Şafaktan Önceki Son Sır

Yarı tanrı seviyesindeki bir beyonder için güçlü ruhları, niteliksel bir değişimi de beraberinde getirirdi. Ölümün soğuk nefesi enselerine bindiğinde bile zihinleri bir süre daha direnebilirdi. Eğer bir düşman kasten ruhu parçalamadıysa, ölürken geride güçlü bir arzu veya yarım kalmış meseleler bırakan yüksek dizi bir beyonder'ın iradesi dünyada daha uzun süre asılı kalırdı. Bu irade, zamanla çevresini asimile eder, ruh dünyasıyla ve hatta yeraltı dünyasıyla harmanlanarak bir kötü ruha dönüşebilirdi.

Bu yüzden, Colin Iliad'ın nefesi kesilmiş olsa da, eski tanrının merdivenlerinin tepesinde, paramparça gümüş zırhıyla otururken Derrick'in feryadını hâlâ duyabiliyordu. Başını yavaşça çevirip reşit bile olmayan bu genç yarı tanrıya baktı ve gülümsedi.

"Geçmişin kıdemlileriyle kıyaslandığında, Lovia ve benim burada can vermemiz bir tür şans sayılır."

Derrick bunu duyunca bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama kalbinin üzerine binen o ağır baskı boğazını düğümledi. Hiçbir kelime dökülmedi dudaklarından.

Pek uzak olmayan bir noktada Klein, Yıldızlar Asası'nı havaya kaldırarak Will Auceptin’in "Yeniden Başlat" yeteneğini kullanıp Colin Iliad’ı kurtarmaya çalışıyordu. Ancak üst üste birkaç kez başarısız oldu. Başarılı olduğu tek denemede ise her şeyi geri döndürecek gücü bulamadı. Etki, aslından fersah fersah uzaktı; ne de olsa işin içine bir eşsizlik girmiş, Amon’un gerçek bedeni bizzat yeryüzüne inmişti.

Zaten öldü, artık bir kuklaya bile dönüştürülemez. Sadece kötü ruh olması ihtimali var ama insaniyetini koruyabilen neredeyse tek bir kötü ruh bile yok. Karanlık Melek Sasrir bile bunu başaramadı... Tek istisna Kızıl Melek Medici üçlüsüydü ama onlar da ancak kendi bölgelerini terk edip Bansy Limanı'na gittikten sonra bunu yapabilmişlerdi... Bu reis, böyle bir yolu seçecek biri gibi görünmüyor... Gümüş Şehri sakinleri için bir kötü ruha dönüşmek, kuşkusuz bir lanettir... Klein içini çekerek bakışlarını başka yöne çevirdi ve gölgelerin çekilmeye başladığı Dev Kralı’nın sarayını izlemeye koyuldu.

Colin Iliad, Derrick’in yüzünü inceledi ve hafifçe soludu.

"Geri döndüğünde, altı üyeli konseyin bir parçası olacaksın.

Biliyorum. Yaşına göre bu çok ağır bir sorumluluk ama Gümüş Şehri’ndeki herkes, diğerlerinin kaderini omuzlamaya hazır olmalıdır."

Derrick burnunu çekerek başını salladı. "Emredersiniz efendim!"

Colin Iliad babacan bir gülümseme sundu.

"İnsanların bunu yanlış anlamasından korkma. Sana bir sır vereceğim. Şu an Gümüş Şehri’nde bunu sadece Waite ve ben biliyoruz.

Geri döner dönmez bunu Waite’e anlat. O zaman Lovia ve benim ölümümün seninle bir ilgisi olmadığını anlayacaktır. Aksi takdirde bu sırrı benden öğrenemezdin."

Bunları söyledikten sonra Colin Iliad gözlerini Gehrman Sparrow’a dikip hafifçe selam verdi.

"Bugünden itibaren, Gümüş Şehri’ndeki herkes inancını özgürce Bay Budala’ya çevirebilir."

Derrick’te en ufak bir heyecan belirtisi yoktu. Sadece anladığını belirtmek için ağır ağır başını salladı.

