Karanlığın Çöktüğü İstasyon

Alfred, yardımcısının anlattıklarını dinlerken odadaki sıcaklığın bir anda buz kestiğini hissetti.

İçine işleyen tarif edilemez bir ürperti, damarlarındaki kanı ve kemik iliğini dondurmuştu.

Vapur Utopia Limanı'nda durduğunda en kötü senaryoya kendini hazırlamıştı. Utopia'nın tarikat yuvası olduğunu, orada yaşayan herkesin tehlikeli birer kaçık olduğunu düşünmüştü.

Fakat şimdi, gerçeklerin bundan çok daha korkunç olduğu anlaşılıyordu.

Belki de Utopia diye bir yer aslında hiç var olmamıştı!

Alfred o an, Backlund'dan ayrıldığı günkü gibi toy bir soylu olmadığı için Tanrı'ya şükretti. Bunca zamanda edindiği tecrübeler sayesinde aceleci davranmamış, Utopia Limanı'na bizzat ayak basmamıştı.

Tümgeneral, yaveri ve yardımcısının endişeli bakışları altında, yüzünde ciddi bir ifadeyle odada bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Sakin bir sesle talimat verdi: "Hemen bir telgraf hazırlayın. Utopia'da yaşananları Askeri İstihbarat Dokuzuncu Şubesi'ne rapor edin.

Aynı zamanda bölgedeki resmi Beyonder yetkililerinden derhal harekete geçmelerini isteyin. Kaptanla iletişime geçip Utopia Limanı'na ayak basan herkesin listesini çıkarsınlar. Gerekirse her birini tek tek ziyaret edip bir sorun olup olmadığını kontrol etsinler."

"Emredersiniz efendim!" diyen yaveri hemen hazır ola geçip selam durdu.

Yaver çalışma odasından çıktıktan sonra Alfred diğer yardımcısına döndü: "Aşağıdaki daktiloyu buraya getir. Detaylı bir rapor yazacağım."

Plana göre, ilk olarak en önemli bilgileri telgrafla merkeze iletecek ve atılması gereken ilk adımların gecikmesini önleyecekti. Ardından, gizli bir belgeyle daha fazla ayrıntı sunarak askeri üst düzey yetkililerin doğru kararı vermesini sağlayacaktı.

Wendel, bir eliyle şapkasını tutarken diğer eliyle bavulunu taşıyarak ikinci sınıf vagona adım attı.

Henüz otuzuna bile basmamıştı. Kömür karası favorileri ve sakin bakan kahverengi gözleri vardı. Akılda kalıcı, belirgin bir özelliği yoktu ama etrafına güven veren, rahatlatıcı bir hava yayıyordu.

Birkaç ay öncesine kadar Desi Körfezi'nde aktif olarak görev yapan ve büyük başarılar elde eden bir Feynapotter istihbarat subayıydı. Artık Silsile 7 bir Beyonder olarak Askeri İstihbarat Dokuzuncu Şubesi'nin içişleri departmanında görev yapıyordu.

Bugünkü görevi, gizli bir belgeyi Backlund'a götürmek ve bizzat şube başkanının ellerine teslim etmekti.

Yerine yerleştikten sonra gazete satan çocuktan bir gazete alıp keyifle okumaya başladı.

Bu yaptığı sadece dışarıya karşı bir oyundan ibaretti. Aslında Beyonder güçlerini kullanarak etrafındaki yolcuların zihninde portrelerini çiziyor, tüm özelliklerini hafızasına kazıyordu. Böylece ileride yaşanabilecek her türlü aksiliğe karşı kusursuz bir hazırlık yapıyordu.

Trenin düdüğü acı acı öttü.

Buharlı lokomotif hızlanırken, dışarıdaki manzara pencerelerin önünden hızla akıp gidiyordu.

Birkaç saat sonra Wendel, içinde büyüyen hafif bir endişe ile gözlerini dışarıya dikti. Gökyüzü kapkara bulutlarla kaplanmıştı, büyük bir fırtına patlamak üzereydi.

Bu durum, buharlı lokomotifin fırtınayı atlatmak için planlanandan önce bir istasyonda duracağı anlamına geliyordu. Yolculuğa ancak yarın sabah devam edebilirlerdi, bu da hedef noktaya zamanında ulaşamamasına yol açacaktı.

Wendel'e göre bu gecikme, planlarındaki sapma yüzünden kaçınılmaz olarak yeni riskleri beraberinde getirecekti.

Ancak elinden bir şey gelmezdi. Rorsted Takımadaları'nın yeni hükümeti tarafından göklere çıkarılan Deniz Tanrısı gibi hava durumunu değiştirecek gücü yoktu.

Yapabileceği tek şey Fırtına Lordu'na dua etmekti.

