Wendel’ın sırtındaki kaslar aniden, sanki patlayacakmış gibi gerim gerim gerildi.
Aklından hızla geçen ihtimaller onu şaşkınlığa ve şüpheye sürüklüyordu.
Ütopya sakinleri insan postuna bürünmüş canavarlar mıydı? Normalde sıradan görünseler de mantık dışı durumlarla karşılaştıklarında, bariz mantık hatalarını görmezden gelerek normal insanlardan tamamen farklı bir yüzlerini mi sergiliyorlardı?
Yoksa o görevli yalan söylediğimi anladı da benimle uğraşmak istemediği için beni görmezden gelip gitmeme izin mi verdi? Ama neden?
Evet, bavulumu banyoya götürmem çalınmasından korktuğum gerekçesiyle açıklanabilirdi ama bütün peronun üzeri kapalıydı. Şemsiyeyi yanıma almama hiç gerek yoktu. Üstelik yağmur zaten çoktan dinmişti...
Wendel gayriihtiyari gözlerini pencereden dışarı çevirdi; o an üzerinde bulunduğu perona vuran güneş ışığını gördü. Yolcular güvenlik çizgisinin arkasında düzenli bir şekilde sırayla bekliyorlardı. Burası, Ütopya’nın o karanlık ve kasvetli havasından tamamen uzaktı.
Oh be...
Nefesini dışarı vererek birden rahatladı.
Burası Ütopya değil... Zaten çoktan ayrıldım...
Wendel, alnından sızan soğuk teri silerken kendi kendine mırıldandı.
Az önceki dalgınlığını hatırlayınca, ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü uyanamadığı bir kabusa kapılmış gibi hissetti.
Bir süre sonra ayağa kalkan Wendel, zihnini toparlamak için peronda bir sigara yakmaya karar verdi.
Tütünün tadı onu fazlasıyla rahatlattı ve Ütopya’da yaşadıklarını zihninde tekrar tartmasını sağladı.
Bu sırada yaşadığı o son karşılaşmadan kendine bir pay çıkardı:
Belki de Tracey’ye tüm samimiyetimle yardım ettiğim için o görevli şüpheli hareketlerimi bilerek görmezden geldi ve gitmeme izin verdi?
Ütopya halkının tamamının insan postuna bürünmüş canavarlar olduğu düşüncesine kıyasla, bu açıklamayı kabul etmek Wendel’ın daha çok işine geliyordu.
Tam o sırada göz ucuyla kondüktörün köşede bir grup insanla konuştuğunu fark etti.
Wendel, ne dediklerini duyabilmek için birkaç adım öne çıktı.
Sıradan insanların sınırlarını aşan işitme duyusu sayesinde, şüphe uyandırmayacak bir mesafeden konuşulanları yarım yamalak da olsa duyabildi.
"Dün gece, istasyon... Ütopya..."
"Krallık sınırlarında... böyle bir yer yok..."
"Lütfen bunu bir sır olarak saklayın..."
Wendel’ın kaşları hafifçe seğirdi. Göğsündeki belgenin içeriğini düşününce, kondüktörün neden bahsettiğini az çok tahmin edebiliyordu.
Krallıkta Ütopya adında bir istasyonun hiç var olmadığını ve dün gece buharlı lokomotifin adeta ortadan kaybolduğunu söylüyorlardı!
O an Wendel’ın yüreğini yeniden güçlü bir korku dalgası kapladı. Ütopya’dan sağ salim kurtulabilmiş olmasının, hayatındaki en büyük kutsama olduğunu düşündü.
Alfred’in Eskelson Limanı’ndan Backlund’a dönmesi neredeyse bir hafta sürdü.
Çünkü yol boyunca hayatını kaybeden silah arkadaşlarının ailelerini, eski dostlarını, tatil için topraklarına dönen aile büyüklerini ve ailesinin bazı iş ortaklarını ziyaret etmişti.
"Bu, cephede savaşmaktan bile daha yorucu," diye yakındı Alfred babası Kont Hall’a.
Kont Hall gülümseyerek merdivenleri işaret etti.
"Odana çıkıp biraz dinlen. Sonra çalışma odasında konuşuruz."
İkinci oğlunun ruh halinden ve gösterdiği gelişimden oldukça memnundu.
Alfred etrafı süzdü ve gülümseyerek sordu: "Backlund’ın en göz kamaştırıcı mücevheri nerede?"
Bir an duraksadıktan sonra ekledi: "Peki ya Hibbert?"
Kont Hall kahkaha attı. "Audrey vakfa gitti, ancak akşamüstü döner. Ne zaman geleceğini bir türlü tam olarak söylemediğin için sana söylenip duruyordu, geliş saatini ayarlayamamış. Hibbert ise artık kabine sekreteri. Başını kaşıyacak vakti yok."
