Kukla Büyücüsü…
Klein, gördüğü rüyanın etkisiyle aniden irkilerek uyandı. Gözlerini açtığında karanlık geceyle karşılaştı.
Daha öğle olmadı. Dışarısı hâlâ çok tehlikeli… diye mırıldandı uykulu uykulu.
Tam o anda, o tekinsiz suları çoktan geride bıraktığı zihnine dank etti. Artık gecenin bir yarısı uyanık kaldı diye yok olacak ya da sırra kadem basacak değildi.
Oh be, şöyle huzurlu bir ortam gibisi yok! Doğrusu, karardıktan sonra uyumayınca kaybolma hikayesi tam çocukları korkutup erkenden yatırmalık. Küçükken bu tarz masallardan az tırsmamıştım.
Yatağında doğruldu, masaya doğru ilerleyip kendine bir bardak su doldurdu.
Kısa bir sessizliğin ardından sudan büyük bir yudum aldı. Zihni yavaş yavaş berraklaşıyordu.
Zaratul gerçekten aklını yitirmiş… Acaba neyle karşılaştı, başına ne geldi?
Kukla Büyücüsü. Dördüncü Dizi’nin adı Kukla Büyücüsü. Falcı yolunun özü hilekarlık, kurnazlık, şakacılık ve doğaüstülük üzerine mi kurulu? Yoksa bunu doğrudan tuhaflık olarak mı özetlemeli?
Evet; Palyaço, Büyücü, Yüzsüz ve Kuklacı bende tam olarak bu hissi uyandırıyor. Falcı bir istisna gibi duruyor ama başkalarının gözünde bir şarlatanın tarzı zaman zaman oldukça garip ve ürkütücü görünebilir… Zaratul bu yüzden mi kaderin bu yolun asıl alanı olmadığını söyledi?
Ayrıca bu yolun avcılarının büyü yapmaya daha yatkın olduğu ortada.
Will Auceptin’in açıklamasına göre Kukla Büyücüsü iksir formülünü elde etmenin üç yolu var. Birincisi, Gizli Düzen’i bulup delirmiş Zaratul’a ulaşmak. İkincisi, Hornacis dağ sırasının ana zirvesine çıkıp Antigonus ailesinin bıraktığı hazineleri aramak. Üçüncüsü ise Kilise’den elde etmek. Örneğin, Antigonus ailesinin o el yazması defteri aranan formülü içeriyor olabilir.
Fakat bu üç seçeneğin her biri diğerinden daha tehlikeli. İmparator Roselle’in anlattıklarına bakılırsa Zaratul çok uzun zaman önce İkinci Dizi bir Mucize Yaratan’dı, yani gerçek bir melekti. Hatta sonradan Birinci Dizi’ye kadar yükselmişti. Kader Melekleri ile eş değerde veya onlardan bir tık daha zayıftı. Zaratul akli dengesini kaybetmiş olabilir ama böylesi bir "O", muhtemelen baş etmesi çok daha zor bir belaya dönüşmüştür. En azından onu ikna etme ya da kandırma ihtimalim sıfır. Saf güç açısından bakarsak Bay Azik’ten yardım alsam bile Zaratul’a diş geçiremem.
Heh heh, tabii Will Auceptin’in doğmasını beklemezsem… Fakat "O" kendini bu işe bulaştıracak olursa Kader Meleği Ouroboros’un dikkatini çekme riski doğar.
Hornacis dağ sırasının ana zirvesindeki hazineye gelince; kulakları tırmalayan o yankılı uğultular, Antigonus ailesinin kurduğu tuzaklar ve gizemlerin derinliklerine gömülmüş Gece Yarısı Ülkesi hakkındaki söylentiler, bunun basit bir mesele olmadığını hissettiriyor. Büyük ihtimalle bir tuzak olduğundan şüpheleniyorum.
Tanrıça Kilisesi’ni aklıma bile getirmeme gerek yok. Kutsal Katedral’de meleklerin ve bir sürü Sıfırıncı Derece Mühürlü Eser’in bulunmasını geçtim, Antigonus ailesinin el yazmasının yer aldığı Backlund piskoposluğunda bile korkunç bir yarı tanrı var…
Klein, kurşun kalemle çizilmiş bir resim gibi silinen Bay A’yı hatırlamadan edemedi. Ve o infazı gerçekleştiren kişi muhtemelen Gece Yarısı Tanrıçası Kilisesi’nin en üst kademesinden biriydi!
Gözlerinde zerre can kırıntısı olmayan o güzel kadın… Bana gülümsemişti bile. Ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yok…
Klein çaresizce başını salladı. Şu an için önünde tek bir mantıklı yol olduğuna inanıyordu.
O da Gizli Düzen’den hâlâ aklı başında sayılan bir yarı tanrı bulmaktı.
Kaçık Zaratul’a kıyasla, en azından onlarla iletişim kurabilir veya belli şartlarda anlaşabilirim.