Hayat, çoğu zaman duaların karşılıksız kaldığını bir kez daha kanıtladı. Hava tamamen karardığında, ilerideki istasyon trenin yavaşlayıp durması için çoktan ışıklı işaret vermişti.

Trenin düdüğü bir kez daha öttü ve lokomotif hız kesti. Sonunda hiç bilmedikleri bir peronda durdu.

Hemen ardından, lokomotifin ön tarafındaki mekanik kapı gürültüyle açıldı. Kondüktör kapıda dikilip perondaki görevliye doğru bağırdı: "İleride ne var?"

Kır saçlı görevli avazı çıktığı kadar bağırarak cevap verdi: "Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor! Görüş mesafesi sıfır!"

Sözünü bitirir bitirmez gök gürültüsü ortalığı inletti. Çakan şimşeklerin ardından gelen bu uğultuyla herkes fırtınanın gücünü hissederek hafifçe ürperdi.

"Kahretsin!" diye küfretti kondüktör. "Burası hangi istasyon?"

Planlı bir durak olmadığı için nerede olduklarını kestirememişti. Sonuçta sorumlu olduğu sefer normalde her istasyonda durmazdı.

"Utopia! Küçük bir istasyon! Gerisini kendiniz ayarlayın artık!" diye bağıran görevli, elindeki cam fenerle peronun diğer ucuna doğru koşmaya başladı. "Arkadaki trene de işaret vermem gerek!"

Kondüktör adamın bu aceleci tavrını yadırgamadı, çünkü bu normal bir güvenlik prosedürüydü. Aksi takdirde iki buharlı tren kafa kafaya çarpışabilirdi.

Hatta Utopia İstasyonu'ndaki diğer görevlilerin, fırtına uyarısını iletmek için diğer istasyonlara çoktan telgraf çektiğinden emindi.

Elbette kendileri de önlerindeki bölgenin yoğun fırtına altında olduğunu bildiren bir telgraf almış olmalıydılar.

"Utopia..." diye mırıldandı Wendel, zihninde bu isme dair hiçbir bilgi bulamamıştı.

Tabii üzerinde çok da durmadı. Loen Krallığı genelinde haritada bile görünmeyen pek çok küçük istasyon vardı. Bu durum, ülkenin genel sanayi gücünün bir göstergesiydi.

Kondüktör karanlık gökyüzüne bakıp kendi kendine söylendikten sonra yeni model megafonu eline alıp yolculara seslendi.

"Fırtına yaklaşıyor. Trenimiz yarın sabah saat sekize kadar Utopia İstasyonu'nda bekleyecektir."

Fırtınanın bütün gece süreceğini tahmin ediyordu.

"İsterseniz vagonda kalabilir ya da kendi imkanlarınızla kasabaya gidip bir otel bulabilirsiniz. Yarın biletinizi göstererek trene tekrar binebilirsiniz. Lütfen saatinde burada olun." Kondüktör yolculara iki seçenek sunmuştu.

Wendel ikinci sınıf vagondaki yolcuları süzdü, birkaç saniye düşündükten sonra bavulunu alıp trenden indi.

Uykusunu bölecek zorlu koşullara dayanamayacak biri değildi. İstihbarat subaylığı günlerinde ne zorluklar görmüştü. Sadece mesleki içgüdülerine güveniyordu; hareket alanının kısıtlı olduğu kilitli bir vagon, bir oteldeki tek kişilik odadan daha güvenli olamazdı.

Elbette sabaha kadar uyanık kalabilirdi ama bu durum yarınki enerjisini tamamen tüketirdi. Önünde hala uzun bir yol vardı.

Utopia İstasyonu'ndan çıktıktan sonra yol kenarında bekleyen kiralık bir faytona bindi ve arabacıya, "Belediye meydanına çek," dedi.

Loen Krallığı'nda belediye meydanlarının yakınında mutlaka büyük bir katedral ve iyi bir otel bulunurdu.

"Oturağa mı geçeceksiniz beyim?" diye sordu arabacı, atları döndürürken. Herkesle kolayca kaynaşabilen bir tip gibi duruyordu.

"Evet." Silsile 7 bir Beyonder olan Wendel, niyetini gizleme gereği duymadı.

Yabancı bir yerde şehir merkezinde kaldığı sürece, resmi kimliğini kullanarak kolayca yardım bulabileceğini biliyordu. Ayrıca kendi gücü de bu görevi tamamlaması için yeterliydi.

"Utopia'nın en iyi oteli Kırmızı Çizmeler'dir. Oraya mı gidelim?" diye sordu arabacı, her erkeğin anlayacağı cinsten imalı bir tonla.

Eğer üzerinde önemli bir görev olmasaydı Wendel bu teklifi geri çevirmezdi. Ancak hiç tereddüt etmeden kafasını salladı.

"Sakin bir otel olsun."

"Peki..." dedi arabacı hayal kırıklığına uğramış bir sesle. "Süsen Oteli'ne gidelim o zaman. Orada sizi kimse rahatsız etmez."