Alfred başıyla onaylayıp duş almak için odasına çıktı. Üzerine temiz bir gömlek, yelek ve resmi bir takım elbise geçirdi.
"Doğu Balam’ın rahatlığını tercih ederim," diyerek aynaya baktı ve yaverine gülümsedi.
Yaveri, elindeki belgeyi ona uzatırken, "Bu kıyafet sizi daha çok bir soylu gibi gösteriyor," dedi. "Generalim, bu Askeri İstihbarat Bölüm Dokuz’dan geldi."
"Bölüm Dokuz mu?" Alfred düşünceli bir şekilde zarfın mührünü söktü. "Ütopya soruşturmasının sonucu bu kadar çabuk mu çıkmış?"
Lafını bitirmeden belgeyi çekip çıkardı ve sayfaları karıştırmaya başladı.
Alfred sayfaları çevirdikçe okuma hızı yavaşladı. Sonunda en başa dönüp her şeyi ilk sayfadan itibaren tekrar okudu.
Soruşturmanın ana içeriği iki kısma ayrılmıştı:
İlk kısım, Alfred’in raporunu ileten Bölüm Dokuz üyesiyle ilgiliydi. Bu üye yanlışlıkla Ütopya’ya girmiş, orada bir cinayete tanıklık etmiş, gece yarısı oradan zor bela kaçmayı başarıp buharlı lokomotife geri dönmüştü. İkinci kısım ise, Desi Körfezi’nden Backlund’a uzanan demiryolu hattında Ütopya adında bir istasyonun bulunmadığı, ayrıca Kudurmuş Deniz’de Ütopya isimli bir limanın da yer almadığı yönündeydi. Bölgeye gönderilen diğer araştırmacılar da hiçbir ize rastlayamamıştı.
Bu iki durum Alfred’in hayal gücünü aşmıyordu. Onu asıl şaşırtan, cinayete karışan suçluydu.
Adı Tracey’ydi. Bir otel işletiyordu. Orta halli bir eğitim almış, gramer okulundan mezun olmuştu. Daha sonra bir iş adamının metresi olmuş, yakın zamanda ise bu kimlikten sıyrılmaya çalışmıştı.
Bu durum, Alfred’in liman otelinde karşılaştığı Tracey ile birebir örtüşüyordu. En ufak ayrıntısına kadar her şey aynıydı.
Böylece Alfred, cinayetin arkasındaki failin, iyi eğitim almış ve gece yarısı o hüzünlü melodileri çalan güzel kadın Tracey olduğundan emin oldu.
Bu onun geçmişi mi? diye düşündü Alfred kendi kendine.
Bu durum Ütopya sakinlerinin fazlasıyla gerçekçi görünmesini sağlıyordu. Alfred’in tahmin ettiği gibi basit birer illüzyondan ibaret değillerdi.
Başka bir deyişle, dışarıdan gelenler ayrıldıktan sonra bile Ütopya sakinleri kendi hayatlarını yaşamaya devam ediyordu. Onların da kendilerine göre aşkları, nefretleri, acıları ve kederleri vardı; her türlü deneyimi yaşıyorlardı.
Gerçek dünyada var gibi görünmemesi dışında, Loen Krallığı’ndaki sıradan bir kasabadan hiçbir farkı yoktu.
Belki de Ütopya gerçekten vardır. Oradaki herkes gerçektir. Ancak oraya girebilmek için doğru zamanda, doğru yerde olmak gerekiyordur... Alfred hafifçe başını salladı ve Bölüm Dokuz’dan gelen soruşturma raporunu kaldırdı.
Onun için bu mesele burada kapanmıştı, daha fazla araştırmaya niyeti yoktu.
Güney Kıta’da sayısız tuhaf olay ve doğaüstü fenomen olduğunu biliyordu. Fazla meraklı olmak, insana hayal edebileceğinden çok daha büyük tehlikeler getirmekten başka işe yaramazdı.
Üstünü başını ve zihnini toparlayan Alfred, babasının çalışma odasına gidip kapıyı hafifçe tıkladı.
İçeriden Kont Hall’un sesi duyuldu: "Gir."
Alfred sarı saçlarını düzeltti, kapıyı açıp içeri girdi ve oturdu.
Kont Hall ona gülümseyerek, "Artık tam bir erkek olmuşsun," dedi.
"Bir erkeğe asla böyle söylenmez," diye karşılık verdi Alfred, lafını sakınmadan.
"Benim gözümde hâlâ o asi çocuksun," dedi Kont Hall gülerek. "Demek artık Seviye 5 bir Beyonder oldun?"
Alfred imalı bir şekilde yanıtladı: "Evet, artık gerçek bir şövalyeyim."
Kont Hall başıyla onayladı ve derin bir iç çekti.
