Backlund'da, tapınağı andıran bir mahzende.
Başına siyah bir kapüşon çekmiş olan Bay A, asılı dev tasvirinin önünde uzun süredir çıt çıkarmadan, diz çökmüş halde kıpırdamadan duruyordu.
Derken, sanki görünmez birinin sesini duymuş gibi kulak kabarttı.
Kısa bir duraksamanın ardından elleri hızla yukarı kalktı; sol avcuyla sağ işaret parmağını tutup tek bir hareketle kırıverdi.
Kanlar içindeki parmağını ağzına tıkıp çerez yiyormuş gibi kıtır kıtır çiğnemeye başladı. Ortama kemiklerin kırılma sesleri yayıldı.
Yutkunur
Boğazı dalgalandı ve kemirdiği parmağını midesine indirdi.
Sanki görünmez bir güç tarafından yakalanıp sarsılıyormuş gibi birden vücudu titremeye başladı.
Bu haldeyken sağ elini ileri doğru uzattı ve yarasından akan kanla yere kelimeler yazmaya koyuldu.
Yazdıkları ne doğanın güçlerini harekete geçiren devlerin dili ne ejderha dili ne de kurban törenlerinde kullanılan Hermes diliydi. Aksine, en yaygın ve sıradan lisanı, Loen dilini kullanıyordu.
Kızıl kan hızla yerde toparlandı ve kelimeler birkaç cümle halinde birleşti.
Bulundu:
Bu çağ ait olmayan avcı.
Gri sisin üzerindeki gizemli hükümdar.
Şans getiren sarı ve siyahın kralı.
Backlund'daki tapınanları ve sadık müritleri.
İlahi vahiy sona erdiğinde Bay A’nın titremesi kesildi. Etleri kaynaşan yarasından yeni bir parmak filizlenip büyüdü.
Başını eğip az önce yazdığı kelimeleri dikkatle okudu. Gölgelerin arasında dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı.
"İradeniz başım üstüne!" Bay A, sanki varoluş amacını yeniden bulmuş gibi huşuyla secdeye kapandı.
Gümüş Şehri, kulenin en tepesinde.
Lovia pencereye doğru yürüyüp karanlığın içindeki mum ışıklarına baktı. Yüzündeki sert ifade biraz yumuşamıştı.
Ne kadar süre geçtiği bilinmez, kapının vurulduğunu işitti.
"Efendim?" Lovia hızla arkasını dönüp gelen kişiyi gülümseyerek karşıladı.
Kapı kendiliğinden geriye doğru açıldı.
Dışarıda duran kişi, kahverengi paltosu ve belindeki gizli bölmeli deri kemeriyle canavar avcısı Colin Iliad’dan başkası değildi.
"Lovia, keşif ekibindeki gariplik doğrulandı," dedi Colin düz bir ses tonuyla. "Lider olarak, durumun ne olursa olsun zindanda üç gün kalıp şeref tacının arınma ayinine tabi tutulmak zorundasın. Kuralların böyle olduğunu biliyorsun."
Lovia en ufak bir öfke belirtisi göstermeden sakince gülümsedi.
"Biliyorum, zaten zindanda uzun süre kalmak için hazırlığımı yaptım. Bu iş bittiğinde, bana hâlâ güvenmiyor olsanız bile vereceğiniz her türlü kararı kabul etmeye hazırım."
Konuşurken kapıya doğru yürümüş ve canavar avcısı Colin’in yanından geçip gitmişti.
Colin sessizce arkasını döndü ve sarmal basamaklardan aşağı inen kadını takip etti.
Yolun yarısına geldiklerinde, kulakları tırmalayan feryatlar ve çığlıklar duydular.
"Yine mi başlıyor?" diye sordu Lovia, yüzünde hafif bir şaşkınlıkla.
Colin başını sallayarak kısık bir sesle cevap verdi: "Evet, bu kaçamayacağımız bir alınyazısı..."
O esnada, kulenin orta katlarındaki büyük salonda.
Keşif ekibinin üyeleri ve Gümüş Şehri’nin yozlaşmış birkaç sakini, adeta somut birer güce dönüşmüş kutsal ışıklar tarafından yere bastırılmıştı. Sırtlarında koca bir dağ taşıyorlarmış gibi kıpırdayamaz haldeydiler.
Koyu tenli, kırklı yaşlarında bir karı koca, üzerindeki karmaşık desenler olan bir kılıcı kavrayıp yirmilerinin başındaki bir gencin yanına gitti.
Gencin gövdesi çoktan et yığınına dönmüştü ama kafası hâlâ sapasağlamdı. Sadece başından dışarıya kan kırmızısı, ince uzun bir dokunaç uzanıyordu.
Anne ve babasının yaklaştığını gören genç dehşet içinde çığlık attı: "Baba, anne, ne yapıyorsunuz?"
"Bu gece beraber fırınlanmış demir akreplerden yiyecektik, hani sözleşmiştik?"
