Küçük Bir Dünya

Danitz korkuyla yerinden sıçradı ve ağzından şu sözler dökülüverdi: “Üzgünüm, hiçbir şey görmedim...” Daha cümlesini bitiremeden kapı kolunu çoktan kendine doğru çekmişti bile.

Bam!

Kapı koridorda yankılanan sert bir sesle kapandı.

Danitz ancak o an olan biteni kavrayabildi.

Az önce ne yapıyordum ben?

Peki ya Anderson, o neyin peşinde?

İçgüdüsel bir hareketle elindeki siyah boks eldivenini çıkardı ve kaşlarını çatarak acı acı düşündü. Sonunda odasına dönüp eşyalarını toplamaya ve oradan toz olmaya karar verdi.

Anderson’ın ne yapmaya çalıştığına gelince; içinde bir merak uyansa da işlerin ters gittiğini hissedebiliyordu. Tuzağa düşmemek için bu işe bulaşmaya hiç niyeti yoktu.

Kaptan, bilinmeyene karşı her zaman korku ve saygı duymam gerektiğini söylerdi. O yüzden en iyisi uzak durmak... Tam arkasını dönmüştü ki kapı kilidinin açıldığını ve ardından kapının aralandığını duydu.

Gömleğinin alt düğmeleri iliklenmemiş halde dışarı çıkan Anderson’ın elinde donuk, simsiyah bir bıçak vardı. Danitz’e karmaşık duygular barındıran bir ifadeyle baktı.

“Beni durdurmaya çalışmayacak mısın?”

Danitz, eline geçen bu alay etme fırsatını kaçırmayarak kıs kıs güldü.

“O senin özgürlüğün. Eğer bir vasiyet bırakmadıysan, sayende zengin olacağım!”

Anderson yanaklarını ovuşturdu.

“Neyle karşılaştığımı merak etmiyor musun?”

Danitz ona şüpheyle baktı.

“Sanki yine bir bit yeniği varmış gibi geliyor.”

Anderson kahkahayı bastı.

“Şey, bir süre önce esir düşmüştüm. Beni her türlü tuhaf malzemenin bulunduğu garip bir kanın içine yatırdılar. Vücudumun içinde tuhaf bir koza oluşana kadar uzun süre o kanın etkisinde kaldım. Amaç, avcı yolundaki yüksek seviye beyonderlar için bir tür çekim merkezi yaratmaktı.”

Konuşurken eliyle karnını işaret etti.

Danitz şaşkına dönmüştü.

“Böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım. Eğer karşı cinsten olsaydın, hamile olduğunu falan düşünebilirdim...”

Bir an duraksadıktan sonra sordu: “Yeniden Doğuş Meydanı’ndaki o tuhaf herif karnındaki şu bebek, pardon, koza yüzünden mi gelmişti?”

Danitz’in el kol hareketlerine karşılık Anderson başıyla onayladı.

“Yani sen de o kozayı çıkarmak için karnını mı yaracaktın?”

Anderson dürüstçe cevap verdi: “Evet, beni nasıl etkileyeceğinden veya yarı tanrıları çekmeye devam edip etmeyeceğinden endişeleniyorum. Bu potansiyel sorunu ortadan kaldırmak için her saniyenin önemi var.”

Danitz bir süre düşündükten sonra şaşkınlıkla sordu: “Öyleyse neden devam etmiyorsun? Yoksa vasiyet bırakmayı unuttun da şahidim mi olmanı istiyorsun?”

Anderson’ın yüz kasları seğirdi, hafifçe güldü.

“Fena değil. Kışkırtıcı iksirin neredeyse sindirilmiş olmalı.”

Ardından içini çekti.

“Dikkatli bir analizden sonra, onu çıkarmanın doğrudan bir yolu olmadığına karar verdim. Öyle olmasaydı beni o kanın içine yatırıp malzemelerin içime işlemesini beklemezlerdi. Sadece karnımı yarıp kozayı içeri yerleştirir ve sonra dikerlerdi.”