Tek başına bunu başarması imkansızdı ama belli bir bedel karşılığında Bay Azik’in ya da Gizem Rüzgarlarının Kraliçesi Bernadette’in yardımını isteyebilirdi.
Şimdilik sadece bunu değerlendirebilirim…
Klein zihnini toparlayıp hızla Anderson Hood’un üzerindeki uğursuzluk lanetini nasıl kaldıracağına odaklandı.
İki aydan fazla zaman geçti. Kader Meclisi Üyesi Ricciardo acaba Oravi Adası’ndan ayrılmış mıdır? İç çeker, aradığım mistik eşyaya dair bir ipucu vermek için bunca zamandır habercimi çağırmadı. Yine de çok büyük bir sorun değil. Zangoc Carnot görev yerinden ayrılmamıştır. Ricciardo ile onun aracılığıyla iletişim kurabilirim.
Bu da bir şey. Yaşam Ekolü şu ana kadar talebi tamamlamadığına göre son ödemeyi de yapmadı demektir. Anderson’ın şansını döndürerek bu borcu kapatabilirler, ben de ödememi Anderson’dan alırım.
Heh heh, muazzam saldırı gücüne sahip mistik bir eşya veya Mühürlü Eser deyince, Anderson’ın kılıcı tam da öyle bir şey değil mi? Bir Azrail’in sergilediği özelliklere bakılırsa, öldükten sonra geride bırakacağı eşyayı görmezden gelebilirim… Heh, açgözlü bir iblis de değilim hani. Bu süreci atlatması için kesinlikle ek ücret öderim.
Klein zihnindeki muzip düşünceleri dağıttı ve cüzdanından kağıttan vinç kuşunu çıkardı. Katlarını açtıktan sonra üzerindeki kurşun kalem izlerini dikkatlice sildi.
"Gerçekten yırtılmak üzere. En fazla iki kez daha kullanabilirim…" diye mırıldandı üzüntüyle. Ardından kağıdı tekrar katlayıp yatağına döndü. Telsizle Arrodes’a ulaşma işini ise bu korsan yatağından ayrıldıktan sonraya erteledi.
Güneş doğduktan sonra Klein ağırdan alarak kalktı, elini yüzünü yıkadı. Yaşam dediğin böyle olmalıydı işte.
Bam! Bam! Bam!
Kapının çalınmasıyla o dingin ruh halinden sıyrıldı.
Tehlike hissetmemişti ama ruhani sezgileri kapıdakinin Anderson Hood olduğunu söylüyordu.
En Güçlü Avcı unvanının hakkını veriyor. Şimdiye kadar hayatta kalmayı başardı…
Klein hafifçe cıkladı, yüz ifadesini kontrol altına aldıktan sonra kapıyı açtı.
Anderson, nereden bulduğu belirsiz bir geyik avcısı şapkası takmıştı. Sırıtarak bir Loen altın sikkesi uzattı.
"Dünden kalan borcum."
Klein altın sikkeyi alıp avucunda tarttı.
"Sorununa bir çözüm buldum."
Anderson’ın gözleri parladı.
"Nasıl bir çözüm? Sakın bana çözümün çözümsüzlük olduğunu söyleme…"
Ben öyle biri miyim? Hiç umut yok, oturup ecelini bekle derim olur biter. Güle güle!
Klein içinden söylenirken Anderson’ı ilgisiz gözlerle süzdü.
"Şans değiştirmekte usta olan bir yarı tanrı Oravi Adası’nda bulunuyor. Bana bir minnet borcu var."
"Harika!" Anderson sevincini saklama gereği duymadı. "Peki karşılığında ne ödemem gerekiyor?"
Pek anlayışlısın…
Klein bilerek iki saniye duraksadı, ardından konuştu: "Güçlü saldırı yeteneklerine sahip mistik bir eşyaya ihtiyacım var. Bir ipucun var mı? Eğer değeri şans artırma ritüelini aşarsa aradaki farkı ben öderim."
Anderson’ın kaşları yavaşça çatıldı, sonra tekrar gevşedi. Gülümseyerek, "Tam da aradığın gibi bir mistik eşyam var," dedi. "Ölümcül hasar veren bir yeteneğe sahip. Yan etkileri de fena sayılmaz; kötü şansla boğuşurken yemeğini yiyip uykunu çekebilirsin, sadece yaratıkları ve düşmanları mıknatıs gibi çekersin. Arada bir çenen düşer ve biraz itici olursun. Haha, şaka bir yana. Dürüst olmak gerekirse, Ölümün Azı Dişi tam ihtiyacın olan şey ama elimde kalan tek silah da o. Ah… Aslında ilgili bir ipucum var. Çok özel bir toplu tabanca. Attığı mermiler 'Zayıf Nokta Saldırısı', 'Ölümcül Saldırı' ve 'Katliam Etkisi' taşıyor. Ayrıca farklı özelliklerdeki mermilerle de kullanılabiliyor. Yan etkisi ise her kullanımdan sonra daha önce sende olmayan bir korkunun gelişmesi; ışık korkusu, gemi korkusu, köpek korkusu gibi. Ve bu zayıflık altı saat sürüyor. Üzerinde taşıdığında neredeyse hiçbir yan etkisi yok, sadece biraz susatıyor ki bu son derece katlanılabilir bir şey. Eğer tabancanın özellikleri benim yeteneklerimle ve elimdeki eşyalarla çakışmasaydı zamanında onu kesinlikle satın alırdım. Satıcı dokuz bin sterlin istiyor! Yani toplam bedel bin beş yüz sterlin ve tabancanın ipucu olacak. Ne dersin?"
