En Güçlü Avcı

En güçlü avcı… Klein bu unvan karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Biraz düşündükten sonra, bu adamın başına konmuş bir ödül olmadığını hatırladı.

Bu da Anderson Hood'un rüya alemindeki tanımının gayet gerçek ve güvenilir olduğu anlamına geliyordu. Adam daha çok bir hazine avcısıydı!

Ne yazık ki Gehrman Sparrow henüz hiçbir korsan amiralini öldürmedi, yoksa en güçlü avcı ben olurdum… Klein gardını indirmeden adama doğru soğuk bir bakış attı.

Anderson Hood en ufak bir anormallik belirtisi gösterdiği anda, elindeki muskayı fırlatmaktan çekinmeyecekti. Nasıl olsa aktive etme büyü sözleri hep aynıydı. Kendi sekansındaki biri için, ruhaniliğini zerk ederken bu işlemi eş zamanlı olarak yapmak çocuk oyuncağıydı.

Yıldızlar Amirali'nin takdimini duyan Anderson, ciddiyetle kafasını salladı.

"Hayır, ben en güçlü avcı falan değilim."

Vay canına, hâlâ mütevazı kalabiliyor… Klein içten içe bir geçirdi.

Anderson kıkırdayarak lafını sürdürdü: "Yıldızlar Amirali, eğer bu konuda çok ısrarcıysanız, araya küçük bir şart ekleseniz daha iyi olur: Yarı tanrı seviyesinin altındakiler arasında.

"Evet, yarı tanrı seviyesinin altındaki en güçlü avcı."

… Az önce söylediğimi geri alıyorum… Klein'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz seğirdi.

Yıldızlar Amirali'nden hiçbir tepki gelmeyince Anderson kollarını doğal bir şekilde indirdi.

"Bu sular son derece tehlikelidir ama içinde pek çok hazine barındırır. Bu konuda ikinizin de gayet bilinçli olduğuna inanıyorum.

"Geçmişte pek çok maceracı, daha doğrusu hazine avcısı, şanslarını denemek için bu sulara yelken açtı fakat büyük çoğunluğu buradan canlı çıkamadı. Heh heh, çoğunluğu diyorum, çünkü aralarından sıyrılıp nadir eşyalar ve malzemeler elde ederek sağ salim ayrılmayı başaran birkaç şanslı her zaman çıkar.

"Benim yer aldığım hazine avı ekibi, bu bölgede oldukça deneyimli iki hazine avcısı tarafından kurulmuştu. Güvenli rotanın ilk yarısında hangi harabelerden uzak durulması, hangilerine girilebileceği konusunda çok iddialıydılar. Çeşitli canavarları avlamak için hangi yöntemlerin kullanılması gerektiğini ve kontrolden çıkmış kötücül yaratıklardan kaçınmak için ne yapmak gerektiğini bildiklerini söylüyorlardı.

"Ben de bu suları her zaman merak etmişimdir. Onların ikna edici sözlerine kanıp keşif gezisine katıldım."

"Sonra ne oldu?" Cattleya, morumsu parıltılar saçan siyah gözlerini karşısındaki figüre dikerek sordu.

Anderson içini çekip devam etti: "Başlangıçta her şey tereyağından kıl çeker gibi ilerliyordu. Tehlikelerden sıyrıldık, eski kâşiflerden kalan pek çok kalıntıyı ele geçirdik; hatta birkaç canavar avlayıp bir sürü malzeme bile topladık.

"Fakat sular altında kalmış bir adada garip bir tapınak keşfettiğimizde her şey bir anda değişti. Tapınakta tek bir çiziği bile olmayan pek çok duvar resmi vardı. Bu beyefendi de o resmi rüya aleminde gördü."

Çenesiyle Klein'ı işaret etmişti.

Klein istifini bozmadan, "Önemli değil," dedi.

Anderson başını sallayarak acı acı gülümsedi.

