Belgenin başlığını taslağa geçiren Barton, tam ayrıntılara girmeye hazırlanıyordu ki Vernal’ın hiçbir destekleyici belge sunmadığını fark etti.
Sadece bir mektup yazıp vakıfla olan ilişkisine güvenerek fon alabileceğini mi sanıyor bu adam? Masa etrafına göz gezdirip kendi kendine şaşkınlıkla mırıldandı.
Ona göre Vernal kibirli bir arkeolog değildi. Huysuz ve sabırsız biri olması dışında, diğer her açıdan tipik bir Loen beyefendisi sayılırdı.
Normal şartlar altında, Loen Yadigar Arama ve Koruma Vakfı’ndan fon talep edilirken projeyi anlatan ön yazının yanı sıra fotoğraflar, eski destekleyici belgeler ve ilişkili diğer bilgilerin eksiksiz sunulması gerekirdi. Aksi takdirde vakıf bir inceleme yapıp karar veremez, projeyi yerinde incelemesi için bir ekibi büyük meblağlarda altın sterlin harcayarak bölgeye göndermezdi.
Yoksa Vernal Fnarr aşırı dikkatsizliği yüzünden bu bilgileri göndermeyi unuttu mu? Tabii Vernal ile vakıf arasındaki ilişki düşünülürse, üst yönetimin mektubu görür görmez bilgileri doğrulamak için bir iki kişiyi görüşmeye göndermesi de gayet olası... Evet, bir dost olarak yine de ona yardımcı olmalıyım... Barton başını sallayarak düşünmeyi bıraktı. Ayağa kalkıp kitaplığa doğru yürüdü.
Sağ avcunu uzattı, parmaklarını kitap sırtlarında gezdirerek ihtiyacı olan kaynakları seçti.
Sonunda birkaç kitap ve dergi çıkarıp kendi görüşleriyle harmanlayarak sunacağı belgeye Sivellaus dağ sırasının tarihine dair ayrıntılı bir açıklama ekledi.
"Bilim dünyasında yaygın bir görüş vardır:
Bilinmeyen bir zaman diliminde, Kuzey Kıta’da Solomon İmparatorluğu ile Tudor Hanedanlığı eş zamanlı olarak varlığını sürdürmüştür. Sınırlarının ise bugün Hornacis dağ sırası ile Feynapotter Yaylaları’nın bulunduğu yer olması kuvvetle muhtemeldir.
Hornacis dağ sırasının Sivellaus bölgesindeki uzantısının, her iki taraf için de çekişmeli bir bölge olma ihtimali son derece yüksektir..."
Barton doğrudan Vernal’a kefil olmuyordu. Sadece Sivellaus bölgesindeki dağlarda Dördüncü Devir’e ait kalıntıların bulunabileceğini gösteren referanslar sunuyordu.
Böylece Vernal’ın yalan söylediği ortaya çıksa bile kimse onu sorumlu tutamayacaktı; çünkü tüm açıklamalar ünlü tarihçilerden alınmıştı. Barton sadece bu bilgileri cımbızlayarak bir araya getirmişti.
Belgenin sonuna referanslarını sıraladı:
"... 'Sivellaus Bölgesi’nin Özel Tarih Araştırmaları', Azik Eggers, Khoy Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi..."
Belgeyi tamamladıktan sonra bastan sona okudu, kelime tercihlerini ve bazı cümleleri düzeltti.
Ardından taslağı alıp yan odadaki kâtiplerin yanına geçti. Mekanik daktilolarla resmi bir belge yazmalarını istedi.
Loen Yadigar Arama ve Koruma Vakfı öteden beri çok sayıda kadın çalışan istihdam ederdi. En alt seviyedeki sıradan kâtiplerden üst kademedeki müdür yardımcısına kadar çalışanların en az yarısı kadındı.
Barton’ın bu durumla ilgili söyleyecek bir çift sözü vardı aslında ama sesini çıkarmadı, itiraz etmeye cesaret de edemedi. Durumu kabul etmekten başka çaresi yoktu.
Tabii beklemek zorunda kaldığında, bu genç kadın kâtiplerin arı gibi çalışmasını izlemenin hiç de fena olmadığını itiraf etmeliydi.
En azından buradaki kasvetli havaya renk katıyorlar... Barton daktilo tuşlarının tıkırtılarını dinlerken sessizce mırıldandı.
Belgeler hazır olunca imzalayıp teslim etti. Sonra da her zamanki gibi rutin işlerine döndü.
Yaptığı işler arasında deneme projeleri, profesyonel görüş bildirmek, vakfın yayınlayacağı makaleler ve yorumlar için araştırma materyali toplamak gibi görevler yer alıyordu.
Gün hızla geçip gitti. Barton akşam saat altıda şirketten ayrıldı. Toplu taşıma arabasına binip bir saatlik yolculuğun ardından eve vardı.
Bu durum Loen’in tüm büyük şehirlerinde kanıksanmış bir gerçekti. Beş çayı modasının başlaması da bu yüzdendi; saat 12 ile 1 arasındaki öğle yemeğinden sonra insanların eve varması akşamın yedibucuğunu, sekizini buluyordu. Beş çayı atıştırmalıkları olmasa çoğu insan açlıktan kırılırdı.
Elbette bu durum sadece orta sınıf ve üzeri için geçerliydi. Yoksul halkın çoğu günde yalnızca iki öğün yiyebiliyordu. Üstelik çalışabilecek durumdaki çiftlerin ikisi de işte oluyordu. Akşam sekiz civarı eve döndüklerinde akşam yemeğini hazırlamak zorunda kalıyorlardı ki bu yemek keyif çatmak için değil, sadece ayakta kalmak içindi.