Colin Iliad hemen bakışlarını geri çekti. Bitkinliği her halinden belli olan yüzünde ciddiyet ve acımtırak bir ifade belirdi.

"Bu sır, Gümüş Şehri’mizin tanrı seviyesindeki ikinci mühürlü eseriyle ilgili.

Adı, 'Toprağın Hediyesi'."

Derrick koluyla gözlerini sildi ve reisin anlattıklarını can kulağıyla dinlemeye başladı.

Colin Iliad içini çekerek devam etti: "Gümüş Şehri çevresinde Kara Yüzlü Ot’un yetişebilmesi ve tamamen karanlık çağlara gömülmememiz, işte bu mühürlü eser sayesindedir..."

Derrick’in göz bebekleri büyüdü, yüreğindeki sızı bir nebze hafifledi.

Ders kitaplarında Kara Yüzlü Ot’un keşfinin Gümüş Şehri tarihindeki en büyük dönüm noktası olarak anlatıldığını çok iyi hatırlıyordu. Eğer bu güvenli ve zararsız temel gıda kaynağı olmasaydı, Gümüş Şehri çoktan canavarların oyun alanı haline gelirdi.

O an Derrick’in zihninden pek çok düşünce geçti. Bay Dünya’nın verdiği mantarların neden Gümüş Şehri’nde orijinal tarifinden farklı bir yapıya büründüğünü nihayet anlamıştı.

Colin Iliad’ın bakışları gencin yüzünde gezindi ve sesi aniden derinleşti.

"İşte bu yüzden, lanetli bir kaderi yüklenmek zorundayız. Sadece öz ailesi tarafından öldürülen kişiler korkunç bir kötü ruha dönüşmez.

Bereketin bir bedeli vardır."

Derrick’in ifadesi buz kesti.

Anne ve babasını kendi elleriyle öldürmüş olmak, kalbinde asla iyileşmeyecek bir yara açmıştı. Bu laneti hep tanrılar tarafından terk edilmiş bu topraklara bağlamıştı. Ancak şimdi reis ona hayal ettiğinden çok farklı bir gerçeği açıklıyordu. Lanet, onlara hayatta kalmaları için gereken ekmeği veriyordu!

Kır saçlı ve yorgun Colin Iliad’ın gözleri daldı; sanki babasını, annesini, kardeşlerini, çocuklarını ve torununu öldürdüğü o anları yeniden yaşıyor gibiydi.

Sesi uzaklardan geliyor gibiydi artık.

"Lovia bir keresinde ölen birinin Gümüş Şehri’ni terk ettikten sonra kötü ruha dönüşmeyeceğini söylemişti.

Ona bunun gerçek olduğunu söylemedim. Çünkü Toprağın Hediyesi’nin etki alanı o kadar geniş ki, ölmek üzere olan çoğu kişinin bu bölgeyi vaktinde terk etmesi imkânsızdır.

Bu, sadece reislerin bildiği bir sırdır. Ben, gelecek nesiller bu acıyı çekmesin diye keşiflerde bulunup savaştım."

Yaşı epey ilerlemiş olan Gümüş Şehri Reisi ciğerlerindeki havayı yavaşça boşalttı. Derrick’e söz vermesi için bile fırsat tanımadan, bir şeyi hatırlamışçasına ekledi: "Ayrıca, o sarayda kayıtlı olan Gül Kefareti ile ilgili bilgilere tam olarak güvenme."

"Efendim?" Klein çevresini incelemeyi bırakıp şaşkın bir ifadeyle reise döndü.

Colin Iliad boğuk bir sesle ekledi: "Toprak Ana, Dev Kraliçesi Omebella olamaz.

Omebella çoktan öldü. Cesedi Gümüş Şehri’nde tutuluyor... Daha doğrusu, Toprağın Hediyesi bizzat onun bedenidir..."

Bu... Klein bunu duyduğunda kanı dondu, omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi.

Gerçek Dev Kraliçesi çoktan Gümüş Şehri’nde ölüp bir mühürlü esere dönüştüyse, şu an Toprak Ana kılığında dolaşan kimdi?

