Bir Suikastçının Doğuşu

Normal şartlar altında yan taraftaki şirketin başkan yardımcısı yanıma gelse zerre heyecanlanmam. Sonuçta adam benim amirim değil, patronum değil.

Kız da değilim. Cinsel tercihlerim gayet yolunda. Adam ne kadar yakışıklı olursa olsun beni ilgilendirmez, hatta içten içe hafiften kıskanırım bile.

Ama gel gör ki az önce ne idüğü belirsiz garip bir içecek devirmiş ve öteden beri hayalini kurduğum bir suikastçı yeteneği kazanmışım. Yakınımda biri belirdi mi, sırrımı açığa çıkaracaklar diye ödüm kopuyor, tedirginlikten durduğum yerde duramıyorum.

İşte tam o an, gümüş saçlı tip önümde durdu. Soğuk bir sesle, "Çakmağın var mı?" diye sordu.

Ha? Yardım isteyen birinin takınacağı tavır hiç de böyle olmamalıydı. İnsana neden nesneymiş gibi bakarsın ki?

Ayrıca şimdiki gençlerin en büyük tutkusu sigara içmek değil, sabahlamaktı. Yanımda niye çakmak taşıyayım?

"Yok," diyerek kafamı salladım.

Bir yandan da içimi çektim.

Bizim şirketteki kadın çalışanlar yan taraftaki o yakışıklı başkan yardımcısının sigara içtiğini öğrenseler, kurdukları bütün o tatlı hayaller anında yerle bir olurdu. Adamın yüzü de duruşu da öyle lekesiz, öyle saf bir ölümsüzü andırıyordu ki onu sigara gibi tütün alışkanlıklarıyla bağdaştırmak imkansızdı.

Zihnimden bunlar geçerken kendimi tutamayıp öylesine sordum. "Sigara mı yakacaktınız?"

Uzun gümüş saçlı, güzel yüzlü başkan yardımcısı sağ elini kaldırdı. Parmaklarının arasındaki tek dal sigarayı gösterdi.

"İnsanlar sizin sigara kullanmadığınızı sanıyor," dedim tebessüm ederek.

Hayat mücadelesi veren bir köle olarak komşu şirketin yöneticisinden korkmamam gayet doğaldı. Yine de arayı iyi tutmak şarttı. Sonuçta feleğin ne getireceği, ne zaman iş değiştirip adamın emrine gireceğimiz belli olmazdı. Bir dost, bir kapı demekti.

Elbette bu beyefendi o şirkette kalmaya devam ettiği sürece böyle bir ihtimali değerlendirmezdim. Günde sekiz yüz kere slogan atılan tımarhane kılıklı bir şirkete adımımı atmam.

Ancak bana ayda otuz bin yuanın üzerinde maaş vermeye razı olurlarsa, bugün gözümü kırpmadan saf değiştiririm, orası ayrı. İş dünyası böyledir, birinci kural paraya sırt dönmemektir. Yasalara karşı gelmediğim ve suça bulaşmadığım sürece her gün slogan atsam ne çıkar? Her bağırışıma yüz yuan vereceklerse, şirket batana kadar avazım çıktığı kadar bağırırım!

Sözlerimi duyan başkan yardımcısı bir an sessizleşir gibi oldu. Sonra, "Bir arkadaşım öğretti," dedi.

Zaten sigara gibi illetlere insanı hep arkadaşlar alıştırmaz mıydı? Çok az ana baba evladını böyle yanlış yollara sürüklerdi... Ben içimden adamla dalga geçerken, komşu şirketin yöneticisi gayet akıcı bir dille ekledi: "Öleli yıllar oluyor."

"Üzüldüm," diye karşılık verdim gayriihtiyari.

Sonra da yaptığıma şaşırdım.

Bana niye anlatıyordun ki bunu?

Bu başkan yardımcısının kafası pek basmıyor gibiydi...

Zaten birbirimizi doğru dürüst tanımıyorduk. Birkaç nezaket cümlesi söyleyip konuyu kapattım. Daha fazla laf yetiştirmeye üşendiğimden bizim dükkana çıkan koridoru işaret ettim.

"Benim biraz işim var da."

Başkan yardımcısı yüzündeki ifadeyi hiç bozmadan kafasını salladı. Arkasını dönüp asansör lobisindeki pencerenin yanına yürüdü. Sanki aşağıda sicim gibi yağan yağmuru seyretmeye koyulmuştu.

Lobiden ayrılıp sağa saptım. Departmanımın bulunduğu ofise doğru ilerledim.

Herkes gitmiş miydi yani? Bütün şemsiyeleri de yanlarında mı götürmüşlerdi? Işıkları açıp içeriye göz gezdirdim.

Doğru ya. Mesai biterken yağmur yağmıyordu. Ben sırf ten dakikaya kaldım diye sağanağın ortasında çakılıp kalmışım...

Ofiste kimsenin olmadığını görünce zihnim harekete geçti.

Aslında niyetim bilgisayarın başına geçip video izlemek, içeride dans eden kızlara bakmak, bir yandan da yemek yayınlarından feyzalıp akşam ne yiyeceğime karar vermekti. Ama şimdi içim içime sığmıyor, bir an önce şu suikastçı yeteneklerini denemek istiyordum.