Danitz’in cevap vermesini beklemeden düşünceli bir tavırla devam etti: “Gehrman Sparrow ile iletişim kurmanın bir yolunu biliyorsun, değil mi? O çok şey yaşadı, çok şey biliyor. Bu sorunu nasıl çözeceğim konusunda ona danışmak istiyorum.”

Son aylarda Danitz, insanların Gehrman Sparrow’u tanıdığını yüzüne vurmasından ölesiye korkuyordu. Bu yüzden bilinçaltının etkisiyle hemen itiraz etti: “Hayır! Altın Rüya’dan ayrıldığından beri onu görmedim!”

Anderson dudak bükerek, “Gehrman Sparrow’a mektup yazdığın sırada yanındaydım ve habercisiyle tanıştım,” dedi.

Danitz’in yüzü bir anda kaskatı kesildi. Birkaç saniye sonra zoraki bir gülümseme yerleşti çehresine.

“O zaman neden habercisini doğrudan sen çağırmıyorsun?”

Anderson elini tekrar boğazına götürüp kıkırdadı.

“Habercisini çağırmak için gereken ritüeli bilmiyorum.”

Danitz hala Anderson’ın bir işler çevirdiğinden şüpheleniyordu ve Gehrman Sparrow ile defalarca iletişim kurduğunu onaylamaya hiç niyeti yoktu. Bunun üzerine bir öneride bulundu: “Aslında bu tür konularda kaptanımızdan yardım isteyebilirsin. Çok bilgilidir ve araştırmada üstüne yoktur. Birçok gizli tekniği bilir, ayrıca Bilgi ve Bilgelik Tanrısı Kilisesi’nden de yardım alabilir. Karnındaki koza meselesini çözmen için sana bir yol gösterecektir. Haha, eğer çekiniyorsan senin için onunla ben konuşabilirim.”

Bunu söyler söylemez Anderson’ın yüzünün aydınlandığını gördü. Adam aceleci bir tavırla hemen atıldı: “Tamam, öyle yapalım! Ben eşyalarımı zaten topladım. Ne zaman yola çıkıyoruz?”

“...” Danitz birkaç saniye boyunca öylece kalakaldı. Anderson tarafından faka bastırıldığını hissediyordu.

Odasına döndü, kalan birasını içti ve altın desenli kurumuş bir yaprak hariç tüm ıvır zıvırları çantasına tıktı.

Bu yaprak, Danitz’in daha önce Kuzey Eyaleti’nin hakim lideri General Maysanchez ile temas kurmak için kullandığı nişandı. Gehrman Sparrow’un talimatı üzerine yaprağı içeride bırakmış ve takibini sorumlu kişiye devretmişti.

Danitz’in boşalttığı odada aniden bir mum yandı ve iki metre boyunda kızıl bir alev harladı.

Alevlerin arasından bir figür belirdi. İpek silindir şapkası, siyah resmi takımı ve beyaz favorileriyle göz alıcıydı. Derin mavi gözleri ve olgun duruşuyla bu kişi, Dwayne Dantès kılığına girmiş olan Klein’dan başkası değildi.

Altın desenli yaprağı alan Klein otelden ayrıldı. Kordon altına alınmış olan Yeniden Doğuş Meydanı’nın etrafından dolanarak Cookawa’nın merkez bölgesi olan Beyaz Tüy Meydanı’na ulaştı.

Maysanchez’in ikametgahı buradaydı, aşağıya doğru uzanan bir Ölüm katedralinin hemen yanındaydı.

Tam bir Loen beyefendisi gibi görünen Dantès, şehirde yürürken epey aykırı duruyordu. Burada yabancılar azınlıktaydı ve genelde Sevinç Meydanı civarındaki birkaç büyük elçilik çevresinde görülürlerdi. Diğer yerler ise çoğunlukla yerel Balam halkıyla doluydu.

