Bunu bana söylemene gerek bile yok, az önce ben de az çok emin oldum… Anderson Hood’un söylediklerini duyan Klein, sakinliğini bozmadan içinden böyle mırıldandı.
Ruhlar aleminde Reinette Tinekerr ile ilk karşılaştığı, onun o devasa gerçek formunu ve gotik şatosunu gördüğü an, Klein onun zaten hafife alınacak biri olmadığını anlamıştı. Bayan Postacı’nın En Güçlü Avcı’yı çocuk oyuncağı gibi alt ettiğini görünce de onun bir yarı tanrı olduğuna, en azından Seviye 4 bir güce sahip olduğuna şüphesi kalmamıştı.
Bir yarı tanrı, her seferinde bir altın sikke karşılığında bana mektup taşımaya dünden razı, öyle mi? İşin altında başka şeyler olduğu gün gibi ortada. Bayan Postacı’nın kesin kendi hesapları var. Tabii sürekli böyle tuhaf olayların ortasında kalmamın da payı olabilir. Belki de ilgisini çekmiştir, boş vaktinde de postacılık yapmayı dert etmiyordur…
Arrodes’un yaranma çabaları veya Merkür Yılanı Will Auceptin’in gösterdiği o yakınlık da bundan farksızdı… Yine de temkinli olmalı, ona körü körüne güvenmemeliydi… Benzer meseleleri konuşma fırsatı bulana kadar, her başı sıkıştığında mızıkasını üflemeyi aklından çıkarmalıydı. Bayan Postacı’nın kendisini bir anda paramparça etmeyeceğinin garantisi yoktu… Yüzünde zerre ifade belirmeyen Klein’ın zihninden bir anda onlarca düşünce geçip gitti. Telaşlı Anderson’a bakıp yalnızca hafifçe başını sallamakla yetindi.
“Seni ilgilendirmez.”
…Bu adam harbi gizemli biri! Yarı tanrı seviyesinde bir ruh alemi yaratığı herifin özel postacısı olmuş! Üstelik durduk yere bir insanın şansını yaver götürmede usta olan başka bir yarı tanrıyı da tanıyor… Ölümsüzlük Kralı’nı karşısına aldıktan sonra bu kadar rahat takılmasına şaşmamalı… Ölümsüzlük Kralı’nın intikam almaya, hatta ortalıkta görünmeye bile cesaret edememesine şaşmamalı! Anderson bir anlık aydınlanmayla Gehrman Sparrow’u baştan aşağı süzmekten kendini alamadı.
“Ha?” Klein gözlerini dikip En Güçlü Avcı’ya buz gibi bir bakış attı.
Anderson bakışlarını hemen kaçırıp zoraki bir kahkaha patlattı.
“Şey diyecektim, kasvetli ve karanlık bir arka planın olduğu bir yağlı boya tablosunda başrol olmaya acayip uygunsun. Duruşunu tam öne çıkarır.
Nasıl fikir, bir düşünsene? Portreni çizebilirim. İnan bana, bu işte ustayım!”
Klein onun saçmalıklarını dinleyecek durumda değildi. Altın cep saatini çıkarıp kapağını açtı.
“Odana dön. Beş dakika sonra yanındayım.”
“Tamamdır,” dedi Anderson neşeyle gülümsüyerek.
En Güçlü Avcı gittikten sonra Klein, Azik’in bakır düdüğünü ve Will Auceptin’in kağıttan vinç figürünü çıkardı. Banyoya geçip kehanet ritüelini hazırladı.
Buzdağı Amiral Yardımcısı Edwina’nın inci küpesini gri sisin üzerine yerleştirdikten sonra, uzun tunç masanın uç kısmına geçti. Orada bir kalemle kağıt var edip sade bir kehanet cümlesi yazdı: “Edwina Edwards’ın bulunduğu yer.”
Kağıdı ve küpeyi elinde tutan Klein, geriye yaslanıp Derin Düşünceye dalarak rüya alemine geçerken kehanet cümlesini mırıldandı.
Önce gri bir dünya kapladı görüşünü. Ardından gözlerinin önünde buz ve karla kaplı sonsuz ovalar belirdi.
Göz gözü görmeyen fırtına her şeyi yutmuş, ortalığı yoğun bir sis kaplamıştı. Burası gerçek bir kara parçasına benzemiyordu.
Klein çok geçmeden Edwina’nın silüetini seçti. Kahverengi uzun saçları arkadan alelacele toplanmıştı, kalan kısımları ise fırtınada vahşice savruluyordu.
Koyu renk pantolonu, yakası ve kolları karmaşık çiçek desenleriyle işlenmiş vücuduna oturan beyaz gömleğiyle, bu dondurucu ortamda son derece çaresiz görünüyordu.