"Çok zorluk çekmiş olmalısın. Bildiğim kadarıyla, ister iksirler olsun ister savaş, insan bedeninde ve zihninde ağır hasarlar bırakır."
"Herkes hayatında pek çok acı yaşar," dedi Alfred, iç çekerek.
Bu durumu Loen tarzı, kibar bir dille geçiştirmeyi seçmişti.
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi: "Backlund’dan ayrıldığım zamana kıyasla şu anki durumum çok daha iyi. Doğru yöntemi kavradığım sürece, benim seviyemde deliliğin etkileri konusunda endişelenmeme gerek kalmıyor."
Kont Hall bu konunun üzerinde durmadı ve konuyu değiştirdi: "Kız kardeşin de bir Beyonder oldu."
"Öyle mi?" Alfred önce şaşırsa da sonra bir şeyi hatırlayarak biraz hayıflanarak konuştu: "Ben de sadece hobisini değiştirdiğini sanmıştım."
"Görünüşe göre Audrey’nin bu macerasında senin de biraz payın var," dedi Kont Hall, durumu yeni çözmüş gibi. "Ona bu Seviye iksirlerinin ne kadar tehlikeli, çılgınca ve acı dolu olduğunu anlatmanı istiyorum. Bırak, şu anki seviyesinde kalsın."
Alfred hiç tereddüt etmeden, "Konuşacağım," dedi.
Akşamüstü, Audrey’nin küçük çalışma odasında.
"Alfred, beni neden arıyordun?" Ev kıyafetlerini giymiş olan Audrey, yanında Susie ile birlikte abisine kapıyı açtı.
Birkaç dakikadır abisini bekliyordu.
"Seni uyarmam gereken bir konu var." Alfred çalışma odasına girip rastgele bir sandalye çekti.
Audrey gülümseyerek yanlarındaki golden retriever cinsi köpeği işaret etti.
"Susie’nin dışarı çıkması gerekiyor mu?"
Alfred, hemen yanlarında uslu uslu oturan ve gözlerinde adeta bir insan zekası parıldayan köpeğe bakıp gülümsemeden edemedi.
"Gerek yok. Konuşmalarımızı gizlice dinlemeyeceğine inanıyorum."
"O bir kız," diyerek tatlı dille düzeltti Audrey.
Soylu genç kız karşısına oturduktan sonra Alfred içinden derin bir nefes aldı.
Onu birkaç yıldır görmüyordu ve kız kardeşi artık eskisi gibi toy bir çocuk değildi. Gerek görünüşü gerekse sergilediği asil duruşuyla, insanı hayran bırakacak bir olgunluğa erişmişti. Geçmişteki o küçük kızdan eser kalmamıştı.
Alfred bakışlarını kaçırdı ve sıradan bir tonda sordu: "Bir Beyonder olduğunu duydum?"
"Evet." Audrey açık yüreklilikle başını salladı.
Alfred önce hangi Seviye olduğunu sormayı düşündü ancak bunun fazla doğrudan bir soru olacağını, kız kardeşini tersleyebileceğini sezdi. Kelimelerini özenle seçerek konuştu: "İzleyici yolundan bir Beyonder olmalısın, değil mi? Sana hediye ettiğim Gökkuşağı Semenderi de benzer güçlere sahipti."
Audrey onaylarcasına başını sallayınca Alfred şakayla karışık konuştu: "Zihin alanında tedavi uygulayabiliyor musun artık? Ben de dahil olmak üzere pek çok beyonder bu konuda desteğe ihtiyaç duyuyor. Söylemeyi unuttum, ben çoktan Hakem yolunun Beşinci Seviye Disiplin Şövalyesi oldum."
Audrey dudaklarını büküp gülümsedi.
"Profesyonel eğitim almış, yetkin bir psikiyatristim ben. Bunu annemle babama da sorup teyit edebilirsin."
Demek çoktan Yedinci Seviye olmuş... Alfred’in yüzündeki ifade yavaşça ciddileşti.
"Audrey, sana şunu hatırlatmak zorundayım; iksirler insana sadece güç getirmez."
Genç adam duraksayıp kız kardeşinin tepkisini ölçtü. Audrey’nin hiç de sabırsızlanmadığını, aksine onu son derece büyük bir dikkatle dinlediğini fark etti.
"Her iksir, insanı kontrolünü kaybetmeye sürükleyebilecek bir delilik barındırır içinde. Daha önce buna benzer durumlara şahit oldum. Hem de defalarca... Düşmanlarımın başına da geldi, dostlarımın da. Kimse bu yıkımdan muaf değil." Alfred, Doğu Balam’da edindiği tecrübeleri harmanlayarak iksirin getirdiği tehlikeleri en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladı.
Bu esnada sadece kız kardeşi Audrey’nin değil, yanlarındaki golden retriever Susie’nin de çıt çıkarmadan, pürdikkat kendisini dinlediğini fark etti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.