Gümüş Şehri'nde, daracık bir oda...
Derrick Berg yatağının kenarında oturmuş, yedi ilah hakkında öğrendiği bilgileri sessizce zihninde tartıyordu.
Daha önce adını bile duymadığı tanrıların isimleri ve o belli belirsiz kadim mitler, ona dışarıda Gümüş Şehri’nden tamamen farklı yeni bir dünyanın var olduğunu fısıldıyordu.
Burası tanrılar tarafından terk edilmemiş bir kara parçası mıydı? Yoksa yeni tanrılar tarafından korunan bir diyar mı? Derrick karanlığın içinde heykel gibi kıpırtısızca oturuyordu. Pencerenin dışından zaman zaman çakan şimşekler içeriye yoğun bir ışık huzmesi düşürüyordu.
Düşüncelerini yavaş yavaş yedi ilahın elinde toplanan farklı güçlere odakladı ve onları Hayal Ejderhası Ankewelt gibi kadim tanrılarla kıyasladı.
Savaş Tanrısı denilen varlık, Dev Kral Aurmir’e çok benziyordu. Fırtınalar Lordu, Peri Kral Soniathrym’e benzer güçlere hükmediyordu. Ebedi Gece Tanrıçası ise İblis Kurtların Kralı Flegrea ile Vampirlerin Atası Lilith’in bir birleşimi gibi duruyordu. Ebedi Parlayan Güneş, Toprak Ana, Bilgi ve Bilgelik Tanrısı ile Buhar ve Makine Tanrısı’na gelince; onlara karşılık gelen kimseyi bulamıyordu...
Mitolojik efsaneler konusunda derslerde pek dikkatli değildi, çok şeyi kaçırmıştı.
Oh be, bu aralar devriye görevim de yok, kulenin kütüphanesine gidip biraz araştırma yapsam iyi olacak.
Derrick ayağa kalktı ve planladığı gibi yola koyuldu.
Karşılaştığı bu sorun, Gümüş Şehri sakinlerinin çoğunun ortak derdiydi. Genel kültür eğitimi alırken herkesin odağı İblis Bilimi, Canavar Sınıflandırması, Tılsımlar ve Beyonder Temelleri gibi pratik derslerdeydi. Hepsi karanlıktaki canavarlarla başa çıkmaya ve yenebilir bitkilerin üretimini artırmaya yarayacak bilgilerin peşindeydi. Mitoloji gibi ek derslere nadiren dönüp bakarlardı.
Eğer Gümüş Şehri’nin tarihi halkı kenetlemeye, onur duygularını pekiştirmeye ya da görev bilincini artırmaya yaramasaydı ve altı kişilik konsey bu konuda çok katı olmasaydı, Derrick son yirmi otuz yılda ne olup bittiğini bile zor hatırlayacağına inanıyordu.
Kasırga Baltası’nı yanına alan Derrick evden çıktı; temiz, sade ama eski ve yıpranmış taş yolu takip ederek şehrin kuzeyindeki ikiz kulelere ulaştı.
Bu kulelerden biri Gümüş Şehri’nin kütüphanesi, başarı puanlarının takas edildiği ve günlük ihtiyaçların dağıtıldığı bir merkez olarak hizmet veriyordu. Kubbe kısmı ise altı kişilik konseyin ikametgahıydı; söylentiye göre orada Gümüş Şehri’ni iki bin yıldan fazla süredir ayakta tutan gizemli bir eşya ile formüllerin ve malzemelerin saklandığı bir depo bulunuyordu.
Kuleye giren Derrick doğrudan üçüncü kata çıktı ve hafızasını yoklayarak mitolojiyle ilgili belgelerin ve kadim kitapların bulunduğu rafları buldu.
Tam yaratılış mitiyle ilgili bir kitabı eline atıyordu ki, ince, beyaz ve zarif bir el ondan önce davranıp kitabı kaptı.
