“Ince Zangwill.”
İsmin telaffuz edilmesiyle birlikte, odadaki tüm Kızıl Eldivenler derin bir sessizliğe gömüldü. Bir an için kimsenin ağzını bıçak açmadı.
Bu eski piskopos Kilise’ye ihanet edip kaçtığından beri, Gecekuşu Kilisesi peşini bir an olsun bırakmamıştı. En üst makamlara gelen başpiskoposlar ve yüksek rütbeli diyakozlar, onu bulma görevini sırayla devralmışlardı. Birbirlerine destek olmuş, ellerindeki Mühürlü Eserlerle onun izini bulmak için dünyanın dört bir yanını didik didik etmişlerdi. Ancak tüm çabalara rağmen Ince Zangwill bir türlü kıstırılamamıştı. Her seferinde türlü tesadüflerle aradan sıyrılmayı başarmış, ardında gölgesini bile bırakmamıştı. Üstelik birçok Gecekuşu’nun canına mal olan pek çok büyük olayın da mimarıydı.
Gecekuşu Kilisesi ve özellikle Gecekuşları için o, sadece nefret edilen bir hain değil, aynı zamanda onurlarını çiğneyen bir düşmandı!
Leonard Mitchell, farkında bile olmadan yanındaki yumruklarını sıkmış, nefesi derinleşmişti.
Kısa sürede içini kaplayan bu ani duygulardan sıyrılmaya zorladı kendisini. Dikkatini başka bir yöne kaydırdı.
Dwayne Dantès’in Ince Zangwill ile Çılgın Deniz’deki Durak Adası’nda karşılaşmış olması şaşırtıcı değildi. Zira hainin hedefi de Güney Kıtası’ndaki Doğu Balam’dı!
Herkesin sustuğu o anda, Daly Simone ruh bedeni vasıtasıyla ruhani, duygudan arınmış ve buz gibi bir sesle konuştu. Hızlanan bir tempoyla sordu:
“Nerede buluşacaklar?”
Ruh Bilimciler Cemiyeti üyesi boş gözlerle başını salladı.
“Bilmiyorum.”
Daly birkaç soru daha yöneltti ancak hiçbirinden istediği cevabı alamadı.
Sonunda bir adım geri çekilerek bakışlarını Kızıl Eldivenler’in ekip kaptanı Soest’e çevirdi.
Soest içini çekerek söyleyeceklerini tarttı: “Öncelikle bu istihbaratı Sayın Tanrıça’nın Gözü’ne iletmemiz gerekiyor. Kutsal Katedral ile iletişime geçme işini ona bırakmalıyız. Yanında 0-08’i taşıyan Ince, bir Kızıl Eldiven ekibinin tek başına üstesinden gelebileceği biri değil.
İkinci olarak, araştırmaya devam etmeli ve Palenque Taciblius ile ilgili bu ipucunu takip etmeliyiz. Umarım Ince Zangwill’in asıl niyetini çözebiliriz. Onu takip edemediğimiz veya yerini belirleyemediğimiz şu durumda, amacını anlamak nerede olduğunu bilmekten daha kritik. Belki de bu sayede, içine girmekten başka şansının kalmayacağı bir tuzak kurabiliriz.
Son olarak, bugünden itibaren herkes en ufak tesadüflere bile dikkat etsin. Nedeni ne olursa olsun, şüpheli her durum bana rapor edilecek!”
“Emredersiniz kaptan!” diye hep bir ağızdan yanıtladı Kızıl Eldiven üyeleri. Leonard sessizliğini koruyarak başını çevirdi ve Daly Simone’a bir bakış attı. Kendisini Ruh Medyumu olarak tanımlayan bu Kapı Bekçisi’nin de aynı şekilde sessiz kaldığını, bakışlarının karardığını fark etti.
O sırada Pallez Zoroast’ın yaşlı sesi zihninde yankılandı:
“Heh heh, görünen o ki bir kaçma kovalama oyununa şahitlik edeceğim.”
İhtiyar ne demek istiyordu? Bir şeye mi imada bulunuyordu? Ince Zangwill’in niyetini araştırmaya karar verdikleri an, bu durum 0-08 tarafından öğrenilmiş miydi? Leonard bakışlarını kaçırdı, aklına bir fikir gelmişti.
Eğer zaten ölü olan biri bu araştırmayı gizlice yürütecek olsa, 0-08’in dikkatinden kaçabilir miydi?
İki saatlik uykunun ardından Klein, hâlâ zonklayan başını ovarak yavaşça yataktan kalktı.
Kapının yanındaki zili çekerek bir görevlinin gelmesini bekledi.
Çok geçmeden, üzerine Loen tarzı beyaz bir gömlek ve kırmızı yelek giymiş yerli bir görevli kapıyı çaldı.
Klein kapı kolunu çevirip araladı ve boğuk bir sesle talimat verdi: “Odaya bir öğle yemeği seti daha gönderin. Yemeğimi çok erken yemişim.”
