yaptı, ben de oranın hukuk danışmanlığını üstlendim."
Barton’ın zihninde parçalar birleşiverdi.
"Bayan Audrey’nin o şirkette ciddi miktarda hissesi var. Onunla bu sayede mi tanıştınız?"
"Aynen öyle." Pacheco derin bir iç çekti. "Savaşta Framis ne yazık ki hayatını kaybetti. Mirası yüzünden büyük kavgalar çıktı. Dostumun dul eşine ve çocuklarına paylarını alabilmeleri için yardım ettim. Tabii bu süreçte birtakım nüfuzlu insanları karşıma aldım. Backlund’daki durumum katlanılmaz bir hal alınca sağ olsun Bayan Audrey bana zeytin dalı uzattı. East Chester’a gelip vakıfta müdür yardımcısı olarak çalışmamı teklif etti."
Pacheco’nun bu kişisel detayları paylaşması, Barton’ın ona karşı olan mesafesini eritti.
Yine de kafasına takılan şeyi sormadan edemedi: "Neden seni hedef aldılar ki? Sen sadece bir dost ve avukat olarak görevini yapıyordun.
O insanların hesabı dul kalan kadınla çocuklarıyla olmalıydı."
Pacheco kendine acıyan bir edayla kıkırdadı. "Kullandığım bazı yöntemler pek etik değildi diyelim. Ayrıca Framis’in ailesini kollayacak başka dostları da vardı."
Sohbet ede ede Stoen Şehri’ndeki Clough Oteli’ne ulaştılar.
Otel oldukça nezih bir konumdaydı. Sokak sessiz ve huzurluydu; şehrin en işlek caddelerine yürüyerek sadece ten dakika mesafedeydi.
İçeri girip patronu bulduklarında Pacheco uzatmadan konuya girdi: "Vernal adındaki bir dostumuzu aramaya geldik."
Yolda yaptıkları kısa sohbet sayesinde aradıkları kişinin temel özelliklerini öğrenmişti zaten.
Patron şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
"Yanlış hatırlamıyorsam burada Vernal adında bir müşterimiz kalmıyor."
Barton hemen araya girdi: "Benden biraz daha uzun boylu, oldukça kalıplı biri. Burnu her zaman kıpkırmızı gezer, üstü başı buram buram alkol kokar..."
Vernal’ın ayırt edici özelliklerini tek tek sıraladı.
Patron zihnini zorlayarak yanındaki görevliye baktı.
"Öyle biri var," diye atıldı görevli hemen. "309 numaralı odada kalıyor."
Görevlinin rehberliğinde odaya çıkan Barton ve Pacheco kapının önüne gelip vurdular.
Tıklatma sesleri koridorda yankılandı ama içeriden en ufak bir kıpırtı gelmedi.
Barton tekrar polisi aramayı teklif etmeye hazırlanırken Pacheco aniden eğildi. Kapının altındaki çatlaktan sızan beyaz, yumuşak bir tüy yumağını eline aldı.
Hayır, bu bir tüy değildi. Yoğunlaşmış bir sis kütlesini andırıyordu. Pacheco’nun parmakları değdiği anda dağılarak havaya karıştı.
Tam o sırada, ruhani algısı sıradan insanlara göre biraz daha hassas olan Barton, kulağına çalınan fısıltı gibi kısık bir erkek sesi duydu:
"Tamara... Tamara..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.