Ölüm Çanı mı? Her atışta düşmanın ölüm çanını çalmak... Bu ismi sevdim. Klein yüz ifadesini tamamen gizleyerek, üzerinde hiçbir heyecan ya da beklenti belirtisi olmadan ileri doğru yürüdü. Namlusu hafifçe uzun, demir siyahı altıpatları almak üzere elini uzattı.
Aslında Ukfa'nın, silahı bu kadar çok istediğini görünce fiyatı yükseltmesinden endişelenmişti. Her ticaretin yazısız kuralıydı bu. Ama biraz düşününce, Gehrman Sparrow'un namı ve Sis Denizi'nin En Güçlü Avcısı Anderson'ın tanıklığı karşısında, Ukfa Connerchris bir Seviye 5 Beyonder olsa bile onu karşısına almaya cesaret edemezdi. Ne de olsa adam maceracılık günlerini geride bırakmış, sakin ve düzenli bir hayat kurmayı umuyordu. Yanında patlamasa bile, bu çılgın maceracının gece yarısı malikanesine sızabileceğinden endişelenmesi son derece doğaldı.
Bu yüzden, sakin ve soğukkanlı duruşunu koruma çabası, yalnızca üstlendiği kişiliği sürdürme gayretine dönüştü.
Gehrman Sparrow'un Ölüm Çanı'nı ciddiyetle incelediğini fark eden Ukfa, silahı ayrıntılarıyla anlatmaya başladı.
"Güçleri oldukça nettir: Can almak üzerine kuruludur. Bunu yapmanın üç yolu var:
Birincisi, Zayıflık Saldırısı. Hiçbir ön koşul gerektirmez. Doğrudan maneviyatını aktarıp tetiği çekmen yeterli. Hedefin zayıf noktalarını mistisizm açısıyla görmeni sağlar. Başka bir deyişle, savunmanın en zayıf olduğu noktaları fark eder ve sana ona uygun bir nişan hassasiyeti kazandırır. Böylece ortaya korkunç bir hasar çıkar.
İkincisi, Ölümcül Saldırı. Ateş etmeden önce horozu kurman gerekir. En belirgin özelliği, hedefi neresinden vurursan vur, bunun zayıf noktaya yapılmış bir darbe sayılmasıdır. Ve eğer gerçekten de gerçek zayıf noktayı vurmayı başarırsan, çok güçlü bir savunması olmayan bir düşmana tek celsede son darbeyi indirebilir. Savunmada usta hedeflerde bile üç el ateş etmek işi çözer. Buna Muhafızlar da dahil. Tabii bu durum, üç ölümcül darbenin birbiri ardına gelmesi şartına bağlıdır. Aradaki sürenin beş saniyeyi geçmemesi en iyisidir.
Üçüncüsü ise Katliam. Zayıflık Saldırısı'nın üzerine kuruludur. İki kattan fazla maneviyat yüklediğinde, sıradan mermilere şarapnel etkisi kazandırır. Aynı zamanda bir düşman grubuna nişan aldığında alan hasarı verir. Bu hasarı artırmak için hem Ölümcül Saldırı koşullarını sağlamak hem de üç kattan fazla maneviyat aktarmak gerekir. Bu tüketim, kullanan kişiye oldukça ağır bir yük bindirir.
Ayrıca farklı özelliklere sahip mermilerle birleştirilerek çeşitli düşman türlerine karşı da kullanılabilir."
Bu özellikler, Avcı yolunun Seviye 5 Biçer gücüne denk geliyor gibi... Klein, Anderson'a kısa bir bakış fırlattı ve düşünceli bir edayla sordu: "Hedefin fiziksel durumu Seviye 4 bir ejderhanın seviyesine ulaşıyorsa, onu öldürmek için kaç Ölümcül Saldırı gerekir?"
Ukfa neye uğradığını şaşırarak şaşkınlık içinde başını salladı.
"Daha önce hiç ejderhayla karşılaşmadım."
Kaldı ki fiziksel gücü bir yarı tanrı seviyesine ulaşmış bir ejderhayla!
Gehrman Sparrow bu silahı ejderha avlamak için mi kullanmayı planlıyor? Hem de yarı tanrı bir ejderhayı? Bu kadarı da fazla çılgınca değil mi? Ukfa bir anda şimdiki maceracıların, kendi zamanındakilerden tamamen farklı olduğunu hissetti. Adam ölme ihtimalini aklına bile getirmiyordu.
Anderson boğazını temizlemek için hafifçe öksürdü.
"O tamamen şansına bağlı dostum. Gerçekten bak, bana güven, şans bu işte her şeydir!
Ölümün eşiğine gelene kadar dövülmüş bir ejderhayla karşılaşırsan tek el ateş yeterli olur. Aksi takdirde kaçmanı öneririm. Evet, hayatta kalmak daha önemli.
Tabii yarı tanrı ejderha hiç savunma yapmaz ve öylece durup vurmanı beklerse, beş Ölümcül Saldırı onu öldürmeye yeter."