O anki görüntüsüyle tamamen esmer tenli Enzo’ya benziyordu. İki hizmetçisiyle lüks bir odada kalan bir beyefendi olarak, kapıdaki görevliye bizzat talimat vermesi zaten imkansızdı.
“Emredersiniz efendim, bir öğle yemeği seti. Özel bir isteğiniz var mı?” Yerli görevli kağıt kalemini çıkarıp garip bir Loen aksanıyla sorarken not almaya başladı.
Klein da benzer şekilde tuhaf bir aksanla yanıtladı:
“Ana yemek olarak buğulama et olsun, yanına da bir bardak buzlu ve limonlu maden suyu getirin.”
“İki hizmetçi yemeğini de dahil edeyim mi?” diye sordu görevli, her zamanki prosedürü izleyerek.
Klein iki saniye sustuktan sonra, “Evet,” dedi.
Konuşmayı bitirip kapıyı kapattı ve hızla bir ritüel hazırlayarak Enzo ile Ludwell’i gri sisin üzerinden gerçek dünyaya geri getirdi. Sürünen Açlık ve Denizin Sözü’nü ise geçici olarak ıvır zıvır yığınının içinde bıraktı. Biri açlıktan ölüyordu, diğeriyse şarkı söyleme dürtüsüne zor direniyordu.
Klein kuklalarını kullanarak odayı toparlattıktan sonra, birkaç görevli öğle yemeğini getirdi. Kısa süre sonra oda, tabağa vuran çatal bıçak ve hafif çiğneme sesleriyle doldu.
Bir süre sonra Klein elindekileri bıraktı, peçetesini alıp ağzını sildi. Memnuniyetle arkasına yaslanarak çaresizce başını salladı.
“Böyle devam ederse gerçekten şişmanlayacağım...”
İki kukla yemek yeme yetisini çoktan kaybetmişti ancak durumu gizlemek için Klein hizmetçi öğünlerini de istemek zorundaydı. Yemeğin israf olmasına gönlü el vermediği için de elinden geldiğince hepsini kendi mideye indiriyordu.
“... Neyse ki bir Suratsızım.” Klein ağzını kapatıp geğirdikten sonra maden suyunun son yudumunu içti.
Ancak şimdi kendisini toparlanmış hissediyordu. Calderón Şehri gezisinin detaylarını düşünecek enerjiyi kendinde bulabilmişti.
Yağmacı yolu gerçekten korkunç. Sadece bir Zaman Kurdu’ndan yapılan bir tılsım bile böylesine akılalmaz etkiler yaratabiliyor. Bir Melekler Kralı olan Küfürbaz Amon’un ne kadar dehşet verici olduğu ortada. Bir avatarıyla bile başa çıkmak hiç kolay değil... Neyse ki kahramanlık yapmaya kalkışmadım. Tecrübelileri taklit ederek doğrudan Güney Kıtası’na kaçtım...
Gerçek Yaratıcı bana büyük önem veriyor. Kuyruk Yiyen Ouroboros’u bizzat peşime taktı...
Bu durum gerçekten zaman yolculuğu yapıyormuşum hissi veriyor. Antik duvar resimlerindeki melekler canlanıp karşıma dikiliyor. Neyse ki çağırmayı doğrudan sonlandırabildim.
Klein bunları düşünürken, ciddi bir sorunu fark etmesiyle yüzü asıldı:
Ouroboros, Canavar yolunun Melekler Kralı!
Bu da onun, Klein’daki eşsizliği doğrudan görebileceği anlamına geliyordu. Gri beyaz sisi, küresel ışıklardan oluşan o hayali kapıyı ve o ışıkları oluşturan şeffaf larvaları görebilirdi!
Bu tam olarak neye işaret ediyordu? İkinci Devir’den beri hayatta olan Kader Meleği mutlaka bir şeyler biliyor olmalıydı. Gerçek Yaratıcı ise muhtemelen daha fazlasını biliyordu... Benim gri sisin üzerindeki o gizemli alanın ustadı olduğumu anlayabilirler miydi? Her ne olursa olsun, bana verdikleri önem daha da artacaktı! Klein sağ yumruğunu sıkarak ağzına götürdü; Aurora Tarikatı veya Gül Kefareti’nin atabileceği adımları düşünmeye başladı.
Gül Kefareti ya da Aurora Tarikatı’nın henüz Budala’nın inananlarından hiçbirinin izini sürememiş olmasını büyük bir şans olarak görüyordu.
Ancak Bayam dışındaki o kaotik savaş sırasında, Gehrman Sparrow olarak hareket ederken, Gerçek Yaratıcı tarafından yozlaştırılmış olan Kav eldivenini, Aurora Tarikatı’ndan bir azizi çekmek için fırlatmıştı. Bu durum, çılgın maceracının şüpheliler listesine girmesine pekala yol açmış olabilirdi.