"Baba, anne, sizin için bir sürü demir akrep yakalamıştım..."
Karı koca bu acıya daha fazla dayanamayıp başlarını yana çevirdi, ancak ellerindeki kılıcı havaya kaldırmaktan geri durmadı...
Etin yırtılma seslerinin ardından gencin feryatları kesildi. Önce biraz titredi, sonra da can verdi.
Başka bir köşede ise on yaşlarında bir kız çocuğu, karmaşık desenli kılıcı havaya kaldırmıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken kılıcı ablasına doğru sapladı.
Yerde yatan kız birden gülümsedi ve şefkatle fısıldadı: "Bugünden sonra kendi ayaklarının üzerinde durmalısın. Artık küçük bir çocuk gibi davranma..."
Küçük kız hıçkırıklara boğuldu, gözyaşlarından önünü göremez oldu ve elindeki kılıç havada asılı kaldı.
Ancak güçlü bir el kızın elinin arkasına bastırarak kılıcı ileri doğru itti.
Kız donakaldı, sanki artık hiçbir şeyi duymuyor ve görmüyordu.
Bu, Gümüş Şehri’ndeki herkesin üzerinde taşıdığı kadim bir lanetti. Ölümlerinin ardından korkunç ve tuhaf birer kötü ruha dönüşmelerini engellemek için öz akrabalarını kendi elleriyle öldürmek zorundaydılar.
Bu yüzden Darc tamamen bir canavara dönüşmüş olsa ve bilinmeyen bir varlık tarafından yozlaştırıldığı için sorgulanacak bir değeri kalmasa bile, gölge gözlemci onu orada öldürmeye cesaret edememişti. Aksine, durumun daha da kötüleşmesini önlemek için canavarı zapt edip kuleye getirmiş ve anne babasının gelmesini beklemişti.
Keşif ekibi üyeleri de şu an iki bin yılı aşkın süredir hiç değişmeyen o aynı işleme tabi tutuluyordu. Bu haldeyken öldüklerinde mutasyona uğrayıp uğramayacaklarını kimse bilmese de kimse bu riski göze almaya cesaret edemiyordu.
Neyse ki Gümüş Şehri’nin nüfusu azdı ve herkes aynı bölgede yaşıyordu. Üst kademelerin nesiller boyu yaptığı planlamalar sayesinde, aralarında kan bağı olan pek çok kişi bulunuyordu. Sınır üç göbekle sınırlandırılmış olsa bile mutlaka bir akraba bulunabiliyordu.
İşte bu yüzden, devriye ekibini kurmakla görevli olan beyonder, beklenmedik durumların önüne geçebilmek adına öncelikle kan bağı meselesini göz önünde bulundurmak zorundaydı.
Keşif ekipleri için kurallar bu kadar katı değildi; çünkü onların görevi her zaman karanlığın derinliklerine sızmak ve Gümüş Şehri’nden uzak durmaktı. Öleseler ya da mutasyona uğrasalar bile bu durum şehirdekilerin güvenliğini tehlikeye atmıyordu.
Bir vatandaşın üç göbek içinde hiçbir akrabası kalmadığında, o kişi sıkı bir gözetim altına alınır, hastalandığında ya da yaşlandığında Gümüş Şehri’nden uzakta, karanlığın derinliklerinde ölüme terk edilirdi.
Keşif ekibinin önceki lideri Uddel zindana kapatıldığında, kulede aslında üç kıdemli bulunuyordu. Ancak sonunda bizzat harekete geçen kişi lider Colin Iliad olmuştu. Aksi takdirde sadece bir mühürleme deneyebilirlerdi.
Çünkü Uddel, onun öz ağabeyiydi.
Sürü Lovia ve canavar avcısı Colin sessizce kulenin en alt katına indiler. Birkaç şafak şövalyesinin eşliğinde zindanın derinliklerine ulaştılar.
Çok geçmeden bir hücrenin önünde durdular. Şafak şövalyeleri biraz uzağa çekilerek beklemeye başladı.
Kadın, içinde tek bir yatak, bir masa ve tek bir mum olan odaya adımlarını attı.
Metal kapı kapanmadan hemen önce arkasını döndü ve soluk gri gözlerini canavar avcısı Colin’e dikti.
"Efendim, bir keresinde bana Gümüş Şehri sakinlerinin buradan ayrılıp karanlığın derinliklerinde öldüklerinde hemen kötü ruha dönüşmediklerini söylemiştiniz. Bunun için birkaç gün geçmesi gerekiyormuş. Böylece keşif ekibinin diğer üyeleri onlardan uzaklaşmak için yeterli zamanı bulabiliyormuş."
Colin başını sallayarak bunu onayladı.
Lovia gözlerini kapattı, yüzünde hüzünlü bir tebessüm belirdi: "İki ay önceki bir keşifte, ekibimden biri gözlerimin önünde can verdi."