Fayton ilerlerken Wendel pencereden dışarıyı gözlemlemeye başladı.

Fırtına kopmak üzere olduğu için sokaktaki insanlar telaşla koşturuyordu. Gazete satan çocuklar bile başlarını önlerine eğmiş, hızla ilerliyordu.

Oldukça küçük bir şehir... Wendel, sokaklarda tramvay hattı görmeyince bu sonuca vardı.

Sadece tek bir atsız araba çarpmıştı gözüne. Bu da Utopia'daki çoğu yere yürüyerek kısa sürede ulaşılabileceğini gösteriyordu.

Tahmin ettiği gibi, on dakika geçmeden fayton Süsen Oteli'nin önünde durdu.

Wendel ücreti ödedi ve yağmur tam bastırırken kendini otelin içine attı.

Kapıdan adımını atar atmaz arkasından şakır şakır yağmur sesleri yükseldi.

Giriş işlemlerini yapıp bavulunu odasına bıraktıktan sonra biraz dinlendi. Gizli belgeyi ceketinin iç cebine yerleştirdi ve akşam yemeği için birinci kattaki restorana indi.

Temkinli davranarak alkollü içeceklerden uzak durdu. Buranın yerel spesiyali olduğu söylenen bir bardak buzlu gazoz ve elma soslu domuz pirzolası sipariş etti.

Yüksek sosyetede görev yapmış eski bir istihbarat subayı olarak bu akşam yemeğinden büyük bir beklentisi yoktu ama gelen tabak onu şaşırttı.

Pirzola tam kıvamında pişmiş, dışı çıtır, içi sulu kalmıştı ve harika kokuyordu. Üzerine dökülen elma sosunun hafif ekşimsi tadı, etin ağırlığını mükemmel bir şekilde dengeliyordu. Buzlu gazoz ise ferahlatıcı ve inanılmaz lezzetliydi.

Hesabı öderken Wendel, orta boylu garsona başıyla hafifçe selam verdi:

"Lütfen aşçınıza teşekkürlerimi iletin. Bana harika bir akşam yemeği ziyafeti sundu."

Sıradan görünümlü garson gülümsedi: "Memnuniyetle efendim.

Tüm Utopia şehrinde bizim aşçılarımızın üstüne yoktur."

Wendel lafı uzatmadı ve odasına dönüp yabancıların içeri sızmasını engelleyecek birkaç basit önlem aldı.

Ardından yatağa uzanıp hemen uykuya daldı.

Olası düşmanların harekete geçmek için tercih etmeyeceği bu nispeten güvenli saatleri uyuyarak değerlendirmek, gece yarısından sonra uyanık kalmak istiyordu.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, Wendel yan odadan gelen şiddetli bir tartışma sesiyle irkilerek uyandı.

Hemen köstekli saatini çıkarıp baktı; henüz gece yarısı bile olmamıştı.

Yan odadan geliyor... Bir kadın sesi... Bir de erkek sesi... Wendel yatakta doğrulup kulak kabarttı.

İlk başta sıradan bir çift kavgası olduğunu düşünmüştü ancak sesler giderek yükseldi. Hatta duvara çarpan eşyaların gürültüsü odasında yankılanmaya başladı.

Kavga giderek hırlaşmaya mı dönüyordu? Wendel kendi kendine mırıldandığı sırada bir kadının feryat eden, küfürler savuran çığlıklarını duydu.

Bir kadını darbetmek mi? Wendel, Fırtına Lordu inancına sahip, kadınları hor gören tipik bir Loen beyefendisi olsa da bu durum erkeklerin kadınlara şiddet uygulamaması gerektiği yönündeki fikrini değiştirmiyordu.

Bir iki saniye durup düşündükten sonra kapıyı çalıp komşularını kendilerine gelmeleri için uyarmaya karar verdi.

Tam o sırada kulakları tırmalayan, acı dolu bir çığlık koptu.

Bu ses kesinlikle bir erkeğe aitti.

Küt. Ağır bir şeyin yere yığıldığı duyuldu.

Wendel tek kaşını kaldırdı. Burnuna buram buram bir cinayet kokusu gelmişti.

Yataktan kalktı, ceketini sırtına geçirip yan odanın kapısına yöneldi. Parmak eklemleriyle kapıya iki kez vurdu.

Saniyeler sonra kapı gıcırdayarak aralandı. Wendel’ın karşısında uzun, dalgalı saçlı, büyüleyici bir kadın belirdi.

Saç baş darmadağındı, yüzünden kan çekilmişti. Su yeşili elbisesine kan bulaşmıştı ve elinde hâlâ taze kan damlayan bir hançer tutuyordu.

Yirmili yaşlarının başındaki genç kadın bir an kekeledikten sonra rüyadaymış gibi mırıldandı.

“Birini öldürdüm...”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.