Şehirdeki Gölgeler

Harika!

Boştaki elimle parmaklarımı şaklatmaktan kendimi alamadım.

Daha önce çekilişlerde teselli ikramiyesi bile kazanamamış biri olarak, tam da istediğim içeceği tutturabilmek gerçekten heyecan vericiydi.

Üstelik en güzel kısmı, sadece beş yuan harcamış olmamdı. Aksi takdirde üst üste teneke kutu almaya devam eder, şansımı zorlayıp parayı gömerdim.

Bu kutuyu iyi saklamam lazım. Telefonumu cebime atıp kutuyu açtım ve içecekten büyük bir yudum aldım.

Tam o an, kafam bir anda uyuşmaya başladı. Etrafımdaki her şey garip bir şekilde bulanıklaştı. Bütün vücudum hafifledi, sanki bir kuş tüyüne dönüşüp havalanacak gibiydim.

Bu tuhaf hissin içinde, karabasan gibi tepeme çöken, tırnakların kara tahtaya kazınmasını andıran boğuk sayıklamalar duydum:

"İblis Kadın'ın tadı da hiç fena değilmiş..."

"İblis Kadın'ın tadı da hiç fena değilmiş..."

"İblis Kadın meğer ne lezzetliymiş..."

Zihnime kazınan bu ses tarif edilemez bir acı verdi, düşünme yetimi tamamen kaybettim.

Bu işkence sona erdiğinde, son anlarda neler yaşandığını hatırlayamıyordum ama yüzümün acıdan ne kadar korkunç ve biçimsiz bir hal aldığını tahmin edebiliyordum.

Siktir. Bu da ne biçim bir içecek böyle? Öfkeyle otomata doğru döndüm.

O sırada başım dönüyor, gözlerim zonkluyordu. Her an yere yığılıp bayılacak gibi hissediyordum.

Yine de bu durum, şu gerçeği fark etmeme engel olmadı:

Daha birkaç saniye önce orada duran otomat yok olmuştu!

Siktir ya... Başımın dönmesine ve gözlerimdeki o sert sızıya daha fazla dayanamadım. Hemen gözlüklerimi çıkarıp burun kemiğimi ovuşturmaya hazırlandım.

Fakat gözlükleri çıkardığım an, her şey birden normale döndü. Ne baş dönmesi kaldı ne de gözlerimde acı.

Görüşüm tamamen netleşmişti, hatta miyop olmadan önceki halinden bile daha keskindi.

Çevreye göz gezdirdim. En ufak detay bile zihnime kazınıyordu. On metre ötede, siyah bir taşın üzerinde öylece duran bir sivrisinek bile sanki burnumun dibindeymiş gibi net görünüyordu.

Miyopluğum geçmiş miydi yani? O ani baygınlık hissi gözlük yüzünden miydi? Etrafa bir kez daha bakındım. Sebebini anlamadığım bir şekilde, görüşümün sıradan bir insanın sınırlarını çoktan aştığını hissettim.

Yaşadıklarımı zihnimde toparlamaya çalıştıkça, yavaş yavaş bir şeylerin farkına vardım:

Vücut yapımın bir kısmını kısa süreliğine değiştirebiliyordum. Bir tüy kadar hafifleyebilirdim. Çok yüksek bir yerden atlasam bile canım yanmazdı...

Karanlığın ardını görmemi sağlayan, bir şahininğinkini andıran keskin bakışlar...

Gölgelerin arasına saklanmakta üstüme yoktu...

Adımlarım serileşmiş, vücudum inanılmaz bir çeviklik kazanmıştı. Bir anda açığa çıkarabildiğim güç muazzamdı...

Bütün gücümü tek bir darbede toplayabilirdim...

Bu... İçtiğim o Suikastçı içeceğinin bana illüzyonlar gösteren bir tür uyuşturucu olduğundan şüphelenirken, bir yandan da miyopluğumun birdenbire iyileşmesi yüzünden gerçekten olağanüstü bir şeylerin gerçekleştiğini hissediyordum.

Gözlüklerimi tekrar taktığımda, yine başımın döndüğünü fark ettim.

Olamaz, bu gerçek olamaz... Otomat kayboldu... Az önce buradaydı... Şans kuşu başıma mı kondu yani? Binanın girişinden dışarıya doğru gözlerimi diktim. Sağanak yağmurun altında şemsiyelerine sarınmış ya da çantalarını kafalarına siper etmiş, koşturan insanları izledim.

Daha önce olsa bu sağanakta sadece bulanık karaltılar görebilirdim ama şimdi her bir yayanın yüz hatlarını netçe ayırt edebiliyordum.

Tabii yüzlerinde maske olmaması şartıyla.

Büyük bir kısmet... Bana gerçekten piyango vurmuş olmasın? Zaman zaman on, yirmi milyon yuanlık büyük ikramiyeyi kazanmak gibi hayaller kurardım ama böyle bir şeyin başıma geleceği hiç aklıma gelmezdi!