Ay çiçekleri ve gece vanilyalarıyla kaplı krallıkta, gün batımı devinin kılıcı, kapkara ve ağır tırpana çarparak havada asılı kaldı.

Tanrıların şiddetli savaşıyla yerle bir olan karanlıkta zaman durmuş gibiydi. İster alacakaranlığın kızıllığında yıkanan paramparça zırhlı dev olsun, ister altı kollu insansı iblis kurt; hepsi bir yağlı boya tablosunun parçasına dönüşmüştü. Her şey olduğu yerde donup kaldı.

Ancak koyu kahverengi bir tahta asa, gün batımı devinin sırtından saplanıp kalbini delip geçmişti. Tanrının yaşam enerjisini çılgınca emiyor, onu toprağın, bir annenin kucağına geri döndürmek istercesine aşağı çekiyordu.

Bu koyu kahverengi asayı tutan kişi, devasa ve dolgun hatlı bir kadındı. Kurumuş çiçekler, otlar ve mantarlar arasında hazan mevsimini andıran bir manzara oluşturuyordu.

Gün batımı devi başını yavaşça çevirip kucağında bir bebek taşıyan kadına baktı. Acı içinde inledi: "Li... li... th?"

O sırada, kadın başlı ve elbise giymiş iblis kurt hafifçe kıkırdadı. Elindeki kuş şeklindeki altın aksesuar fırlayıp gün batımı devinin miğferindeki boşluktan içeri daldı. Ardından diğer iki elindeki "Kızıl Ay"ı o dolgun kadına doğru savurdu.

Bir saniye sonra, gün batımı devinin bedeninin bir kısmı çöktü. Turuncu-kızıl bir gün batımı huzmesi huzurlu karanlığı yırtıp gerçek dünyaya düştü.

Işığın bir kısmı savaş alanına inerek sayısız askerin canını aldı. Bir kısmı dağları ezip geçti, canlıları bir anda yaşlandıran göller oluşturdu. Bazıları şanslı yaratıklarla birleşerek onları vahşi ve güçlü canavarlara dönüştürdü. Bazıları ise Aziz Millom’un dışındaki Büyük Alacakaranlık Salonu’nu kapladı. Katılaşmış turuncu ışık sonunda söndü...

Amantha sıradağlarında, Huzur Katedrali’nin dışında, Feysac ve Intis meleklerine yardım eden Tiksinti Suah ve diğer efsanevi yaratıklar bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Savaş aniden durdu.

Kapkara ağacın üzerinde biten kanlı gözler bir kez döndükten sonra, Tiksinti Suah hemen boşluğa karışıp ruh dünyasına kaçtı.

Backlund’un dış mahallelerinde, kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir katedralde...

Basit beyaz bir cübbe giymiş, altın sakallı dindar bir rahip gözlerini açtı. Bakışlarında çocuksu bir masumluk ve saflık vardı.

Sakin bir tavırla altın sarısı bir iksir çıkarıp kapağını açtı ve sıvıyı tek dikişte içti.

Savaş işte böyle sona erdi.

Audrey kendi gözleriyle görmemiş olsa, savaşın bu kadar ani biteceğine asla inanmazdı.

Gece karanlığı turuncu alacakaranlığı yutup kendi kendine solduğunda, önündeki Gümüş Şövalye ağır bir zihinsel darbe almış gibi göründü. Kendini toparladıktan sonra bile saldırısına devam etmedi; perişan ve şaşkın bir halde olay yerinden kaçtı.

Tıpkı bu Gümüş Şövalye gibi, Feysac ve Intis müttefik kuvvetlerinin melekleri ve azizleri de birer birer kaçmaya başladı. Ordunun bel kemiğini oluşturan beyonderlar ise kontrolsüz bir şekilde dağıldı.

Ancak Loen tarafındaki yarı tanrılar, düşük ve orta dizi beyonderlar ve sıradan askerler onları takip etmeye yeltenmedi. Çünkü onlar da en az kaçanlar kadar şaşkın, kafası karışık ve dilsiz kalmıştı.

Audrey şehre doğru yürüdüğünde, sığınaklarından veya saklandıkları yerlerden çıkan Backlund sakinlerini gördü. Birer birer dışarı çıkıyor, ilkel bir ormanı andıran manzaraya boş gözlerle bakıyorlardı.