Deri çizmeler içindeki ayakları karların üzerinde ilerliyor, arkasında net izler bırakıyordu fakat bu izler şiddetli fırtınada anında silinip gidiyordu.
Görüntü bir anda cam gibi çatlayıp dağıldı ve Klein gözlerini açtı. Kehanetinden elde ettiği ipucundan Buzdağı Amiral Yardımcısı’nın tam olarak nerede olduğunu çıkaramadığını fark etti.
Kutuplar mı? Feysac’ın Gece Yarısı Ovaları mı? Kesin bir şey söylemek imkansızdı. Kar fırtınasından başka hiçbir belirgin iz yoktu… Klein doğruldu, inci küpeyi ve kehanet notunu kenara bıraktı.
Birkaç saniye düşündükten sonra başka bir hususu netleştirdi; Edwina Edwards gerçekten de kayıplara karışmıştı. Altın Rüyalarda değildi, bu da en azından durumun bir tuzak olma ihtimalini ortadan kaldırıyordu.
Metanetini koruyarak bu konuda da kehanette bulundu ve Altın Rüyalar üzerinde herhangi bir tuzak bulunmadığı sonucuna ulaştı.
Düşüncelerini toparladıktan sonra gri sisin üzerindeki o gizemli alandan ayrıldı ve gerekli adımları izleyerek inci küpeyi yeniden gerçek dünyaya getirdi.
Oravi Adası civarındaki haritayı ve Altın Rüyalar’ın şu anki konumunu zihninde canlandıran Klein, balıkçıların fırtınalardan kaçmak için sığındığı ıssız bir ada seçti. Mektupta Danitz ve ekibine, gemiyi oraya yakın bir yere çekmelerini emretti.
Mektubu katlayıp mızıkasını üfledi. Çok geçmeden dört kesik başı saçlarından tutan Bayan Postacı yeniden belirdi.
Cevap mektubunu uzatırken hafifçe öksüren Klein, “Danitz’in yerini tespit edebilir misin?” diye sordu.
Reinette Tinekerr’in elindeki başlardan biri öne doğru onaylarken diğerleri sırayla konuştu.
“Evet…” “Menzilin…” “Dışında değilse…”
Bayan Postacı’nın gitmeye niyeti olmadığını görünce bakışlarını başka tarafa çevirerek ekledi: “Altın sikkeyi Danitz ödeyecek.”
“Anlaşıldı…” Reinette Tinekerr’in silüeti gözden kayboldu.
Oh be.
Klein derin bir nefes verdi. Titizlikle yaptığı hazırlıkları tamamlayıp ortalığı topladıktan sonra, hazırladığı bavulunu kapıp odadan çıktı. Anderson Hood’un kapısını çaldı.
“Bayam’a geçmeden önce başka bir yere uğrayacağız,” diyerek kararını En Güçlü Avcı’ya bildirdi. “Bayam’da beni bekleyebilirsin ya da peşimden gelirsin.”
Anderson pişkince gülümsedi. “Avcı kanımın kaynadığını hissedebiliyorum. O postacının ne haber getirdiğini deli gibi merak ediyorum.
Öğrenmemin hiçbir yolu yok sanıyordum ama bak sen şu işe, beni davet ettin!”
Davet falan etmedim. Sadece iki seçenek sundum… Klein soğuk bir tavırla arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Anderson yeni aldığı bavulu alelacele kavrayıp arkasından seğirtti.
Otelden çıkan Klein, liman kentinden uzaklaşmak için bir faytona bindi. Ardından St. Draco Dağı’ndaki ıssız bir kayalığın kenarına kadar yürüdü.
Aşağıdaki kayalara vuran hırçın dalgalara bakan Anderson, şaşkınlıkla etrafı süzdü.
“Varacağımız yer burası mı yani?”
Klein onu duymazdan geldi. Tenekeden yapılma bir tılsım çıkarıp fısıltıyla büyü sözlerini mırıldandı: “Fırtına.”
Ruhani gücünü aktararak tılsımı ikiye böldü; bir yarısını kendine saklarken diğer yarısıyla Anderson’ı destekledi. Kalan parçayı ise uçurumdan aşağı fırlattı.
“Su altında nefes alma, derin deniz zarı…” Anderson üzerine eklenen doğaüstü etkileri şaşkınlıkla teşhis etti.
O anda kayalığın dibinde devasa bir su patlaması yaşandı. Balinayı andıran devasa bir yaratık denizin yüzeyine çıktı.
Koyu mavi renkteki yaratık ağzını açmış, sivri beyaz dişlerini ve kan kırmızısı boğazını gözler önüne seriyordu.
Klein kayalığın ucuna gelip hiç tereddüt etmeden aşağı atladı. Tılsımın sağladığı güçle, deniz canavarının ağzının içine yumuşakça indi.
Anderson bir an kalakaldı, ardından heyecanla kendisini aşağı bırakıp Klein’ın yanına kondu.
