İkinci Emir: Adımı boş yere ağzına almayacaksın.
Üçüncü Emir: Benden başka ilahın olmayacak.
Dördüncü Emir: Beni sevdiğin gibi babana, annene ve çocuklarına da hürmet edeceksin.
Beşinci Emir: Zina yapmayacaksın.
Altıncı Emir: Masumun canına kıymayacaksın.
Yedinci Emir: Yalan yere şahitlik etmeyecek, iftira atmayacak ve sözleşmeleri bozmayacaksın.
Sekizinci Emir: Bana kurbanlarınla değil, kalbinle hizmet edeceksin.
Dokuzuncu Emir: Küçük günahlar işlemiş olanlar, af dilemeden önce günahlarının kefaretini ödesinler.
Onuncu Emir: Yurttaşlarına ve yoldaşlarına yardım ederek adımı yücelt.
Emirler birbiri ardına Kelat adındaki dazlak isyancının kulaklarında yankılandığında, adam kendini tamamen yere bıraktı. Başını toprağa yaslamış, huşu, korku ve heyecanla kontrolsüzce titriyordu.
Feysac İmparatorluğu’nda eğitim görmüş, orta safha bir yetenek kullanıcısı olan bu isyancı, Deniz Tanrısı tapınımının daha çok korku üzerine kurulu olduğunu anlayacak kadar sağduyuya sahipti. Güçlü kuvvetlere duyulan korku, insanoğlunun karşılaştığı dehşet verici doğal risklerin yarattığı korku ve ilkel bir vahşet barındıran ritüeller... İnsanlık dışı ve medeniyetten uzak uygulamalarla dolu bu geri kalmış inancın er ya da geç silinip gideceğini biliyordu.
Ancak küçüklüğünden beri içinde büyüdüğü inanç, ilahi vahye karşı gelmekten korkmasına neden oluyordu. Ritüelleri değiştirme fikrini ancak kalbinin derinliklerine gömebiliyor ve kendi vicdanıyla çelişen kısımlardan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyordu.
Şimdi ise Deniz Tanrısı’nın bu ani değişimi onu tarif edilemez bir sevince boğmuştu. Dışarıdakilerin ilkel bir totem olarak gördüğü varlığın, gerçek bir tanrıya dönüştüğüne şahitlik ediyor gibiydi.
Kutsandık; biz isyancılar kutsandık; gerçek inananlar kutsandık... Kelat, buğulanmış gözlerle başını kaldırdı, ellerini samimiyetle açıp ağzına götürdü.
“Öğretilerine, adını yüceltircesine sadık kalacağım.”
Önündeki bulanık figür kayboldu, kulaklarındaki o görkemli ses dindi ve mağaradaki manzara eski haline döndü.
Ancak Kelat artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.
Dirseklerinden destek alarak hızla tekerlekli sandalyesine tırmandı. Tekrar koltuğuna yerleşip mağaranın diğer tarafına yöneldi.
Kelat çok geçmeden Edmonton ile buluştu. Kolunda mavi deniz yılanı dövmesi olan bu direnişçi, anormal bir şekilde kan ağlayan heykelin önünde duruyordu. Alnı, kızıl kan ve siyah lekenin karışımıyla kirlenmiş, ürkütücü bir hal almıştı.
Buna rağmen Edmonton’ın yüzünde neşe, heyecan ve tatmin dolu bir ifade vardı. Kelat’a bakıp heyecanla sordu: “Sen de vahiy aldın mı?”
“Evet, tıpkı eskisi gibi, Tanrı’nın aurasıydı.” Kelat heyecanla başını salladı. “Tanrı sadece dünyayı yeniden kurmakla kalmadı, ahdini de yeniledi.”
Edmonton derin bir nefes alarak rahatladı.
“Bir an için halüsinasyon gördüğümü sanmıştım.
Görünüşe göre bir yabancı kutsal kılıca dokunduğu sürece, Tanrı yeniden bu topraklarda yürüyebilecek. Mührün tamamen kalkmasına gerek bile yok.”
Kelat araya girdi: “Kesinlikle. Heykelin parçalanıp kanamasının sebebi, Tanrı’nın imgesini değiştirmiş olmasıdır. Yeni bir tane inşa etmeliyiz! Tıpkı az önce gördüğümüz sahnelerdeki gibi!”
“Tanrı kutsal amblemini de gösterdi. Dalga sembolünün üzerinde, etrafı sert rüzgarlarla çevrili, şimşek şeklinde bir asa vardı,” dedi Edmonton o anları hatırlayarak.
Kelat hemen tekerlekli sandalyesinin kolçağına vurdu.
“Hemen baş rahibi bulalım. O da vahiy almış olmalı.
Yeni bir dünyanın kapılarını aralayacağız!”
Gri sislerin üzerinde Klein, Deniz Tanrısı’nın Asası’nı masaya bıraktı ve yorgunlukla şakaklarını ovdu.