"Duvar resimlerinden biri son derece uğursuzdu. Yarılmış bir denizin ortasında ilerleyen bir hac kafilesini tasvir ediyordu.

"Hac kafilesinin lideri, sırtına kadar uzanan uzun gümüş rengi saçlarıyla bir melek olarak resmedilmişti. Çok yumuşak yüz hatlarına sahipti.

"O resmin önüne ilk ulaşan bendim. Sağ elimi uzattım ve alışkanlık icabı havadaki çizgilerin üzerinden parmağımla geçtim. Yemin ederim… Gerçekten dokunmadım. Resimle arambak en az beş santim mesafe vardı ama gel gör ki resimdeki melek birdenbire gözlerini açtı."

… Başını sürekli belaya soktuğun için sana bu En Güçlü Avcı unvanını zorla takmış olmalılar… Klein zerre acıma hissetmeden içinden adamla dalga geçti.

"Gümüş saçlı bir melek mi?" diye üsteledi Cattleya.

"Evet ama hangi melek olduğundan emin değilim. En azından yedi Kilise'nin portrelerinin hiçbirinde yer almıyor. Tabii ressam kafasına göre çizmiş de olabilir, gerçek bir şey değildir belki." Anderson elini kaldırıp saçlarını taramaya yeltendi ki yuvarlak yakalı tişört, kahverengi ceket ve koyu renk kasket giyen adamın gözlerini kendisine diktiğini fark etti. En ufak anormal bir hareketinde adam hiç tereddüt etmeden saldıracak gibi duruyordu.

O sırada Klein bambaşka bir şey düşünüyordu.

Bu adam sanat konusunda oldukça bilgili. En azından sıradan biri bu kadar çok dini portreyi bilemez.

Tatmin edici bir yanıt alamayan Cattleya, meraklı gözlerle hemen Klein'a döndü.

Anderson Hood'dan Gehrman Sparrow'un o duvar resmini gördüğünü az önce duymuştu.

Belki de "Rab" tarafından kutsanmış bu örgütün üyesi, o meleğin kim olduğunu biliyordur… Cattleya, Gehrman Sparrow'un cevabı gerçekten bilebileceğine dair açıklanamaz bir hisse kapıldı.

Keşiş Hanım'ın bir sonraki Tarot Kulübü'nde öylesine soracağı bir soruyla bu cevabı zaten öğreneceğini düşünen Klein, hiç duraksamadan lafa girdi: "Kuyruk Yutan Ouroboros."

Kuyruk Yutan Ouroboros mu? O Kader Meleği mi? Meleklerin Kralı olan mı? Cattleya farkında olmadan dudaklarını büktü, gözlerindeki mor parıltı biraz daha belirginleşti.

Bu ismi en son Tarot Kulübü'nde Bayan Adalet'in sayesinde duymuştu.

Meleklerin Kralları'nın varlığını ilk kez o zaman öğrenmişti ve sadece birkaç ay içinde gerçek dünyada onlara dair ipuçları bulacağını hiç tahmin etmezdi!

"Kuyruk Yutan Ouroboros mu?" Anderson dalgın bir halde bu ismi kendi kendine tekrarladı.

Klein daha fazla açıklama yapma niyetinde olmadığını belli edercesine suskunluğunu korudu.

Yıldızlar Amirali'nin de ağzını açmadığını gören Anderson hafifçe gülerek anlatmaya devam etti: "O an halüsinasyon gördüğümü sandım çünkü duvar resminde daha sonra hiçbir anormallik yaşanmadı.

"Ardından ekibimiz ikiye bölündü. Çoğunluğu benim anlattıklarımdan korkup tapınağı keşfetmeye devam etmememiz gerektiğini düşündü. Geriye kalan üçte birlik kesim ise daha fazla hazine arzusuyla tapınağın derinliklerine doğru yola çıktı. Tam bir gün boyunca bekledik—öğle vakti tam üç kez geceye döndü—ama onların geri döndüğünü göremedik.