Ukfa önce Anderson'a, sonra da Gehrman Sparrow'a baktı. Bu konunun üzerine gitmemeye karar vererek lafı değiştirdi.
"Anderson sana Ölüm Çanı'nın yan etkilerinden bahsetti, değil mi? Daha önce var olmayan bir zayıflık kazanırsın ya da zaten var olan bir zayıflığın daha aşırı bir hal alır. Bu etki altı saat boyunca sürer. Bir keresinde kedilerden ölesiye korkar olmuştum. Ünlü bir korsanı henüz avlamıştım ki yeni doğmuş bir kedinin karşısında dizlerimin bağı çözüldü. Önünde diz çöküp bana merhamet etmesi için ağlayıp sızlandım.
Yanında taşıdığın sürece büyük bir sorun yaratmaz. Sadece çabuk susamona neden olur. Bolca su içip sık sık tuvalete gitmek işi çözer."
Neden ekstra bir zayıflık kazanma yan etkisi bana daha çok bela açacakmış gibi geliyor... Yine de kabul edilebilir bir şey. Klein bir süre tarttıktan sonra konuştu: "Fiyatını söyle."
"9.000 sterlin. Anderson bahsetmiştir, bu benim son sınırılardır." Ukfa, Gehrman Sparrow'un elindeki Ölüm Çanı'na bakarak devam etti: "Bu zaten fazlasıyla ucuz. Daha fazla Beyonder ile tanışmanın mevcut hayatımı etkileyeceğinden korkmasaydım, bunu piyasaya kendim sürerdim. 12.000 sterline satabileceğime eminim."
Gerçekten de bu seviyedeki mistik bir eşya, yan etkileri çok ağır değilse ve uygun bir alıcı bulunduğunda servet değerinde fiyatlara satılabilirdi. Normal şartlarda 10.000 ile 12.000 sterlin arası son derece makul bir fiyattı. Klein pazarlık yapmayı niyetlemiş olsa da fiyat zaten o kadar düşüktü ki daha da indirmeye çalışmak kendini mahcup hissettirdi. Kuru bir onaylamayla konuştu: "Bir deneyeceğim. Bir sorun çıkmazsa anlaşmayı tamamlarız."
Elbette silahı gerçekten ateşleyip denemedi, durduk yere kendine bir zayıflık eklemek istemiyordu. İnceleme yöntemi, maneviyatıyla silahı süzmek ve Ukfa'nın sözlerinin doğruluğunu kehanet yoluyla test etmekten ibaretti. Ukfa ve Anderson'ın bakışlarına aldırış etmeden bunu oldukça açık bir şekilde yaptı.
Daha sonra gri sisin üzerinde kesinleştiririm... Yine de Ukfa'nın bana yalan söylemeye cesaret edebileceğini sanmıyorum. Çılgın bir maceracının kendisinden intikam almasından kesinlikle korkuyordur. Ne de olsa artık düzenli ve sakin bir hayata kavuştu. Bir karısı ve çocukları var... Klein, Ölüm Çanı'nı masaya bıraktı, el çantasını kaldırdı ve içinden 9.000 sterlin çıkardı. Para, daha önceden havalanması için gri sisin üzerinden indirilmişti.
Ukfa parayı aldıktan sonra hızlıca saydı ve gerçekliğini doğruladı.
"Son zamanların nam salmış maceracısına yakışır bir durum. Çok az kişi bir anda 9.000 sterlin nakit çıkarabilir. Bir zenginin bile elinde bu kadar likit fon bulunmaz," dedi banknot destelerini bir kenara koyarken duygu dolu bir sesle.
Daha kısa süre önce bir anahtar almak için 5.000 sterlin harcamıştım... Klein, 9.000 sterlinin Ukfa'nın çekmecesine girdiğini görünce içinin aniden boşaldığını hissetti.
Bunca zamandır denizlerdeyim, o kadar para biriktirdim ama bir anda hepsi uçup gitti... Şimdi elimde sadece 2.683 sterlin ve 6 altın sikke kaldı. Adamakıllı bir malikane bile alamam bu parayla... Klein içini çekerek koltuk altı kılıfından sıradan altıpatını çıkardı, içindeki mermileri boşaltıp Ölüm Çanı'na doldurdu.
Anderson tüm ticareti izledikten sonra "Cık cık," dedi. "Ukfa, sen değişmişsin. Eskiden olsa her bir banknotun sahte olup olmadığını tek tek kontrol ederdin. Zahmetli geliyorsa sana yardım edebilirim!"
"Hiç gerek yok ama Gehrman'ın seni vurmasından korkuyorum." Ukfa, En Güçlü Avcı'nın kışkırtma konusundaki yeteneğini gayet iyi biliyordu.
Anderson'ın tam bir dayak isteyen edayla durup, her bir banknotu ağır çekimde ışığa doğru tutarak saydığı o sahneyi gözünün önüne getirebiliyordu.