Aralarında beni en çok cezbeden şey İnanç Atlayışı'ydı. Yok, hayır, Tüy Düşüşü büyüsüydü. Yok, o da değildi. Adı her ne karın ağrısıysa işte. Kısacası vücut yapımı geçici olarak değiştirip yere bir tüy gibi yumuşacık inmemi sağlayan o yetiydi.

Hiç şüphesiz bu, bir suikastçının sahip olabileceği en gerçeküstü yetenekti.

Tabii miyopluğumun düzelmesi ve keskin bir görüş kazanmış olmam da benim için en az onun kadar önemliydi.

Bunu kesinlikle denemeliydim...

Gözlüklerimi cebime tıkıp büyük ofisin yan penceresine doğru seğirttim.

Pencere küçük bir sokağa bakıyordu. Orada sadece çöp toplama odası vardı ve normalde oradan kimse geçmezdi; hele ki böyle bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken imkanı yoktu.

Onuncu kat, bomboş bir sokak. İnanç Atlayışı'nı test etmek için biçilmez kaftandı. Pencereyi açıp gözlerimi aşağıya diktim.

Şiddetli yağmurun altında tek bir yayadan eser yoktu. Yollar karanlık, kasvetli ve ıssızdı. Her yeri zifiri bir karanlık kaplamıştı.

Çöp oda, onuncu kattan bakınca bir avuç içi kadar küçük görünüyordu.

Boş ver.

İlk deneme için daha alçak bir yer bulmak en iyisiydi.

Yüzümde mahcup ve kibar bir gülümsemeyle geriye adım atacakken, arkamdan bir ses yükseldi.

"Ne yapıyorsun orada?"

Korkuyla birden arkama döndüm.

Şirketin patronu karşıma dikilmişti.

Ne zaman girdiğini hissettirmediğim patron, tek eli cebinde büyük ofisin ortasında durmuş, dik dik bana bakıyordu.

"...Huang Bey, yağmur dindi mi diye bakıyordum," diyerek hemen bir mazeret uydurdum.

Patronumuzun soyadı Huang, adı Tao'ydu. Gayet şık, modayı takip eden yakışıklı bir adamdı.

Aynı zamanda on sekiz yaşında baba olmuş garip bir tipti. Kızı bu yıl üniversiteye başlamıştı. Kendisi henüz otuz altı yaşındaydı ve hala çapkınlık peşinde koşuyordu. Haber spikerlerinin, kadın oyuncuların koynundan çıkmaz, sosyal hayatın göbeğinde yaşardı.

CEO Huang uydurduğum gerekçeden hiç şüphelenmemiş gibiydi. Kafasını sallayıp, "Yanına şemsiye almadın mı?" diye sordu.

Yaşlandıkça gençleşiyordu adam... Patronun kestane rengine boyatılmış saçlarına kısa bir bakış atıp dürüstçe cevap verdim. "Pek öyle bir alışkanlığım yoktur."

CEO Huang elini kaldırıp çenesini sıvazladı.

"Benim odada birkaç tane yedek şemsiye var. Gel de birini al."

"O kadar çok mu stok yaptınız?" diye sordum saygılı bir tonla. Sonra adam bana dolgun bir maaş ödüyordu, hürmette kusur etmemek lazımdı.

CEO Huang gülümsedi. "Önceki kızlardan kaldı. bilirsin işte, kadınlar yanlarında hep şemsiye taşır."

Gönül ilişkilerinin savaş alanını ofise kadar taşıdın demek? En çok korktuğun şeyin kızının bunları öğrenmesi olduğunu söyleyen sen değil miydin? Kızın her hafta odana uğramıyor mu senin? Önce şaşkınlıkla kalakaldım, sonra kafamı salladım.

"Olur, alayım."

CEO Huang başka bir şey söylemeden arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü.

Duruşunda, vücudunu öne eğme şeklinde garip bir hal vardı. Şu an bu fırsatı değerlendirip bütün gücümle saldırsam, onu hiç şüphesiz sırtından bıçaklayabilirdim.

Bu bir suikastçı içgüdüsü müydü? Tam bunu düşünürken CEO Huang'ın aniden durduğunu ve başını bana doğru çevirdiğini gördüm.

Kötü niyetimi sezmiş olabilir miydi? Vücudum buz kesti.

CEO Huang derin düşüncelere dalmış gibi yavaşça sordu. "Yabancı dilin nasıl?"

"İdare eder," diye mırıldandım öylesine.

CEO Huang başıyla onayladı.

"Yarın sabah havalimanından önemli bir konuğu alacaksın. Detayları sana atması için Old Ai'ye haber veririm."

"Tamamdır." Reddetmeye cesaret edemedim.

Kabul ettikten sonra merakla sordum. "Huang Bey, gelen VIP yabancı mı?"

"Evet," dedi CEO Huang kestirip atarak.

Laf lafı açmışken içimdekini tutamayıp sordum. "Huang Bey, çevremizde neden bu kadar çok yabancı var? Şirkette bile kendimize yabancı isimler bulmak zorunda kalıyoruz?"

CEO Huang hafifçe arkasına yaslandı. "Uluslararası bir metropol olmak ne demektir bilir misin?

İşte tam olarak bu demektir."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.