Derrick kolu takip edip bakış attı; tek bir bakış yetti. Hemen başını eğdi, elini göğsüne bastırıp alçak bir sesle, "Selamlar, Kıdemli Lovia," dedi.
Kitabı önünden alan kişi, altı kişilik konseyin üyelerinden biri olan Çoban Lovia’ydı.
Üzerinde gizemli mor desenlerle işlenmiş uzun, siyah bir cübbe vardı. Gümüşi gri saçları gürdü ama uçları hafifçe kıvrılıyordu.
Yüzü pürüzsüz ve beyazdı, görkemli bir duruşu vardı. Otuzlarının başında görünüyordu; açık gri gözleri sanki insanın ruhunun derinliklerine bakıyordu.
Lovia, Derrick’in selamını kısa bir onayla geçiştirip başka bir şey söylemeden başıyla hafifçe selam verdi. Kadim kitabı alıp sessizce rafların arasından uzaklaştı.
Kıdemli Lovia normale dönmüş gibi görünüyor. Eskisi gibi değil; sürekli ruh hali değişirdi; bir an ağlama krizine girer, bir an alay eder, bazen öfkeyle homurdanır, bazen de dünyadan kopuk gibi davranırdı... Derrick’in zihninden gayriihtiyari bu düşünceler geçti.
Aniden, açıklayamadığı bir korku hissetti.
Bunun sebebi Kıdemli Lovia’nın normal davranıyor olmasıydı...
Tuhaf bir şekilde normal...
Tüm dosyayı okuduktan sonra Klein, hayvanlarla ilgili hiçbir kayda rastlamadı.
Açıktı ki, ilk soruşturmada bu ayrıntı gözden kaçmıştı.
Evet, daha önceki çekincelerimi unutmamalıyım. Kendi başıma soruşturma yürütmeye kalkışamam. Bir iblisin tehlikeyi sezen sezgilerinden kaçacak özel bir yeteneğim ya da özgüvenim olmamasını geçtim, bir Gecekuşu ile karşılaşma ihtimalim bile başlı başına zahmetli bir iş olurdu. Benim amacım her zaman yardımcı rolde kalmak. İşim vakayı analiz etmek, tahminlerde bulunmak ve bir ipucunun gerçek olup olmadığını belirlemek... Klein yapması gerekenleri tarttı.
Bir iblisin becerilerini anladıktan sonra, eski şüphelilerin evcil hayvanı olup olmadığını araştırma işini Stuart’a devretmeye artık cesaret edemiyordu. Bu durum Stuart’ın zarar görmesine yol açabilirdi.
Gerçi henüz soruşturmanın başlangıç aşamasındayız, bir yön belirlenmiş değil. Stuart’ın başına bir iş gelmesi düşük ihtimal. Bir iblis, Aurora Düzeni’ndeki o kaçık sürüsüne benzemez. Kendini kolay kolay açık etmez. Yarın ya da öbür gün Stuart mutlaka raporu getirecektir. Belki başkalarının fark edemeyeceği ipuçları yakalamıştır. Klein ayağa kalktı, ellerini cebine sokup çalışma odasında volta atmaya başladı.
Şimdi asıl ikilemi, ana soruşturma biriminin hayvanları da radarına almasını nasıl sağlayacağıydı.
Bunu doğrudan söyleyemezdim, yoksa şüphe çekerdim. Onları el altından yönlendirmeye çalışmak da aynı derecede riskliydi... Klein meseleyi iyice tarttıktan sonra nihayet bir planda karar kıldı.
Bir kağıt çıkardı, dolma kalemini eline alıp yazmaya başladı:
"Sayın Stanton,
Aklıma bir mesele takıldı. Daha önce dedektiflerle yaptığımız tartışmalarda, katilin eylemlerinin ne kadar becerikli ve deneyimli olduğu üzerinde durmuştuk. Kimsenin bu kadar beceriyle doğamayacağını, temelini oluşturmak için çok fazla deneyim kazanmış olması gerektiğini düşünmüştük. Tıp fakültesindeki cerrahi öğrencileri veya kasaplar buna örnek gösterilmişti.