Gehrman Sparrow üzerinden uzanan ipuçlarını takip ederlerse Yıldızlar Amirali’ne, Buzdağı Koramiraline, Danitz’e ve Anderson’a ulaşabilirler. Hepsi Aurora Tarikatı tarafından soruşturulacaktır. Onları uyarmalıyım. Klein yavaşça nefesini verip ayağa kalktı, gri sisin üzerine çıkmaya hazırlandı.
Ona göre ordunun, Fırtına Kilisesi’nin, Gül Okulu’nun ve Ruh Bilimciler Cemiyeti’nin Gehrman Sparrow’un peşinde olması farklıydı. Gerçek Yaratıcı’nın inananları fazlasıyla çılgındı ve başlarında kaderin sırlarını gözetleme konusunda uzman olan, gerçek dünyada aktif bir Melekler Kralı vardı. Bu durumda Cattleya ve diğerlerinin denizde olması, yerlerinin belirlenmesini zorlaştırsa da güvende oldukları anlamına gelmiyordu. Hâlâ bulunma riskleri vardı.
Aralarında Buzdağı Koramiral Edwina ve Sis Denizi’nin En Güçlü Avcısı Anderson, Klein’ın pek endişelendiği kişiler değildi. Çok az şey biliyorlardı ve bildikleri hiçbir şey asıl meseleye işaret etmiyordu. Aurora Tarikatı’ndaki o kaçık sürüsünün sorgu sırasında aşırı yöntemlere başvurup başvurmayacağı dışında pek bir sorun çıkmazdı.
Batı Balam, Kuzey Eyaleti. Maysanchez tarafından yönetilen Cookawa Şehri. Kızarmış etini çiğneyen Danitz aniden duraksadı. Bay Budala’nın Gehrman Sparrow’dan gelen uyarısını ilettiğini duydu.
“Ruh Bilimciler Cemiyeti’ne karşı dikkatli ol. Aurora Tarikatı’na karşı dikkatli ol, özellikle de ikincisine. Çok dikkat et. Ayrıca Anderson Hood ve Edwina Edwards’ı da uyar.”
Ruh Bilimciler Cemiyeti’ne dikkat et... Aurora Tarikatı’na dikkat et... Bu kaçıncı oldu... Ordu, Fırtına Kilisesi, Gecekuşu Kilisesi, Gül Okulu... Bu Gehrman Sparrow ne yaptı da bu kadar gruba düşman oldu? Lanet olsun! Danitz’in yüzü önce dondu, sonra ekşidi.
Yedi korsan amirali arasındaki en güçlü kişinin değiştiğinden haberi bile yoktu.
Karşısında oturan Anderson, eti dilimlemek için kullandığı bıçağı bıraktı, kaşlarını kaldırarak merakla sordu: “Bir şey mi hatırladın?”
Danitz gizlice derin bir nefes aldı ve biraz düşündükten sonra sordu: “Hiç Aurora Tarikatı’nı duydun mu?”
Anderson’ın bilip bilmediğinden emin değildi. Ne de olsa Aurora Tarikatı başlangıçta oldukça gizli bir örgüttü. Ünü ancak sonradan Loen Krallığı’nda yayılmıştı.
Anderson kıkırdadı.
“Asıl senin onları biliyor olmana şaşırdım. Kaptanın mı söyledi?”
Danitz’in cevap vermesini beklemeden, parmaklarını kısa saçlarının arasından geçirdi ve anlatmaya devam etti. Yaradan’ın her yerde olduğuna inanıyorlar. Her şeyin içinde bir tanrısallık barındığını savunuyorlar. Onlara göre hayat, ruhani bir yolculuktan ibaret. Eğer biri onların vaazlarını dinlemeye gönüllü olur, tanrısallığı anlar, keşfeder ve toplarsa, en sonunda gerçekliğin ötesine geçerek birer meleğe dönüşeceklerine inanıyorlar.
Böyle bir fikir kulağa fena gelmiyor ama asıl mesele bu değil. İşin özü, onların Gerçek Yaradan’a inanıyor olmaları.
Bunu duyan Danitz, alay etmekten kendini alamadı.
Bayağı bir şey biliyormuşsun, benim bildiklerimden birazcık daha az gerçi.
Anderson’ın dudak kenarları anında yukarı kıvrıldı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle konuştu. Elbette.
Bir zamanlar Intis’te bir örgüte katılmıştım. Toplumu ve dünyayı değiştirmeyi umuyorlardı. Doğaüstü olanın artık bir sır olmaktan çıkmasını, herkesin görebileceği şekilde açığa çıkmasını ve böylece gerçek hükümdarlar olmayı hedefliyorlardı.
Adları Demir ve Kan Haçı Düzeni. Onlar da Gerçek Yaradan’a inanıyorlar.
Danitz’in yüzündeki ifade bir an donup kaldı, alnından soğuk terler boşanmaya başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.