Üstelik en çok istediğim yeteneğe, bir Suikastçı yeteneğine kavuşmuştum!

İllüzyon olsa bile sırf miyopluğumu iyileştirmesi bile bu mucizeye tam puan vermem için yeterliydi! Heyecanımı ve sevincimi bastırmaya çalışarak vücudumu dikkatle inceledim.

Ters bir durum olmadığını anlayınca gözlerimi kapatıp kendi kendime mırıldandım. Çok şükür Tanrım!

Teşekkürler otomat!

Teşekkürler ganimet kutusu!

İnanç Atlayışı'nı denemek için uygun bir yer bulmam lazım... Hayret, şifayı kapmışım ama nezlem de geçmiş... Yağmur dindikten sonra detaylıca düşünürüm artık... Etrafıma tekrar bakındı çevik adımların, esnekliğin ve patlayıcı gücün ne demek olduğunu test etmek için sabırsızlanıyordum.

Aklı başında her insan gibi, ben de başıma gelen bu mucizeyi başkalarına açık etmemek ve ne idüğü belirsiz olaylara bulaşmamak için şimdilik gizli kalmam gerektiğini biliyordum.

Şiddetli yağmur yüzünden binadaki insanlar ya mesaiye kalmış ya da çoktan çıkıp gitmişti. Şemsiyesi olmayanlar ise durumun vehametini kavrayıp ya ofislerine dönmüş ya da otobüs durağına doğru göze alıp koşmuştu. Bu yüzden, arkası bana dönük duran iki güvenlik görevlisi dışında lobide kimsecikler yoktu.

Biraz deneyebilirim sanki. Ha, bir de köpek var... Hah, bir köpek görse ne olur sanki? Bir şey anlayacak hali yok ya. Gidip birine mi anlatacak? Adımlarımı genişletip asansöre doğru seğirttim.

Vücudumdaki değişimi iliklerime kadar hissediyordum.

Kendimi bir makineye benzetmem gerekirse, eskiden suda kalıp paslanmış bir hurdaydım. Şimdiyse yepyeni, yağlanmış gibi tıkır tıkır çalışan bir makineye dönüşmüştüm.

Kaç adım atmıştım ki aniden bir şey hatırladım: Geçenlerde binadaki birkaç şirket soyulmuştu. Polis, hırsızı güvenlik kameraları sayesinde elini koymuş gibi bulmuştu.

Yani bu lobide kameralar vardı ve attığım her adım saniye saniye izleniyordu.

Sabret, biraz sık dişini... Hevesimi kursağımda bırakıp durdum. Kameranın olabileceği noktalara doğru döndüm.

Bakışlarım kapının önünde dikilen kocaman golden retriever cinsi köpeğe kaydı. Hâlâ tepkisizce dışarıdaki yağmuru izliyordu.

Eve gidene kadar bekleyeceğim... İçimi yavaşça çektim, gözlüğümü elime alıp asansöre yöneldim.

Şirketteki dedikoducu arkadaşlardan duyduğuma göre, soygunu yakınlardaki genç bir eskici yapmış.

Eskiden zengin bir ailenin oğluymuş ama aile iflas edince bu çocuk da geçimini hurdacılıkla, eskicilikle sağlamaya başlamış.

Gerçi polis adamı bir türlü yakalayamamıştı.

Asansöre binip onuncu kata çıktım. Kafamın içi, şehrin gölgelerinde saklanan gizemli bir suikastçı olma fikirleriyle dolup taşıyordu.

Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübahtır! Kendi kendime birkaç slogan mırıldanarak asansörden adımımı attım.

Etrafa bakındığımda, asansör lobisindeki pencerenin kenarında duran bir karaltı fark ettim.

Nadir görülen türden, uzun gümüş rengi saçları vardı. Yüz hatları son derece belirgin ve keskindi.

Onu hemen tanıdım. Yandaki şirketin başkan yardımcısıydı, soyadı Wu'ydu.

Tabii bu sadece Çince soyadı da olabilir çünkü adam ya yabancıydı ya da melezdi.

Bu adamın bir idol olmaması gerçekten büyük kayıptı. O kadar yakışıklıydı ki bizim şirketteki kızlar bile "tesadüfen" karşılaşabilmek için az takla atmıyordu. Adama sürekli çiçekler, yiyecekler taşıyorlardı. Adam hayatı kolay modda oynuyor gibiydi... Yan şirketin patronunda da hiç zevk yokmuş. Elimde böyle bir çalışan olsa çoktan bir eğlence ajansı kurardım... Yandaki şirketin her gün neyle uğraştığını bir türlü çözememiştim. Bugüne kadar ne iş yaptıklarını bile öğrenememiştim. Hepsi ağzı sıkı tiplerdi, Rozanne'in şakacı haline hiç benzemiyorlardı. Muhtemelen saadet zinciri falan işletiyorlardı. Gözlerimi hızla kaçırdım, selam vermedim. Sonuçta birbirimizi pek tanımazdık.

Ama tam o an, adamın arkasını dönüp bana doğru yürüdüğünü gördüm.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.