Az önce bir şeyi fark etmişti. Deniz Tanrısı’nın Asası ritüelistik büyüye yanıt verebiliyordu; bu da inananın ritüeli tamamlamasına ve amacına ulaşmasına yardımcı olacak bir miktar güç sağlayabileceği anlamına geliyordu. Ancak bu güç sadece kendi alanıyla sınırlıydı ve belli bir sınırı aşamıyordu. Yapabilecekleri kısıtlıydı.
Örneğin, Gece Yarısı Tanrıçası kaderi etkileyerek inananlarının borçlarını ödemek için ihtiyaç duydukları parayı doğal yollardan bulmalarını sağlayabilirdi. Deniz Tanrısı’nın Asası ise en fazla sunakta sahte paralar yaratabiliyordu; bu paralar da bir süre sonra etkisini yitirip eski haline dönüyordu.
İşte sahte bir tanrı ile gerçek bir tanrı arasındaki fark budur...
Ayrıca gri sisin dışında, ritüel ve dua doğru yapıldığı sürece asa, gücünün yarısından fazlasını tek seferde tüketmediği müddetçe bu büyüye otomatik olarak yanıt verebiliyordu. Belki de ritüelistik büyü adımlarının bu kadar önemli olmasının sebebi buydu...
Gri sisin üzerindeyken ise dualar süzülüyor, küçük ışık noktalarına dönüşüyordu. Asa bunlara otomatik yanıt veremediği için benim manuel olarak müdahale etmem gerekiyor. Bu da işi oldukça zahmetli kılıyor. Bütün günümü burada geçiremem. Tabii bunun bir avantajı da var; dua hatasızsa ve doğrudan asaya yöneltilmişse, ritüel ne kadar baştan savma olursa olsun bir yanıt alabilirler. Tek kriter benim keyfimin yerinde olması...
Boş bir vaktimde buna bir çözüm bulmalıyım. Öyle bir şey yapmalıyım ki, asa gri sisin üzerinde olsa bile otomatik bir cevap makinesi gibi çalışsın... Kağıttan bir melek mi yaratsam? Hayır, içine ruh üflenmediği sürece işe yaramaz. Bu tekrarlayan ve önemsiz işleri halledecek mekanik, hissiz bir kukla mı yapsam? Hmm... Acaba bir kukla ustasının buna benzer yetenekleri var mıdır? En azından Rosago sadece insanları kukla gibi kontrol etme becerisi göstermişti...
Klein’ın düşünceleri yavaşça yatışırken gözleri demir puro kutusuna kaydı.
Biraz inceledikten sonra, dışı fena halde aşınmış olan bu sigara kutusunun bazı anormal değişimler geçirdiğini fark etti. Artık daha sağlam ve korozyona karşı daha dirençliydi. Yine de bu değişimler normal bir insanın kavrayabileceği sınırlar içindeydi.
Özel bir yeteneği yok... Ancak yetenek özellikleri ve mistik eşyaların bulunduğu bu yerde birkaç yıl, hatta birkaç on yıl kalırsa, belki gerçekten de bir gün etkisi geçecek bir mühürleme kutusuna dönüşebilir... Klein’ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı ve başını köşedeki ıvır zıvır yığınına çevirdi.
Gri sisle kaplanmış halde, çevreyle neredeyse bütünleşmişlerdi.
Heh heh... Klein kuru bir kahkaha atıp bakışlarını kaçırdı.
Ezilmiş altın şarap kadehini tekrar kurcaladı ve bir sorun olmadığını teyit etti.
Tüm bunları hallettikten sonra gerçek dünyaya döndü; Güneş Broşu ve diğer eşyaları handaki odasına geri getirmek için kendini bir kez daha çağırdı.
O sırada gökyüzündeki bulutlar dağılmış, ay o kızıl huzurunu etrafa saçmaya başlamıştı. Cömertlik Şehri Bayam, rüyalarında uyumaya devam ediyordu.
Sabah saat 09:00, Dalgalar Katedrali.
Alger çağrılmıştı; günah çıkarma bahanesini kullanarak piskopos Chogo ile bir kez daha bir araya geldi.
“Bu kişiyi bul.” Chogo elindeki portreyi uzattı.
Yine bir görev... Son zamanlarda neler oluyor böyle? Alger, kağıdı açarken içinden söyleniyordu.
Portredekini görünce kahkahasını zor zapt etti.
Resimdeki figürün kadın mı erkek mi olduğu, neye benzediği belli bile değildi. Böyle birini nasıl bulması bekleniyordu? Bir an sonra durumu kavradı ve ruh halindeki değişimi gizlemeye çalışmadı. Aksine, bilerek sordu: “Bu da kim?”
Portre, aramaya yardımcı olacak hiçbir özelliği bulunmayan, son derece bulanık ve gizemli birini tasvir ediyordu.
