Pacheco, kadının gözden kayboluşunu birkaç saniye izledikten sonra başını çevirip Barton’a bakarak konuştu. "Vakfa dönüyoruz."
Barton gayriihtiyari bir reflexle sordu. "Şehir dışına gitmiyor muyduk?"
Pacheco hafifçe gülümsedi. "Şişeyi o kadına vermedin mi zaten?
Şehir dışına çıkmak için bir gerekçemiz kalmadı artık.
Belki de adamın asıl amacı o şişeyi Tamara ailesinin üyesine ulaştırmamızdı. Daha önce söylediklerinin hepsi birer yalandan ibaretti muhtemelen.
Tabii bu durum artık bizi hiç ilgilendirmez. Bundan sonra yaşanacaklarda masum tek bir taraf bile yok, dolayısıyla kimin öleceğinin bir önemi kalmadı. Bizim tek yapmamız gereken, aralarındaki çatışmanın sıradan insanlara zarar vermesini engellemek için belli bir düzeyde gözetim sürdürmek. Bunu da polis halleder, vakfın ya da Uyum Departmanı'nın işi değil."
Vernal böyle alçakça bir planı akıl edebilecek biri gibi durmuyordu ama... Barton kendi kendine mırıldandı. Daha fazla soru sormadı, arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Dürüst olmak gerekirse vakfa dönmek tam da duymak istediği cevaptı.
Şehir dışına gidip gitmeyeceklerini soruşu, tamamen bir anlık anlık dürtüyle olmuştu. Yıllardır söküp atamadığı eski bir alışkanlıktan ibaretti.
Vakfa döndükten sonra günün geri kalanı Barton için oldukça huzursuz geçti. Akşam olana kadar kendini o angarya, birbirini tekrar eden işlerin rutin akışına bıraktı.
Eskiden hayatın çok sıkıcı olduğunu düşünürdüm ama şimdi anlıyorum ki monoton bir yaşam ne kadar da kıymetliymiş. Öğleden sonraki gibi beklenmedik bir şey yaşanmaz umarım... Tanrı beni korusun... Barton evinin eşiğinde durdu, sağ elini öne uzatıp yumruk yaptı ve hafifçe sol göğsüne vurdu.
Duasını bitirdikten sonra kapıyı açıp içeri girdi. Şapkasını ve paltosunu çıkarıp kendisine doğru gelen karısına uzattı.
Karısı dikkatli bir ses tonuyla sordu. "Vernal’a ne olmuş?"
Barton, sesine de yüzüne de son derece sakin bir ifade vererek yanıtladı. "Birtakım insanları terslemiş, peşine düşmüşler. Polis meseleye el koydu.
Bundan sonra Vernal bir daha gelecek olursa sakın içeri alma. Hemen birini gönderip polise haber vermeyi de unutma."
Karısı polisin devreye girdiğini duyunca rahat bir nefes aldı.
"Tamamdır."
Yemeğin ardından Barton çocuklarıyla bir süre ilgilendi, sonra bir bahane uydurup çalışma odasına geçti ve pencerenin kenarındaki sandalyeye oturdu.
Duygularını tamamen yatıştırmak, Vernal olayının getirdiği o panik havasından sıyrılmak için yalnız kalacağı bir alana ihtiyacı vardı.
Bu çekilme isteğiyle çekmeceden bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına sıkıştırdı.
Sigara tiryakisi değildi aslında ama sosyal ortamlarda icap ettiği için evde ve cebinde her zaman bir paket bulundururdu.
Kibriti çaktı, sigarayı tutuşturup derin bir nefes çekti.
Ardından arkasına yaslanarak burnundan ve ağzından çıkan dumanın süzülüşünü seyretti.
Beyaz duman her yana hızla yayılırken Barton’ın zihninde birden Vernal’ın ağzından ve burnundan dökülen o sis belirdi.
Burnuna hafif, belirsiz bir kan kokusu geldi.
Barton için bu pek de şaşırtıcı bir keşif sayılmazdı. Ne de olsa Vernal daha önce bu odada bulunmuştu, arkasında mutlaka birtakım izler bırakmış olmalıydı. Sıradan bir insanın bunu fark etmesi imkânsızdı.
Barton daha önce bu kokuyu alamamıştı çünkü aşırı gergin ve şaşkın olduğundan bütün dikkatini Vernal’ın nerede olduğuna ve arkasında bıraktığı sözlere yoğunlaştırmıştı.
Elbette çalışma odasındaki kan kokusu son derece hafifti. O otel odasıyla ya da o yanmış enkazla kıyaslanamayacak kadar silik olması da bu yüzdendi.
Sigara dumanı odaya dağılırken Barton gözlerini hafifçe kıstı.
İçini uğursuz bir his kaplamıştı.
Derken, o soluk beyaz gaz, kan kokusuyla birleşerek belli bir noktaya doğru çekildi ve bir figür oluşturdu.
Figürün gövdesinin üst kısmı son derece normaldi, o simgeleşmiş kırmızı burnuyla duruyordu. Arkeolog Vernal'dan başkası değildi bu.
Vücudunun alt yarısı ise tamamen havayla sarmalanmıştı; sanki dumandan çekilip çıkarılmış bir canavar gibiydi.