"Öğleden sonra Vernal seni görmeye geldi," dedi karısı, Barton’ın paltosunu ve şapkasını alırken öylesine bir edayla.
"Vernal mı?" Barton bir an duraksadı.
Sivellaus bölgesinde Dördüncü Devir’e ait kalıntılar bulan o arkeolog Doğu Chester bölgesine geri mi dönmüştü?
Bunu söyler söylemez kaşlarını çattı. Bilgileri göndermeyi gerçekten unuttu da bizzat kendisi mi geldi yani?
Hayır, bu kadar zahmete gerek yok. Kraliyet Postası gayet güvenilirdir.
Ayrıca hafta sonu olmadığı sürece vakıfta olacağımı bilmesi gerekirdi. Evet, bir inceleme değerlendirmesi için başka bir yere gönderilmiş olma ihtimalim de vardı...
Bunları düşünen Barton sordu: "Nerede şimdi?"
"Çalışma odanda sadece on beş dakika bekleyip gitti," dedi karısı.
Barton üsteledi: "Hangi otelde kaldığını söyledi mi? Tekrar ne zaman gelecekmiş?"
Arkeolog Vernal, Doğu Chester bölgesindendi ama Stoen sakini değildi. Burada kalacak bir yeri yoktu.
"Bir şey söylemedi. Çok acelesi var gibiydi." Karısı bir an duraksadıktan sonra ekledi: "Çok sabırsız görünüyordu."
Barton dökülmeye başlayan saç çizgisini elleyip hafifçe başını salladı.
"Çalışma odasında olacağım."
Çalışma odası ikinci kattaydı; içeride pek çok kitaplık ve bazı porselenler vardı. Porselenlere karşı büyük bir tutkusu yoktu ama nadir parçaları aramaktan da geri durmazdı.
Barton bir süre arandıktan sonra Vernal’ın bıraktığı hiçbir not veya mektup bulamadı.
Kısa süre sonra konuyu zihninin arka planına itti.
Eve geldiğinde iş sorunlarıyla kafasını yormamak onun değişmez kuralıydı.
Yemekten sonra karısı ve çocuklarıyla güzel vakit geçirdi, ardından hızlıca yıkanıp yatağa geçti.
Gecenin bir yarısı aniden gözlerini açarak uyandı.
On yıl önceki bir arkeolojik kazıda yaşadığı tehlikeden bu yana Barton, sıradan insanların ötesinde bir ruhsal algı yeteneği kazanmıştı. Başkalarının fark edemediği kıpırtıları her zaman hissedebiliyordu. Örneğin diğer insanlar bir ziyaretçi kapıya geldiğinde birinin onları aradığını anlarken, Barton koridorda yürüyen kişinin kendisiyle bir bağı olup olmadığını daha içeri girmeden sezebiliyordu.
Biri içeri sızdı... Barton birden doğruldu, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Yanında mışıl mışıl uyuyan karısına baktı, onu uyandırmadı. Çok sessiz hareketlerle yataktan kayıp çıktı ve duvarda asılı duran çift kırma av tüfeğini aldı.
Tüfeği kavradıktan sonra kapıyı yavaşça açıp koridora baktı.
Etrafa gecenin karanlığı hâkimdi, hafif kızıl bir parıltı bazı eşyaların siluetini belirginleştiriyordu.
Barton tereddüt etmedi. Koridora adım atıp etrafı süzdü.
Ancak hırsızdan iz yoktu.
Yanıldım mı acaba? Kendi algısından şüpheye düşerek arkasını döndü.
İkinci kattaki odaların hiçbirinin kapısı açılmış gibi görünmüyordu.
Biraz düşündükten sonra çalışma odasının kapısına geldi, kapı kolunu tutup yavaşça çevirdi.
Kapı sessizce açıldı. İçerideki her şey karanlığa gömülmüştü, adeta birer canavarı andırıyordu.
Perdeleri çektikten sonra Barton, ay ışığının yardımıyla odayı dikkatle inceledi ve her şeyin hatırladığı gibi durduğundan emin oldu.
Gerçekten fazla hassaslaştım... Dünkü kâbusun artçıları mı acaba? Barton derin bir nefes verip hızla çalışma odasından çıktı.
Arkada, aralanan perdeler sanki bir rüzgâr esmişçesine hafifçe dalgalandı.
Ertesi gün Barton günlük rutinini sürdürdü.
Karısını ve çocuklarını öptü, bir kiralık arabaya bindi, gazeteleri okudu, siyah çayını demledi, mektupları inceledi...
Ha, Vernal’dan bir mektup daha var. Barton rahatlayarak zarfı açtı.
Fakat zarfın içinden hiçbir şey çıkmadı. Gönderen kişi mektubu zarfın içine koymayı unutmuş gibiydi.
Vernal son zamanlarda unutkanlık mı çekiyor? Barton elindeki zarfa göz attı ve üzerindeki desenin biraz garip olduğunu fark etti.
Bu, hatıra niteliği taşıyan özel bir zarftı.
Barton’ın bildiği kadarıyla, Backlund ve Stoen Şehri’ndeki pek çok lüks otel, müşterilerine özel zarf ve kâğıtlar sunardı. Bir nevi turistik hatıra eşyası sayılırdı.
Hangi otel ki bu? Barton zarfı burnuna yaklaştırdı, üzerindeki kokuyu almaya çalıştı. Bu kokular da kendine hastı ve hemen tanınırdı.
Saniyeler sonra burnuna hafif bir kan kokusu geldi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.