"Hepimiz işinin ehli hazine avcılarıydık, bu yüzden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştık. Birkaç kontrolden sonra artık daha fazla kalmaya ya da beklemeye cesaret edemedik. Hemen tapınaktan çıkıp geldikleri yoldan gemiye bindik. Zaten yeterince şey toplamıştık, daha fazla risk almak istemiyorduk."

Bir dakika, aranızdan tek bir kişi bile arkadaşlarını kurtarmayı düşünmedi mi? Doğru ya, öylesine bir araya gelmiş bir hazine avcısı ekibi tehlike anında sadece kendini ve samimi olduğu birkaç dostunu umursar… Tecrübelerime dayanarak söylüyorum, o kaybolan arkadaşların şu an bir cesedin parmaklarını çiğniyor olabilir… Klein içinden sitem etti ama Anderson'ı azarlamadı.

Anderson tekrar içini çekerek konuşmayı sürdürdü: "O tapınaktan ayrıldıktan sonra kendimde bir gariplik olduğunu fark ettim. Bir yandan felaket şanssız bir adama dönüştüm, elime attığım her iş kuruyordu. Sessizce bir bira içerken bile, birinin bira fıçısını tuvalet niyetine kullanıp içine işediğini fark ediyordum. Şey, bu benim başıma gelmedi aslında, bir arkadaşımın başına geldi.

"Diğer yandan rüyalarımızda kontrolü elimize almaya başladık. Artık hülyalara kapılmıyor, bazı şeylerin farkına varıyorduk ama eyleme geçecek gücümüz yoktu. Bu yüzden arkadaşlarımdan bazıları, yani kalanların üçte biri, rüya aleminin derinliklerine sürüklendi. Heh heh, bir daha hiç dönmediler."

Sessizce dinleyen Cattleya sordu: "Peki gerçek dünyadaki bedenlerine ne oldu?"

"Birer canavara dönüştüler. Hayatta kalan diğer arkadaşlarımızın ve denizcilerimizin çoğunu katlettiler." Anderson derin bir nefes aldı. "O canavarları öldürmeyi başardık belki ama hem denizci eksikliği hem de üst üste gelen şanssızlıklar yüzünden fırtına kopmadan önce bu adaya ulaşamadık. Sonucunda gemimiz battı. Ganimetlerimiz de sulara gömüldü. Arkadaşlarımın geri kalanı ya boğuldu ya yıldırım çarptı ya da su altı canavarlarına yem oldu. Hepsini kendi gözlerimle görmedim tabii.

"Bana gelince, onlara kıyasla daha güçlü ve bir tık daha şanslıydım. Dalgalar beni fırlatıp attı, yüzerek bu adanın kıyısına çıkmayı başardım ve buradan kurtulmak için bir kano yapmaya koyuldum. Heh, görüyorsunuz ya, son baltam bile kırıldı. Rüyada da aynısı olmuştu zaten."

Anderson son cümlelerini Klein'a bakarak söylemişti.

Gerçekten de şanssızlık lanetine uğramış bir hazine avcısı grubu… Klein zihninde onun için kızıl ayı çizdi.

Anderson'ın anlattıklarının muhtemelen gerçek olduğuna inanıyordu. Yaşadıkları gökten zembille inmiş gibi uydurma durmuyordu. Yine de bir şeyleri gizleyip gizlemediği meçhuldü.

Belki de Anderson gerçekten tapınağın derinliklerine inmiş, cesetlerin parmaklarını yemiş ve sonra hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıkmıştı. Belki de rüya aleminde pek çok yeri zaten keşfetmiş ve göze çarpmayan bir şekilde bilinmeyen bir yaratık tarafından yozlaştırılmıştı.

Anderson Hood başından geçenleri anlatmayı bitirince Cattleya'yla ismini bilmediği adama gülümsedi.

