Zangoç Carnot, Frank Lee’nin adını duyduğu an yüzünde tuhaf bir ifade belirdi.
“Evet, o… kendisi çok nazik, tertemiz bir insandır ama bazen bu saflığı korkunç boyutlara ulaşabiliyor.”
Anlaşıldı… Klein kenara çekilip zangocun merdivenlerden inmesine izin verdi. Peşinden aşağı inerken sordu: “Onu yakından tanıyor musun?”
Carnot bir süre sessizce önden yürüdü. Gehrman Sparrow’a arkası dönük halde, “Ben her türlü sorunla dolu, başarısız bir ürünüm,” dedi. “Herkes benimle dalga geçerdi. Sadece Frank bana normal bir insan gibi baktı, ruhu olan biriymişim gibi davrandı…”
Klein cevabını bilmesine rağmen yine de sordu: “Toprak Ana Kilisesi’nden neden ayrıldı?”
Carnot çan kulesinden çıktı, gideceği yönü kestirmeye çalışırken cevap verdi: “Ayrıntıları bilmiyorum.
O bir öksüz. Küçük yaştan beri manastırda büyüdü. Kilise’yi gerçekten öz ailesi, Toprak Ana’yı da kendi öz annesi olarak görür.
Aklına sürekli garip düşünceler gelir. Bir zamanlar bölge piskoposu olma fırsatı vardı ama sonradan kutsal değerlere saygısızlık ettiği gerekçesiyle neredeyse engizisyon mahkemesine sevk ediliyordu.”
Frank bundan daha önce bahsetmişti. Bir boğayı, bir ineği ve buğdayı melezlemeye çalışıyordu… Açıkçası onun yerinde ben olsaydım, ben de onu engizisyona gönderirdim… Neyse ki önceden Sekansı düşüktü de yapabilecekleri sınırlıydı… Klein kendi kendine söylenerek Carnot’yu takip etti. Başka bir sokağa geçip Aziz Draco Katedrali’nin arkasındaki ara sokağa vardılar.
Carnot sıradan bir binanın önüne geldi. Kapı zilini her biri ikişer saniye sürecek şekilde üç kez çekti.
Biraz sonra içeriden ağır ayak sesleri geldi ve kapı gıcırdayarak açıldı.
Klein’ın karşısında siyah kısa bir ceket giymiş, elinde sert bir baston tutan bir yaşlı belirdi.
Saçları kar gibi beyazdı ama yüzünde göze çarpan tek bir kırışıklık bile yoktu. Gözlerinin etrafına siyah bir göz bandı bağlamıştı.
“Konsey Üyesi Beyefendi, Bay Gehrman Sparrow sizi ziyarete geldi.”
Konsey Üyesi Ricciardo mu? Bu adam Ricciardo mu? Kör müymüş? Klein daha önce adamın sadece sesini duymuş, kendisini hiç görmemişti. Şaşırmasına şaşmamak gerekirdi.
Ricciardo kulağını hafifçe yana yatırdı, başını yavaşça Gehrman Sparrow’a doğru çevirip hafifçe kıkırdadı.
“Kusura bakmayın, sizinle ancak bu şekilde görüşebiliyorum. Bu sabah uyandığımda, bugün hiçbir şeyi görmemek için gözlerimi asla açmamam gerektiğine dair aniden bir his doğdu içime. Birtakım kazaların önüne geçmek için ben de göz bandı taktım.”
… Bazen harbi şarlatanlığı aratmıyor… Klein bir an için hem eğlendi hem şaşırdı.
Hemen ardından gelen hissin ne anlama geldiğini kavradı. Adam kendisini görmek istemiyordu!
Canavar yolundaki Beyonder’ların başkalarının göremediği şeyleri görebildiğini hatırladı. Kader Yılanı Will Auceptin de sırf bu yüzden kendisindeki benzersizliği sezebilmişti. Hatta Tingen Şehri’ndeyken Ademisaul, sırf ona baktığı için gözlerinden kanlar akarak yere serilmişti.
Konsey Üyesi Ricciardo tehlikeyi sezmiş ve tedbirini önceden alıp göz bandını takmıştı… İç çeker. Oysa ben de ne görebildiğini sormayı planlıyordum… Klein kimseyi kendini sakatlamaya zorlayacak biri değildi. Düşüncelerini bastırıp sordu: “İhtiyacım olan gizemli eşyaya dair bir ipucu var mı elinizde?”
“Şimdilik yok,” dedi Ricciardo gülümserek. “Yaralarım iyileştikten sonra Bayam’a gittim. Şansıma, donanmanın üst kademelerinde ve valilikte bazı atamalar vardı. Bu sayede Roy King’i kurtarmayı başardım ama epeyce vaktimi aldı.”
Klein bunu zaten bekliyordu, hiç şaşırmadan konuştu: “O halde bu hakkımı başka bir yardım almak için kullanacağım.