O zamanlar, katilin bu işi daha önce de yapmış olabileceğini düşünmüştüm. Bu bir soruşturma rotası ve şu an en çok buna odaklanıyorum.
Ancak son iki gündür tekrar tekrar düşündükten sonra, bu bakış açısının yeterince kapsamlı olmadığını fark ettim. Belki de deneyim kazanmak için insan öldürmeye bel bağlamamıştır.
Becerilerini zavallı hayvanlar üzerinde geliştirmiş olması mümkün mü? Farklı türden canlı hayvanlar...
Backlund’da her gün sayısız hayvan ölüyor, kanalizasyonlarda kaybolanların haddi hesabı yok. Dolayısıyla bunlar eğitim için çok uygun hedefler.
Bu benim henüz ham olan fikrim. Sizinle bu konuyu istişare etmeyi umuyorum.
Sherlock Moriarty"
Klein, katilin iblise dönüşmüş bir hayvan olabileceğini doğrudan belirtmedi. Pratik yapma bahanesini kullanarak Isengard Stanton’ın ihmal edilen "hayvanlar dünyasına" dikkat kesilmesini, böylece vakadan sorumlu resmi Beyonderları uyarmasını umuyordu.
Yazarken birden bunun gerçekten de doğru yön olabileceğini hissetti.
İblis bunca zamandır yakalanmamıştı, çünkü vaktinin çoğunu hayvan avlayarak geçirmişti.
Ve hayvan avlanması, kimsenin dikkatini çekecek bir durum değildi.
Umarım onlara bir ilham verir... Klein mektubu katladı ve sokağın sonundaki posta kutusuna bırakmak için hazırlandı.
On beş dakika sonra, Dedektif Sherlock’un cumbasının önünden defalarca geçtiğini gören Avukat Jurgen, sonunda kapıyı açma dürtüsüne engel olamadı ve kibarca sordu: "Bay Moriarty, anahtarınızı mı unuttunuz?"
"Iı, sayılır." Klein zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
"Neden misafirim olmuyorsunuz? Akşam yemeğinden sonra, hava kararınca dönersiniz. Siz özel dedektiflerin tırmanma konusunda çok maharetli olduğunuzu biliyorum." Jurgen ciddi bir ifadeyle onu içeri davet etti.
Ciddi misin? Klein bir an duraksadıktan sonra içtenlikle gülümsedi.
"Şeref duyarım."
Ne de olsa Avukat Jurgen’in büyükannesi usta bir aşçı sayılırdı!
Hem oradayken kediyi de sevebilirdi!
Hava tamamen karardığında, karnı iyice doymuş olan Klein evinde bir süre dinlendi ve bastonunu alarak Minsk Sokağı’ndan ayrıldı.
Köprünün güney tarafındaki Gül Sokağı’na gidip Piskopos Utravsky’ye Usta Anahtar’ın kökenini sormayı planlıyordu.
Kehanet Çubuğu Arama yönteminin yardımıyla, gecenin bir yarısı Hasat Kilisesi’ne ulaştı ve her zamanki yoldan içeri süzüldü.
Ancak Piskopos Utravsky bu gece katedral salonunda günah çıkarmıyordu. Sessizlik ve kasvetin ortasında sadece sıra sıra kilise sıraları duruyordu.
"Dinleniyor mu?" Klein, salonun arkasındaki yaşam alanına doğru ilerlerken hafif bir şaşkınlık hissetti.
Köşeyi döndüğünde, devasa yapılı Piskopos Utravsky’nin bodrum merdivenlerinden yukarı çıktığını gördü. Oradaki ağır taş kapı, içeriden biri tarafından yumruklanıyordu.