"Gelecek'te yolcu olma onuruna erişebilir miyim acaba?

"Bilet ücretini öderim."

Parasızlık gibi bir sorunu yokmuş gibi rahat görünüyordu.

Cattleya başını bir kez daha yana çevirip Klein'a baktı; sanki teklifi kabul edip etmeyeceğini soruyordu.

Yani sen onun isteğini kabul etmeye meyillisin öyle mi? Hiç test yapmayacak mısın? Net bir cevap verebilmek için gri sisin üzerine çıkıp kehanette bulunmam gerekiyor. Sana bu özgüveni veren ne? Bir Gizem Dervişi 5. Sekans'a ulaştığında kazanılan bir avcı yeteneği mi? Klein, Cattleya'nın bakışlarından pek çok anlam çıkardı.

Tam tereddüt ettiği sırada Anderson aceleyle söze girdi: "İlerideki rotayı çok iyi biliyorum!

"Güvenli deniz rotasındaki gizli tehlikelerden kaçınmanıza yardımcı olabilirim, hangi harabelere girilmeyeceğini söyleyebilirim. Ayrıca sirenlerin şarkılarını zamanında duyup kaçınmanız için sizi erkenden uyarabilirim!"

"Denizkızlarının şarkıları mı?"

Gehrman Sparrow’un o soğuk ve mesafeli duruşunu bozmamak için kendini zor tuttu. Gözlerinin içi parlamıştı.

"Evet, buradan bir günlük mesafede. Tabii dış dünyadaki zamanla bir gün. Orada bir kalıntının etrafından dolanıp döneceğiz..." Anderson tam devam edecekken aniden bir şey fark etmiş gibi duraksadı. Dudaklarına beliren gülümsemeyle çenesini kapattı, tek kelime daha etmedi.

Klein bir an düşündü. Anderson’ın gözü önünde bir altın sikke çıkardı. Zihninde büyü sözlerini fısıldamaya başladı.

"Anderson Hood tehlikeli biri."

Cümleyi yedi kez tekrarladı ve standart kehanet adımlarını izledi. Yine de net bir yanıt alacağına dair pek umudu yoktu.

Bu sadece Anderson’ı tartmak için bir testti.

Eğer gerçekten bir bit yeniği varsa, adamın yüzünde illa ki bir suçluluk belirtisi belirirdi. Neticede karşısındaki Gehrman Sparrow’un kehanet yeteneğinin ne derece güçlü olduğunu kestiremez, zihnini bulandırmayı başarıp başaramayacağından emin olamazdı.

Ding!

Altın sikke havada süzülüp avucuna düştü. Şöyle bir göz atan Klein, parayı cebine attı.

"Sorun yok."

Sonra gri sisin üzerine çıktığımda kesinleştiririm nasıl olsa... diye geçirdi içinden.

Cattleya gözlerini Anderson’a dikip başını salladı.

"Talebini kabul ediyorum. Fakat bu sulardan çıktıktan sonra yanındakilerin yarısını bize vereceksin. Elinde bir şey yoksa ben de bir şey almam."

Anderson birkaç saniye sustu, ardından yüzüne yine o sırıtış yerleşti.

"Anlaştık!"

Bir çıkış yolu bulmanın rahatlığıyla gevşediği her halinden belliydi.

"Bu arada, sizi uyarmam gerek. Uğursuzluğum sadece beni bağlasa da dikkatli olmanızda fayda var, canavarları üstümüze çekebilirim. Tabii sizin, bu beyefendinin ve benim varlığımla güvende olacağımıza inancım tam."

Daha lafını bitirmemişti ki tüm ada beşik gibi sallandı. Balta girmemiş ormanın derinliklerinden göğe doğru dumanlar yükselmeye başladı.

"Gerçekten bir canavar geliyor olmasın..." Anderson’ın ağzı şaşkınlıkla açık kaldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.