Devasa deniz yaratığı dev ağzını kapattığında içerisi zifiri karanlığa büründü.
Sonra suya gömüldü ve belirlenen hedefe doğru süzülmeye başladı.
Yaratığın ağzının içinde, Klein’ın gözlerinde çakan çakımlarla karanlık yarıldı. Kendine yaslanacak sağlam bir diş bulup rahatça oturdu.
Derin deniz zarının koruması sayesinde kıyafetlerinin kirlenmesinden endişe etmiyordu.
“Dostum, bu cidden fantastik bir şey…” Anderson etrafı inceleyip merakla sordu: “Bu fikir neredeyse nereden geldi? Bunu nasıl yapabiliyorsun?”
Kendi kendime dua ederek elbette, sonra da Deniz Tanrısı Asası’nı kullanıp yakındaki uygun bir deniz yaratığını buraya çekerek… Klein yanıt vermedi. Yorgunmuş gibi gözlerini yarı yarıya kapattı.
“Biraz basık sanki…” Anderson cebinden bir puro kutusuyla kibrit çıkardı. “Burada bir puro yaksam sorun olur mu?”
“Ona sor.” Klein gözlerini açmadı.
Anderson isteksizce gülüp puroyu ve kibriti cebine geri tıkıştırdı.
“Tütün kokusundan pek hoşlanacağını sanmıyorum.”
Karanlık denizlerin derinliğinde ilerleyen bu devasa yaratık, bünyesindeki özel organlar sayesinde sudaki oksijeni süzerek son derece hızlı yüzüyordu.
Ne kadar zaman geçtiği belirsizken, ıssız bir adanın kıyısında yeniden su yüzeyine çıktı.
Tılsımın gücüyle karaya çıkan Klein, şapkasını çıkarıp deniz canavarına hafifçe selam verdi.
“Amma da kibarsın…” Anderson bu manzarayı görünce eğlenerek konuştu.
“Ben her zaman kibarımdır, karşımdaki bir av olsa bile.” Klein ona, sanki kendisini de o av kategorisine dahil ediyormuş gibi bir bakış fırlattı.
Anderson geveze bir gülüş atıp adanın diğer tarafını işaret etti.
“Aha, orada bir gemi var.
Vay canına, Altın Rüyalar bu!”
O esnada Klein da pırıl pırıl temizlenmiş yelkenliyi görmüştü. Onlarca metre uzunluğundaki geminin üzerinde, oraya sonradan eklendiği belli olan ve üzeri karmaşık sembollerle donatılmış gösterişli bir ana top parıldıyordu.
Bavulunu kavrayıp zaman kaybetmeden o tarafa yürüdü, çok geçmeden Altın Rüyalar’ın demirlediği yere ulaştı.
Tam o sırada Danitz’in güverteden atlayıp suyun üzerinde koşarak kendilerine doğru geldiğini fark etti.
Danitz tam Gehrman Sparrow’un karşısında durup ne söyleyeceğini tartarken, aniden tanıdık bir yüz gördü.
“Anderson Hood!” diye bağırdı En Güçlü Avcı’yı parmağıyla göstererek.
Anderson bir anda kahkahayı bastı.
“Beni görmeyi beklemiyordun, değil mi?”
Altın Rüyalar ile neden karşılaştığını anlayamamış olsa da bu durum gemiyi ele geçirme fikrini aklından geçirmesine engel değildi.
Tanışıyor musunuz? Klein tepkisiz bakışlarını Danitz’e çevirdi.
Danitz elde olmadan ürperdi, yüzüne zoraki bir tebessüm oturtmaya çalıştı.
"Bu herifin teki bozuktur. Sis Denizi'nde korsanlar sürekli bunun peşine düşer ama günün sonunda hepsi kelle ödülüne yem olur.
Kendisi bilmezsin belki ama aslında Bilgi ve Hikmet Tanrısı Kilisesi'nden çıkmadır. Sonradan sınavlardan çaka çaka kovuldu. Bunların hepsini Kaptan'dan öğrendim, zamanında sınıf arkadaşıymışlar."
Anderson'a küçümser bir bakış atıp zekasının düşüklüğüyle açıkça dalga geçti. Gemideki Çiçekli Kravat Jodeson ve tayfası da zaten farklı bir yüzde değildi, alayı aynı tiksintiyle bakıyordu.
Anderson'ın gözleri alandakilerin üzerinde ağır ağır gezindi. Sonra cık cık ederek kafasını salladı.
"Asıl mevzu o değil ki. Asıl mevzu, ben senin kaptanının saçını az yolmadım zamanında!"
Sözler biter bitmez ortamı ölümcül bir sessizlik kapladı. Danitz'in suratı öyle bir hal aldı ki toparlaması mümkün değildi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.