Dün böyle bir görev yoktu... Bu sabah aniden bu kişinin peşine düşülme emri verildi... Dün gece ne oldu? Hmm, Kalvetua tamamen yok oldu... Bu durumda kilise ve ordu kesinlikle kalıntılarını arayacaktır... Symeem Adası bir ipucu mu? Bu kişi en önemli parçayı onlardan önce mi kaptı? Kim bu adam? Alger’in kalbi hızla çarpmaya başladı, Chogo’nun gözlerine bakmaya cesaret edemedi.
Chogo başıyla onayladı.
“Kirli, aşağılık bir hırsız! Intis veya Feysac’tan olabilir; Ebedi Parlayan Güneş Kilisesi’ne veya Savaş Tanrısı Kilisesi’ne mensup olması muhtemel.”
Intis veya Feysac’tan biri mi? Ya da o kiliselerin bir üyesi mi? Neden böyle bir tahminde bulunuyorlar? Ekselansları Jahn Kottman olay yerinde çok az bilgi edinebildi ve hedefi tam olarak belirleyemedi mi? Bu durumda, kişinin Intis veya Feysac’tan olduğunu varsaymak mantıklı; çünkü direnişin ve Kalvetua’nın asıl destekçileri o iki ülkeden. Heh heh, Kalvetua’nın nerede saklandığını zaten bildiklerine inanmak için geçerli sebepleri var... Önceki teorimle örtüşüyor... Tabii başka bir şey de olabilir... Alger duygularını kontrol altına alarak sordu: “Ne yapmış?”
“Bilmen gerekmiyor. Sadece Bayam’daki Intis veya Feysaclılar arasındaki anormalliklere dikkat et. Evet, yetenek kullanıcısı olmuş yerlileri de buna dahil et. Ayrıca, daha önce katedralin kapısına o notu asan kişileri bul. Bir şeyler biliyor olabilirler, sana hızla yeni bilgiler sağlayabilirler,” diye emir verdi Chogo, sert bir sesle.
Bu gerçekten de bir ipucu... Bana resmen bu kişinin o notla ve Kalvetua’nın yok oluşuyla bir bağlantısı olduğunu söylüyor. Acaba Kalvetua’nın yetenek özelliği kimin eline geçti? Kimin... Doğru ya, Dünya şu an Bayam’da. Buraya gelmesinden kısa süre sonra Kalvetua’nın başına bir şeyler geldi! Bu Sayın Budala’nın bir amacı olabilir mi? Mührü kaldırma ve gücünü geri kazanma sürecinde ona yardımcı olur mu dersin? Alger, bir süre önceki tahminlerini anımsayınca gözbebekleri korkuyla kısıldı.
Dün geceki bereketli hasadın ardından sabah uyandığında Klein’ın keyfi yerindeydi, kendini oldukça zinde hissediyordu.
Bugün kendisine bir kıyak geçmeye, üç öğünün de hem gösterişli hem de lezzetli olmasını sağlamaya karar verdi.
Kapıyı itip oturma odasına geçtiğinde Danitz’in yataktan kalktığını, kolundaki sargıyı ve ateli sökmekle meşgul olduğunu gördü.
Bu kadar çabuk mu iyileşti? Klein bir an duraksadı.
Gehrman Sparrow’un kendisine baktığını gören Danitz kıkırdayarak konuştu. “İyileşme hızım hiç fena değildir. Dokuzuncu dizim yeteneğim avcı olarak adlandırılıyor. Vücudumun çeşitli yönlerinde bariz bir gelişim gösterdim, bu da sıradan insanları geride bırakmamı sağlıyor. Söz konusu dövüş olduğunda ise büyük bir güç artışı yaşadım. Üstelik zaten yedinci dizimdeyim.”
Dokuzuncu dizim avcı mı? Bir tanesini öldürmüştüm, ayrıca altıncı dizimdeki karşılığının adının komplocu olduğunu da biliyorum... Klein, Backlund’a ilk vardığında karşılaştığı o ilk düşmanı aniden hatırladı. O olay kendisini içinden çıkılması neredeyse imkansız bir anaforun içine sürüklemişti.
“Sekizinci dizim, kışkırtıcı mı?” diye sordu Klein laf arasında.
Danitz’in ateş kullanmadaki ustalığından yetenek yolunu çoktan tahmin etmişti. Bu, Roselle’in gerçek adam yolu dediği kızıl rahip yoluydu. Yedinci dizim, piromanyak olarak adlandırılıyordu; eski zamanlarda ise ateş büyücüsü olarak bilinirdi.
Danitz bir saniye donup kaldı, Gehrman Sparrow’un kendisinden şüphe duyduğunu sanmıştı. Bilinçaltının etkisiyle sesini yükseltti.
“Kışkırtma konusunda iyi olmadığımı mı düşünüyorsun?
Hayır, ben bu işin ustasıyım!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.