Ağzına sağlık! Klein içinden onu takdir etti. Ardından demir siyahı, uzun namlulu altıpatı koltuk altı kılıfına yerleştirdi.
Eski altıpatı ise el çantasının içine atıldı.
"Sayenizde artık bu mesele kafamı kurcalamayacak," dedi Ukfa gülümseyerek kapıyı işaret ederken. "Uşağımı çağırayım, sizi dışarı kadar eşlik etsin."
Anderson kıkırdayarak konuştu.
"Ukfa, bizi akşam yemeğine alıkoymayacak mısın?"
"Evlenip çoluk çocuğa karıştığında, seni en iyi restoranda en iyi yemeklerle ağırlayacağım," dedi Ukfa, onun bu sitemine hiç oralı olmadan gülümseyerek.
Malikaneden çıktıklarında Anderson gözlerini kısarak yukarı baktı. Batmakta olan güneşi görünce hafifçe güldü.
"Ukfa'yı ilk tanıdığımda, gemide herkesin hayatını güzelleştirmek için çeşit çeşit garip bitkiler yetiştiren bir doktordu. Maceralarımız sırasında erkenden öleceğini sanıyordum ama şaşırtıcı şekilde şansı hep yaver gitti. Hatta sonradan bir Druid oldu."
Bu duygu dolu sözlerin bile neden bu kadar dayaklık geliyor... Klein bilerek konuştu: "Gerçekten şanslıymış.
Senin gibi birinin yanında hayatta kalabilmek için şansa ihtiyaç var."
Anderson şaşkınlıkla başını çevirip Gehrman Sparrow'u süzdü.
"Laf sokmayı da biliyor muydun sen? Yoksa benden mi bulaştı?"
Bu durumdan pek etkilenmemişti. Üstünü başını düzeltti, şapkasını çıkardı ve gülümseyerek konuştu: "İyi bakalım, ihtiyacın olan mistik eşyayı aldın. Başka bir işin yoksa benim de kendi yoluma koyulma vaktim geldi."
"O yarı tanrının görevini unutma." Klein tek bir cümleyle Anderson'ın neşeli ifadesini yerle bir etmeyi başardı.
"İçimde o işi bir an önce bitirmem gerektiğini söyleyen bir dürtü var zaten. Pekala, vedalaşmaya gerek yok. Belki bir gün gerçekten yine karşılaşırız." Anderson kendi kendine acı bir şekilde güldü, elindeki şapkayı salladı ve Bayam'a giden diğer yola doğru yöneldi.
En Güçlü Avcı'nın uzaklaşmasını izleyen Klein yavaşça derin bir nefes verdi. El çantasını kavrayarak, kızıl akşam gökyüzünün altında ve palmiye ağaçlarının gölgesinde, geldiği yolu takip ederek Bayam'a doğru ilerledi.
Bayam Şehri.
Kalmak için sıradan bir han bulduktan sonra Klein, bundan sonraki planlarını değerlendirmeye başladı.
Sonunda özgürüm. Artık bir kuklabaz gibi davranmanın, bu rolün hakkını vermenin yollarını arayabilirim. Öncelikli olarak bu yolun temel ilkelerini kavramam gerekiyor. En acil mesele şu an için bu.
Evet, kuklabaz... Bütün olay kuklanın kendisinde bitiyor. Şimdiye kadar gerçekten bir kukla yaratıp onu savaşta kontrol etmiş değilim. İşe buradan başlamalıyım.
Bu işi Backlund'a dönmeden önce halledebilirim. Orada sadece olağanüstülerin gizlenmesi gerekmiyor, aynı zamanda birine rastlamak da oldukça zor. Üstelik ne yaparsanız yapın, kendinizi bir anda Kilise'nin ya da nüfuzlu bir figürün hedefinde bulabilirsiniz. Çok dikkatli olmam şart. Kukla seçip baştan yaratmak için hiç de uygun bir yer değil orası. Denizler bu iş için biçilmiş kaftan. Birazdan barlara bir göz atarım. Ölümü çoktan hak etmiş bir korsan bulup üzerinde denerim.
Bunları zihninden geçiren Klein, hiç vakit kaybetmeden ayağa kalkıp odadan çıktı. Bankadaki parasını çekmeye giden biri kadar kararlı adımlarla yakındaki Deniz Yosunu Barı'na doğru ilerledi. Namlı korsanlar genellikle orada boy gösterirdi.
Çok geçmeden barın kapısına vardı. Üstünü başını düzelttikten sonra ağır ahşap kapıyı iterek içeri girdi.
Gözler gayriihtiyari yüzüne kaydı, ardından olağanüstü bir şey yokmuşçasına hemen başka yöne çevrildi. Derken, biri baskılanmış bir ses tonuyla bağırdı: "Gehrman Sparrow!"
Göz açıp kapayıncaya kadar bardaki birkaç figür arka kapıya doğru kaçışmaya başladı. Klein daha ne olduğunu bile anlayamadan, bar bir anda tenha ve ürkütücü bir sessizliğe gömüldü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.