Bir arkadaşım var. Kader Meleği’nden kalma bir duvar resmine temas ettikten sonra başına uğursuzluklar musallat oldu. Bu lanetin tamamen kaldırılması gerekiyor.”
Ricciardo bir an düşündü. “Sorun değil. Beni ona götür. Bulunduğu yerden ayrılmasına izin verme, yoksa kaza çıkabilir.”
Klein başını salladı, elinde bavuluyla ara sokağa doğru yürüdü. Bu fırsattan istifade sordu: “Arzu Anası hakkında ne biliyorsunuz, Bay Konsey Üyesi?”
Klein’ın bakış açısına göre Hayat Ekolü ile Gül Ekolü birbirine düşmandı, dolayısıyla birbirlerini çok iyi tanıyor olmalıydılar.
Bastonuna dayanan Ricciardo, yavaş adımlarla onun sağ arkasından yürüyordu. Kimsenin yardımına ihtiyacı yoktu, sanki gözünde o bant hiç yokmuş gibi rahat ilerliyordu.
Kıkırdadı.
“Arzu Anası, Gül Ekolü’nün Bağlanmış Tanrı’ya verdiği isimdir. Fakat ben durumun tam tersi olduğundan şüpheleniyorum. Bağlanmış Tanrı, Arzu Anası’nın birçok tecellisinden sadece biridir. Böyle düşünmemin sebebi, Kızıl Işık Moria’nın Mutasyon yolundaki Sekans 0’ın hâlâ boş olduğunu iddia etmesi. Heh heh, Sekans 0’ın ne olduğunu biliyorsun, değil mi?”
“Evet,” diye kısa bir cevap verdi Klein. Büyük Beyaz Kardeşlik hakkındaki bilgisini bile açık etmedi.
Ricciardo mırıldanarak onayladı. “Özetle, Arzu Anası’nın gerçek kimliğini de hangi yola ait olduğunu da kimse bilmiyor. Belki de gerçek kimliği tam olarak budur. Ayrıca dolaylı yoldan birkaç bilgi daha verebilirim.
Arzu Anası ile Kadim Ay birbirine düşmandır. Aralarında uzlaşmaz bir çatışma var gibi görünüyor. Gül Ekolü’nün bizi düşman olarak görmesinin sebebi de tam olarak bu.
Ancak bazen Arzu Anası ile Kadim Ay arasında tuhaf bir bağ varmış gibi duruyor. Güney Kıfası’nda aya tapan Şaman Kralı’nın Gül Ekolü’ne katıldığına inanmakta zorlanabilirsin.
Yedi Kilise; Gerçek Yaratıcı, Kadim İblis Kraliçesi, Evrenin Karanlık Yüzü ve diğer kötü tanrılardan nefret eder ama Kadim Ay ile Arzu Anası’na duydukları nefret çok daha derindir.
Aynı şekilde Aurora Tarikatı, İblis Kraliçesi Mezhebi, Kan Kutsama Mezhebi ve Musa İnziva Tarikatı da Gül Ekolü’nden hiç hazfetmez.”
Bu ilginç işte… Arzu Anası en soyutlanmış olan iki tanrıdan biri mi yani? Klein düşünceler içinde bir faytonu durdurdu, Carnot’nun Ricciardo’ya binmesi için yardım etmesini izledi.
Ardından faytona binip sürücüye kendilerini yakındaki bir otele götürmesini söyledi.
Çok geçmeden fayton varacakları yere ulaştı. Klein tam aşağı inecekti ki aniden güm diye bir ses koptu. Şiddetli bir patlama tüm sokağı sarstı, bir pencereden fırlayan cam kırıkları patır patır yere saçıldı.
Olamaz… Anderson’ın uğursuzluğu yüzünden mi oldu bu? Klein’ın manevi sezgileri ona durumun tam olarak bu olduğunu söylüyordu ama Dünyanın En Uğursuz Avcısı bir şekilde sağ kalmayı başarmıştı.
Başını çevirip faytonun penceresinden dışarı baktı. Otelin ikinci katından kocaman bir duvar parçası çökmüştü, içeriden hâlâ alevler ve dumanlar yükseliyordu.
O sırada aşağıda, saçları dağılmış, üstü başı perişan halde bir adam durmuş kendi kendine söyleniyordu: “Bir otelde silah ticareti yapacak kadar gözü kararmış birinin olacağı kimin aklına gelir? Üstelik yeni tip patlayıcılar… Neden öldüğümü bile anlamadan az daha canımdan oluyordum… Bavulum gitti…”
Klein elinde tuttuğu bavula baktı, tedbirli olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladı.
Ar arkasına dönüp Ricciardo’nun faytondan inmesine yardım etti.