"V-Vernal..." Barton nefesi kesilircesine bağırdı.
Sesi çalışma odasında yankılandı ama duvarları aşıp dışarı ulaşamadı.
"Ha ha! Ben artık ölümsüz bir bedene kavuştum! Birazcık sis bile kalsa hayata yeniden dönebilirim!" Vernal kahkahayı bastı.
Daha önceki haline kıyasla ifadesi çok daha çıldırmış gibiydi, gözleri soluk bir beyaza çalıyor gibi görünüyordu.
O-o az önce ölmüş müydü yani? Bu düşünce Barton’ın zihninde beliriverdi.
Ardından kendini sakin olmaya zorlayarak konuştu. "Ne istiyorsun?"
Barton içgüdüsel bir hareketle ayağa kalkmak istedi ama ne yazık ki bedenini soğuk ve ince bir sis tabakasının kapladığını, duyularının çoğunu kaybettiğini fark etti.
Vernal gülmeyi kesti, doğrudan Barton’ın gözlerinin içine baktı. Kelimelerin üzerine basa basa konuştu. "O şişeyi şehir dışına götürmedin."
Barton fevri bir yapıya sahip olsa da bu soruya doğrudan cevap veremeyeceğini biliyordu. Hızla bir çözüm yolu düşündü.
Birkaç saniye sonra, tekrar konuşmadan önce konuyu değiştirmeyi seçti.
"Neden o varlığa inanmayı seçtin?
Sen Tanrı'nın sadık bir kulu değil miydin?"
Vernal bir an duraksadı, ardından yüzündeki ifade giderek coşkulu bir hal aldı.
"Ben çok daha büyük bir dünya gördüm, kıyaslanamayacak kadar engin bir dünya!
Bunun yanında, şu an üzerinde yaşadığımız gezegen çöldeki bir kum tanesinden farksız kalır.
Sayısız medeniyet, yüz binlerce, milyonlarca, hatta onlarca milyon yıl öncesinden kalma kadim kalıntılar var orada...
Evrenin gerçek yüzü işte böyle!"
Sorduğu sorunun işleri daha da kötüleştirdiğini gören Barton susmayı tercih etti. Vernal’ın ilgisini çekebilecek, hassas olmayan başka hangi konular olabileceğini akıl etmeye çalıştı.
Yavaşça derin bir nefes alıp konuştu. "O Dördüncü Devir kalıntısında sunaktan başka ne buldun?
Tamara ailesi hakkında ne biliyorsun?"
Vernal’ın gözleri parladı.
"Tamara ailesinin arması bir zamanlar değiştirilmişti.
Bu da geçmişte son derece büyük bir olayla karşı karşıya kaldıklarını gösterir."
Sadece gövdesinin üst kısmı var olan arkeolog, bunu söylerken sağ elini uzattı. Dumanı kullanarak havada iki simge çizdi.
İlk simge; bir çalı katmanı, bir kalkan duvarı ve yukarıdan aşağıya doğru bunlara saplanmış uzun bir kılıçtan oluşuyordu. İkinci simgenin ana gövdesinde ise iki yana açılmış çift kanatlı bir kapı vardı ve ortadaki boşluğu yine o dikey uzun kılıç dolduruyordu.
Pek de ünlü sayılmayan bir tarihçi olarak Barton’ın zihninde, Tamara ailesi üyesinin o sözleri anında yankılandı:
"Onlar ayrı, biz ayrıyız."
"Tamara ailesi bölündü mü yani?" Barton lafı ağzından kaçırıverdi.
"Ben de öyle düşünmüştüm," dedi Vernal, tatmin olmuş bir gülümsemeyle. Ardından Barton’a doğru yaklaştı, yüzü tutkuyla yanıp tutuşuyordu. "Zihnin hayal ettiğimden çok daha cezbedici, benim için mükemmel bir besin kaynağı olacaksın. Biraz gevşe. Zihnin benimkiyle bütünleşecek ve o ulu medeniyetlere birlikte tanıklık edeceğiz."
Son derece bitkin görünüyordu ve bir an önce toparlanmak için sabırsızlanıyor gibiydi.
Barton’ın kalbi delicesine çarpmaya başladı, karşısındakinden uzaklaşmak için elinden geleni yaptı. Fakat ne kadar çabalarsa çabalasın, bedeni donup kalmış gibiydi. Parmağını bile kıpırdatamıyordu.
Tam gözlerini kapatmak üzereydi ki Barton sağ elinde keskin bir acı hissetti ve anında kendine geldi.
Gözünün önündeki o soluk beyaz sis de canavarı andıran Vernal da sanki hiç var olmamış gibi bir anda yok olup gitti.
Barton uyuşmuş bir halde başını aşağı eğdi; sağ elindeki sigaranın sonuna kadar yandığını ve parmaklarını yaktığını gördü.
Bir rüya mıydı bu? Ama her şey o kadar gerçekçiydi ki... Barton elindeki sigara izmaritini fırlattı, sezgilerine dayanarak ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüü.
Caddeye doğru baktı; sokak lambalarının altında, karanlığın içinden bir an önce evlerine ulaşmaya çalışan pek çok yayalın geçip gittiğini gördü.
Aralarında, altın sarısı tüyleri olan son derece sıradan bir köpek, kendi halinde aheste aheste geziniyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.