Bodruma kimi hapsetti? Klein’ın zihninden anında bir dizi çarpık senaryo geçti.
Piskopos Utravsky başını kaldırıp yine aynı kılıkta olan Klein’ı görünce o da şaşırdı: "Henüz eve giden yolu bulamadın mı?"
... Ben o kadar zamandır yolunu bulamayan birine mi benziyorum? Klein gülümsemeye zorladı kendini.
"Peder, kaybolmuş değilim."
"Formülün sahte olduğunu mu düşünüyorsun? Bu imkansız..." Piskopos Utravsky kaşlarını çatarak merdivenlerin ortasında durdu.
Böylece Klein ile aynı boy hizasına gelmişti.
"Hayır, formül gerçek," diye dürüstçe yanıtladı Klein.
Tam o sırada, mahzenin taş kapısı artan bir şiddetle yumruklanmaya başladı. Gümleme seslerine eşlik eden bir erkek sesi dışarıya doğru haykırıyordu: “Bırakın beni! Çıkarın dışarı!”
Klein merakına engel olamayarak sordu. “Bu da kim?”
Piskopos Utravsky sıcak bir gülümsemeyle yanıtladı. “Bir vampir.”
Sözleri biter bitmez mahzendeki adam feryat etti. “Vampir olmanın nesi yanlış? Vampirler buraya kilitlenmeli mi sanıyorsun? Her gün senin dırdırını ve kutsal kitap okumalarını dinlemek zorunda mıyım? Saçmalık! Ben asil bir Sanguine’im, beni tanımlamak için böyle kaba isimler kullanma!
Şunu kafana sok, ben aya tapıyorum ve asla Toprak Ana’nın müridi olmayacağım! Vazgeç artık, seni lanet olası rahip!”
Klein ilk kez gerçek bir vampirle karşılaşıyordu, bu yüzden sormadan edemedi. “Peder, onu nerede yakaladınız?”
Piskopos Utravsky, Klein’a tuhaf bir bakış attıktan sonra konuştu. “Kendisi usta anahtarın asıl sahibi.
Bir gün yolunu kaybetmiş ve bu katedrale girmiş.”
... Klein, gelecekte usta anahtarı yanında taşıyıp taşımama ikilemini ciddi ciddi düşünmeye başladı.
Neyse ki kehanet bakabiliyorum... diye minnetle geçirdi içinden.
Piskopos Utravsky gülümseyerek ekledi. “Tam da kana susadığı bir ana denk gelmişti, ben de ondaki bu garipliği fark ettim.”
“Yalan söyleme, sakın kandan bahsetme! Benim ihtiyacım olan güzel ve genç bir kızın kanı, senin gibi kirli ve yaşlı bir adamınki değil!” Mahzendeki vampir aniden öfkeye kapılmıştı.
Piskopos Utravsky en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermeden açıkladı. “Ne zaman kan aşerse, ona kendiminkinden biraz veriyorum.”
Klein başıyla onaylayıp kapıya tekrar baktı. Mahzenin ağır taş kapısına Hayatın Kutsal Amblemi ve pek çok gizemli sembol kazınmış, eksiksiz bir mühür oluşturulmuştu.
Gündüzleri dua etmeye gelenlerin sayısı arttığında, sesin dışarı sızması imkansız olurdu... Klein durumun ön değerlendirmesini böyle yaptı.
Tam o an Piskopos Utravsky sordu. “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?”
Klein dürüstçe cevap verdi. “Usta anahtarın ilk olarak nereden geldiğini öğrenmek istiyorum.”
“Bunu ona sormanız gerekecek.” Piskopos Utravsky mahzeni işaret etti.
İçerideki vampir bir an sessizliğe büründü, ardından keyifli bir kahkaha patlatıp seslendi. “Dostum, sorunu cevaplayabilirim.
Ama bir şartım var; önce beni buradan kurtaracaksın.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.