Anderson bir şeylerin ters gittiğini hissedip başını çevirdi, acı acı gülümseyerek konuştu: “Bu devrin silah tüccarlarında hiç meslek ahlakı kalmamış! Bereket versin gündüz vaktiydi de otelde pek kimse yoktu. Otel sahibine yazık oldu, durduk yere zarara uğradı. Neyse ki taşıdıkları altınlar öyle kolay kolay yok olmaz, adamın zararını karşılar artık.”
Bence bu uğursuzluğun büyük bir kısmı senin yüzünden… Klein başını salladı, Ricciardo’ya dönüp “O adam bu,” dedi.
Ricciardo başını Anderson’a doğru çevirdi ama bakışları tamamen siyah göz bandının arkasında kalıyordu.
Birkaç saniye duraksadıktan sonra gülümsedi.
“Bana bir altın sikke ver.”
“Ha?” Anderson iç cebinden bir Loen altın sikkesi çıkardı, yüzünde şüphe dolu bir ifade vardı. Sonra Gehrman Sparrow’a bakıp gülümsedi. “Memleketimin geleneğidir. Kıyafetlerimizin iç kısmına küçük bir cep diker, içine birkaç sikke koyarız. Eskiden hiç inanmazdım ama son zamanlarda başıma gelmeyen kalmadı.”
Konuşurken altın sikkeyi Ricciardo’ya uzattı.
Ricciardo sikkeyi aldı, parmaklarını yavaşça kapattı, ardından elini geri çekti.
Güldü. “Tamamdır. Uğursuzluğun kalktı.”
“Şaşırdın mı?” Anderson olduğu yerde kalakaldı, Gehrman Sparrow’a bakarken sanki “Hepsi bu mu? Dolandırıcıya mı denk geldik?” der gibiydi.
Klein da şaşırmıştı ama Ricciardo’ya güvenmeyi seçti. Ne de olsa adam bir Kader Konseyi Üyesiydi.
Ricciardo altın sikkeyi cebine koyup kıkırdadı.
“Bu seferki uğursuzluğun çocuk oyuncağı değildi. Bana inanmıyorsan gidip bir kumarhanede şansını deneyebilirsin.”
“Mantıklı!” Anderson ellerini birbirine vurdu, yoldan geçen birinden en yakındaki kumarhanenin tarifini aldı.
Bir süre sonra üstünde temiz, düzgün bir ceketle geri döndü. Ricciardo’ya bakıp gayriihtiyari ağzını açtı.
Ancak aniden duraksadı, ağzını hızla kapatıp dişlerini göstererek gülümseyerek teşekkür etti.
Yarı tanrı faytona bindirilip gönderildikten sonra Gehrman Sparrow’a doğru eğildi, iç çekerek konuştu: “Tam da ‘kör mörmüsün ama kader işlerinde harbi ustasın’ diyecektim… Neyse ki adamın bir yarı tanrı olduğunu son anda hatırladım.”
Gerçekten öyle söyleseydin, uğursuzluğu kalktıktan hemen sonra ölen ilk avcı olarak tarihe geçebilirdin… Klein adamın lafına katılmadı. “Şimdi o toplu tabancayla ilgili ipucunu verecek misin?”
Sürünen Açlık’ın büyük kısıtlamaları olduğu için hâlâ daha geleneksel, saldırı odaklı bir gizemli eşya istiyordu.
Anderson saçlarını düzeltti, hafifçe kıkırdadı.
“Bayam’da.
Eski bir dostumun eşyasıydı, çok güçlü bir maceracıydı. Sürekli tehlike içindeki o istikrarsız hayattan bıkınca, biriktirdiği parayla birkaç baharat bahçesi satın aldı. Evlenecek bir hanım bulup bu işleri tamamen bıraktı.”
"Geçenlerde bir çocuğu oldu, haliyle fikirleri yine değişti. Çocuğunu daha iyi, daha güvenli bir ortamda büyütmek, ona düzgün bir eğitim imkanı sunmak istiyor. Bu yüzden Backlund'a taşınmayı kafasına koydu. Malum, en iyi gramer okulları ve seçkin liseler orada.
"Heh heh, Backlund'da kirada oturmak istemiyor ama tıkır tıkır para getiren bahçelerini satmaya da eli varmıyor. Şansına, elinde gereğinden fazla mistik eşya var. O yüzden o toplu tabancayı elden çıkarmayı planlıyor.
"O zamanlar define avı kafilesine yetişmek için aceleyle yola çıkmıştım, o yüzden işi tatlıya bağlayabildi mi bilmiyorum. Fakat tek kalemde yaklaşık on bin sterlinlik bir şey satın alabilecek insan sayısı azdır. Yani o satış öyle kolay kolay kapanmaz."
Klein kısa ve net bir karşılık verdi: "Pekala. Beni ona götür."
O sırada Altın Hayal'de bulunan Danitz, korkunç bir gerçeğin farkına vardı.
Kaptanı üç gündür ortalıkta yoktu!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.