Ne bir sevinç çığlığı, ne bir bağırtı, ne de bir duygu patlaması vardı. Yüzleri uyuşmuş, bakışları boşalmıştı. Felaketin neden ve nasıl bu kadar ani bittiğini kavrayamıyorlardı bile.

Vakfın yardımlarıyla hayatta kalanların sayısı azımsanacak gibi değildi. Audrey aralarında pek çok tanıdık yüz seçebiliyordu; ancak durumları, yemek sırasına girdikleri o eski günlerden pek de farklı sayılmazdı.

Audrey, bu manzarayı sessizce izledikten sonra İmparariçe Bölgesi'ne, kendi villasına döndü.

Pencereden dışarıyı izleyen babasının, annesinin, ağabeyinin, kahyasının ve hizmetçilerinin yüzünde sokaktaki vatandaşların o bildik kafa karışıklığı vardı.

Nedense o an Audrey’nin zihninde aniden bir cümle belirdi:

Ölen, celladını bilmezdi; sağ kalan ise ne olduğunu.

Turuncu bir alacakaranlık, sık sık çakan şimşeklerle kavrulan fırtınayı dindirdi. Işık, dibi görünmeyen koyu mavi denize gömülürken Şafak'ı da neredeyse beraberinde yutacaktı.

Mistik Kraliçe, elindeki diğer 0. Seviye Mühürlü Eser'i tam vaktinde kullanarak geminin korkunç bir felaketten kurtulmasını sağlamıştı.

Bir şey hissetmiş gibi hafifçe kaşlarını çattı. Ancak hemen ardından yüzü yumuşadı; Şafak'ın tekinsiz bir rotada, sert rüzgarlarla, dev dalgalarla, yıldırımlarla ve deniz canavarlarıyla çarpışarak yoluna devam etmesine izin verdi.

Karanlığın ortasında, Bernadette’in bakışları sanki tüm engelleri delip geçiyor, peşinden koştuğu o ışığı görmesini sağlıyordu.

Karşısına ne kadar engel çıkarsa çıksın, ona yaklaşmaktan asla vazgeçmeyecekti.

Devler Kralı'nın konutunda, turuncu ışığa bürünmüş merdivenlerde...

Colin Iliad, o sırrı paylaştıktan sonra Derrick’e döndü. "Git. Aç şu kapıyı. Dışarıdaki güneş ışığı nasılmış, görmek istiyorum..."

"Emredersiniz!" Derrick’in gözpınarları yeniden kızardı. Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırıp ayağa kalktı.

Elindeki çekici bıraktı. Klein’ın teşvik eden bakışları altında, demir karası tahtın etrafından dolanıp gün batımını tasvir eden grimsi mavi kapının önüne geldi.

Derrick bir an kapıya dik dik baktı; sonra eğilip ellerini iki yana yasladı.

Tüm gücüyle yüklendi, kapıyı zorladı.

O an sanki anne ve babasını, Joshua ve Antiona gibi hayatını kaybetmiş takım arkadaşlarını, mor desenli siyah cübbesiyle Lovia’yı ve saçlarına kır düşmüş Colin Iliad’ı gördü.

Hepsi yanındaydı; ellerini kapıya yaslamış, o grimsi mavi kapıyı onunla birlikte ittiriyorlardı.

Derrick’in yüzünden sular süzülürken kulaklarında ağır bir gıcırtı yankılandı.

Kapı aralandı ve içeriye altın sarısı bir güneş ışığı süzüldü.

Aralık gitgide genişledi. Derrick’in gözleri önünde altın bir deniz canlanırken, manzara Colin Iliad’ın bakışlarına da serildi.

Sıcak güneş ışığının altında yıkanan Colin Iliad’ın dudakları titredi. Hafif bir tebessüm ve derin bir özlemle dudakları yukarı kıvrıldı; bedeni yavaş yavaş buharlaşıp dağılmaya başladı.

Her şeyin anlamı, ışıktı.

(Altıncı Cilt Sonu — Işık Arayan)

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.