Tenleri hafif esmerdi ve kıvırcık siyah saçları vardı. Yüz hatları yumuşaktı; Kuzey Kıtası’ndan gelenlerin gözünde, boy ve kilo farkları sayılmazsa hemcinslerinin hepsi birbirine benziyordu.

Kadın erkek demeden bu yerliler, kurutulmuş tütün yapraklarını Balam sigarası şeklinde sarıp içmekten büyük keyif alıyorlardı. Yol boyunca Klein, zaman zaman yol kenarında duman savuran mahalle sakinlerini görüyordu.

Ayrıca birçoğunun belinde Dalawa denilen bir meyve asılıydı.

Bu meyve iki yumruk büyüklüğünde, kalın kabuklu bir şeydi. İçindeki etli kısım küçük bir delikten yenildikten sonra, kabuğu su, alkol ve diğer içecekleri saklamak için kullanılabiliyordu.

Klein’ın gözlemlerine göre en çok turuncumsu sarı bir Gwadar içiyorlardı. Tadı ekşi ama hafif tatlıydı; susuzluğu gidermekte ve sıcağın etkisini azaltmakta birebirdi. Ayrıca insanı zinde tutuyordu.

Daha önce deneme fırsatım olmamıştı... Klein kendi kendine mırıldanarak generalin konutundaki nöbetçiyi buldu ve Haggis adında biriyle görüşmek istediğini söyledi.

Loenli bir beyefendi gibi göründüğü için nöbetçi isteğini geri çevirmedi ya da ona zorluk çıkarmadı. Otuzlu yaşlarında bir adamı çağırması için birini içeri gönderdi.

Adamın yüz hatları ve ten rengi tam bir Balam yerlisi gibiydi. Ancak kıvırcık siyah saçları, Kuzey Kıtası ülkelerindeki yüksek sosyete üyelerini taklit edercesine düzleştirilmiş ve özenle geriye taranmıştı.

Beyaz bir gömlek, siyah bir yelek ve resmi bir papyon giymişti. Dwayne Dantès’i görünce düzgün bir Loence ile konuştu: “İyi günler, ben Haggis. Tanıştığımıza memnun oldum.”

Aksanı biraz tuhaftı, Loen’in hiçbir bölgesine benzemiyordu.

Klein bir süredir yüksek sosyetenin içinde yaşadığı için bu duruma pek şaşırmadı. Gülümseyerek, “İyi günler, ben Dwayne Dantès. Loen soylularının aksanını kullanmakta bu kadar usta bir beyefendiyle karşılaşmayı beklemiyordum,” dedi.

Haggis gülümsemeden edemedi.

“Loen’den soylu ailelerin pek çok çocuğu fırsat kollamak için Doğu ve Batı Balam’a gelir. Onlardan bir şeyler öğrenme şansım oldu.”

“Ah, belki bazılarını tanıyorumdur.” Klein iş konuşmak için acele etmedi ve Haggis ile bir beyefendiye yaraşır şekilde havadan sudan konuşmaya başladı.

Haggis gülümsedi.

“Arkadaşlarım arasında bir kontun ikinci oğlu olan Albay Alfred Hall da var.”

Hall mı... Klein hafifçe kıkırdadı.

“Bir yardım partisinde Kont Hall ile tanışmıştım. Kendisi tam bir soyludur. Kaderin cilvesine bak, dünya ne kadar küçük.”

Haggis onaylayarak başını salladı.

“Belki de bu kaderin bir cilvesidir. Maalesef Alfred geçen yıl Doğu Balam’a tayin edildi.”

Sözü fazla uzatmadan Dwayne Dantès’i hemen generalin konutuna davet etti.

Yan kapıdan geçerken Klein aniden başını kaldırıp yukarıdaki gömme vitray cama baktı.

Cam, güneş ışığının altında gökkuşağı gibi parlıyordu; sanki bir çift göz üzerlerinden süzülerek geçip gidiyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.