"Diğerlerinden ayrı düşmüş gibi yaptım. Orada tam beş gün boyunca bekledim ama o kötü bir ruha dönüşmedi."
Canavar avcısı Colin kadına sessizce baktı, metal kapı büyük bir gürültüyle kapanıp mühür devreye girene dek tek bir kelime dahi etmedi.
Sisin üzerindeki kadim sarayda.
Bir süre bekleyen Klein, küçük güneşi simgeleyen kızıl yıldızda herhangi bir değişiklik olmadığını görünce nihayet rahat bir nefes aldı.
Başarmış olmalıydı... Şakaklarını ovdu, ruhaniliğini bedeninin etrafına sararak gerçek dünyaya geri döndü.
Bedenini tekrar hisseder hissetmez iliklerine kadar işleyen o soğuğu duyumsadı.
Hapşırdı, ardından hızla ruhanilik duvarını kaldırıp yatağına sığındı.
Ne yazık ki yatağı çoktan buz gibi olmuştu.
Neyse ki gri sise girdiğimde bedenim bir dereceye kadar korunuyor; yoksa yarına kesin şifayı kapmış olurdum... Klein battaniyesine iyice sarınıp içini çekti.
Şu anki hali, ona önceki hayatında duyduğu bir şakayı hatırlatmıştı.
Isınmak dediğin şey, temelde titremeyle elde edilir...
Yatağı yeniden ısınana kadar, zihninin boşlukta süzülmesine izin vererek her türlü konuyu düşünmeye başladı.
Evet, son zamanlarda beni sıkıştıran acil bir durum yok. Sihirbaz kuralları tamamen çözüldü. İmkânsız olanı zorlamayıp sadece normal şekilde rol yapsam bile, yeni yıl civarında iksirleri tamamen sindirmiş olurum. Bir sonraki görevim yüzsüz iksiri için gereken beyonder malzemelerini toplamak ve gerekli parayı biriktirmek. Ama bu aceleye getirilecek bir şey değil... Klein’ın zihnindeki gergin teller yavaşça gevşedi ve birden içinde iki üç gün boyunca yan gelip yatma isteği belirdi.
Yatak ısındıkça farkında olmadan derin bir uykuya daldı. Uyandığında, kilise çanlarının sekiz kez vurduğunu duydu.
Klein kolunu dışarı uzattı, soğuğu hissedince hemen geri çekti.
Bugün hava daha da soğumuş gibi... Yapacak önemli bir işim olmadığına göre, biraz daha kestirmenin bir mahzuru olmasa gerek... Gönül rahatlığıyla gözlerini tekrar kapattı.
Ancak bir süre sonra midesinin gurultusunu duydu ve kasıklarında biriken baskıyı hissetti.
Hayat zor seçimlerle dolu, diye mırıldandı Klein.
Bu iki his arasında yaklaşık on dakika boyunca debelenip durduktan sonra nihayet pes etti. Yataktan fırlayıp yan taraftaki banyoya koştu.
Üstünü değiştirip elini yüzünü yıkadıktan sonra birinci kata indi. Feynapotter eriştesi pişirmek için birkaç malzeme çıkardı.
Bu kez hazır aldığı kıymalı sostan kullanmak istemiyordu. Bunun yerine iki gün önce kendi hazırladığı et ezmesini denemeyi düşündü. Bu ezmeyi, geçmişindeki anılarına dayanarak özenle seçtiği malzemelerden yapmıştı. İki dünya arasındaki malzeme farkı yüzünden o eski, otantik tadı tamamen yakalayamamış olsa da Klein ufak bir tadım yaptıktan sonra sonucun gayet başarılı olduğuna karar verdi.
Çok geçmeden, soslar ve et ezmesiyle tatlandırılmış bir kase Feynapotter eriştesi önünde hazır duruyordu. Güne başlamak için harika bir sabahtı.
Bu dünyanın alışkanlıklarına sadık kalarak bir yandan yemeğini yerken bir yandan da gazetelere göz gezdirdi. İlk olarak Bilgelik Gözü'nün bir ilan verip vermediğini kontrol etti.
Dün geceki düşüncelerinden yola çıkarak bugün biraz eğlenmeye karar vermişti. Bir konsere mi, operaya mı yoksa tiyatroya mı gitmesi gerektiğini tarttı.
Batı Bölgesi, Hillston Bölgesi ve Cherwood Bölgesi'ndeki müzikhollerin çoğunda biletler en az altı şilin. Ünlü bir müzisyen sahne alıyorsa fiyatlar sterlin cinsine kadar çıkıyor. Halk tabakasına hitap eden müzikholler ise altı ila dokuz peni arasında değişiyor. Doğu Bölgesi'nde cebinde üç beş kuruşu olan yoksullara açık yerler içinse sadece bir peni yeterli, diye düşündü Klein. Günün eğlencesini seçmek için elindeki tanıtım broşürlerini karıştırıyordu.
Tam o sırada kapının zili çaldı.
Ding dong.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.