Kulağa çok uygun geliyor. Üstelik dövüş tarzıma da birebir…
Klein hemen bülbül gibi şakımak yerine soruyla karşılık verdi: "Bin beş yüz sterlin mi?"
"Haha, dün gece takıldığım ondan fazla korsan sağ olsun. hepsi çok nazikti, cüzdanlarını bana seve seve bağışladılar. Aksi takdirde yeteneklerini ve kafalarını ödünç alacaktım. Tek bir gecede bin altı yüz sterlin topladım. Ciddi söylüyorum, bu korsan cennetine bayılıyorum!" Anderson yüzünde güller açarak konuştu. "Sis Denizi’ne döneceğim gemi biletleri için kendime yüz sterlin ayırmam lazım. O yüzden sana ancak bin beş yüz sterlin ödeyebilirim."
Bir gecede bin altı yüz sterlin mi? Toscarter’da sadece korsan sayısı fazla değil, aynı zamanda ya kafaları çok para ediyor ya da cepleri acayip dolu?
Klein’ın zihninden birden bu liman kentinde birkaç gece daha kalma düşüncesi geçti.
Fakat kolayca nakde çevrilebilecek ve yeri kolay bulunan hedeflerin çoğunun Anderson tarafından haklandığını düşününce geriye kalanların hiç de kolay yem olmayacağını anladı. Yine neşesi kaçtı, soğuk bir sesle sordu: "Korsanların oyun alanında böyle bir şey yaptıktan sonra intikam hedefi olmaktan korkmuyor musun?"
"Neden endişeleneyim ki? Bir korsan amiralinin adamları olsalar bile korkmam. Heh heh, senin de farklı olduğunu sanmıyorum. Dört Kral’ın adamları olsalar bile çok büyük bir mesele değil. Buradan ayrılmak üzereyiz, bilginin yayılması zaman alır. Onlar gelene kadar ben çoktan birkaç kez gemi ve kimlik değiştirmiş olurum!" Anderson hiç oralı olmadı.
Yine kendi kendine nazar değdiriyorsun…
Klein sessizce acıyan gözlerle ona baktı.
"Anlaştık."
"Haha, işte üç yüz sterlin. Kalan bin iki yüz sterlin için biraz beklemen gerekecek. Ödül avı paraları ve yeteneklerin satışı tamamlanınca vereceğim. Merak etme, bugün kesin gelir, çok bir şey değil zaten." Anderson banknotlarla dolu şişkin bir cüzdan çıkarıp Klein’a uzattı.
Büründüğü kişiliğin hakkını vermek isteyen Klein, paradan emin olmak adına şöyle bir göz gezdirip banknotları cüzdanına ve ceplerine tıkıştırmakla yetindi. Duygusuz bir ses tonuyla, "Yarın için Oravi'ye iki bilet al," dedi.
Anderson'a biletleri farklı bir kimlikle almasını özellikle tembihlemedi; nitekim karşısındaki avcının bu konularda fazlasıyla pişkin ve tecrübeli olduğunu biliyordu.
Deneyimi ve gücü yetersiz olsaydı, bu kafayla çoktan denizin dibini boylamıştı zaten... Klein içinden böyle söylenmeden edemedi.
"Tamamdır." Anderson parmağıyla alt katı işaret etti. "Birlikte kahvaltı edelim mi? Ben ısmarlıyorum."
Klein reddetmeyip başını salladı.
Aşağı indiklerinde pencere kenarındaki masalardan birine geçtiler. Bir süre sonra garson elinde beyaz porselen fincanlar ve çay kaşıklarıyla çıkageldi.
Daha ilk temasta garsonun gözleri aniden boşluğa daldı. Hiçbir uyarı vermeksizin, elindeki çay kaşığını doğruca Anderson'ın boğazına saplamaya kalkıştı.
Anderson şaşırsa da reflexleri milim aksamadı. Gövdesini anında geriye kaydırarak bu beklenmedik hamleyi boşa çıkardı.
Bam!
Çok da uzak olmayan bir noktadan, otelin patronu ansızın silahını çekip Anderson'ın hamle yapan bedenine ateş etti.
"B-ben ne yapıyorum..." Patlayan silah sesinin ardından patron, yüzünde beliren dehşet ve şaşkınlıkla kendi kendine mırıldandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.