Klein, Aaron’ın başına bu uğursuzluklar gelmeden önce kendisinin veya ailesinin eve sıra dışı bir şey, mesela hafif kirli bir bez bebek gibi tuhaf bir eşya getirip getirmediğini sormak istiyordu.
Ancak kelimeler ağzına kadar gelse de, bunun fazla doğrudan olacağını ve gizemcilik konusunda derin bir bilgiye sahip olduğu gerçeğini kolayca ele verebileceğini hissetti. Her ne kadar bu durumu deneyimli ve bilgili biri olmasıyla açıklayabilse de, böyle bir risk almasına hiç gerek yoktu.
Bunun yerine daha dolambaçlı bir yol seçti ve Doktor Aaron’a, ailesinin de benzer bir talihsizlik yaşayıp yaşamadığını sordu.
Soruyu duyan Aaron Ceres, zihnini dikkatle yokladıktan sonra, "Hayır," dedi. "Onların da karıştığı o buharlı tren kazasını saymazsak, her şey eskisi gibiydi. Çoğu zaman ne aşırı şanslı ne de aşırı şanssız bir durum yaşadılar. Geri kalanı içinse hem iyi hem kötü denebilir, yani özel bir uğursuzluktan söz edemeyiz."
Bu işte bir terslik var… Eğer Uğursuzluk Bebek gibi mühürlenmesi gereken bir eşya söz konusu olsaydı, kesinlikle belli bir menzil içindeki herkesi etkilerdi… Acaba Aaron eşyanın üzerine kanını mı akıttı da aralarında kopmaz bir bağ kuruldu? Klein’ın ruh gözüyle baktığında, Aaron’ın aura ve ruh hali fiziksel ve zihinsel durumuyla tamamen örtüşüyordu; onda en ufak bir gariplik yoktu.
Kısa bir düşüncenin ardından, "Hastanede senin kadar şanssız olan başka bir meslektaşın var mı?" diye sordu.
"Hayır, bu yüzden birinin beni lanetlediğinden şüpheleniyorum." Aaron, endişeli ve huzursuz bir tavırla boyun bağını çekiştirdi.
Talim’in meraklı bakışları altında Klein bir an duraksadı ve "Uğursuzluklar başlamadan önce, mesela bir yerini kesmek gibi görece tuhaf bir olay yaşadın mı?" diye sordu. "Halk inanışlarına göre kan, lanetlerin şekillenmesinde kullanılan çok güçlü bir araçtır."
Aaron elindeki çatal bıçağı tutarken kederli bir sesle cevap verdi: "Lanetlendiğimden şüphelenmeye başladığımda bu ihtimali araştırmıştım. Son üç aydır tek damla kanım akmadı."
Bu gerçekten tuhaf… Onların önünde daha karmaşık bir kehanet ritüeli de yapamam… Klein tekrar sordu: "Peki, başka garip bir şey oldu mu?"
Talim de endişeyle araya girdi: "İyi düşün Aaron. Böyle şeyler sebepsiz yere olmaz. Yakın zamanda birini mi kırdın? Ya da birinin önüne engel mi oldun?"
Aaron tabağındaki yemeğe bakarak derin düşüncelere daldı. Klein da bu sırada boş durmadı; yemeği soğuyup tadı kaçmadan önce karnını doyurdu.
O tatlısına geçtiği sırada Aaron nihayet başını kaldırıp konuştu: "Pek sosyal biri sayılmam. Meslektaşlarımla aram çok iyi değildir ama bana lanet okuyacak kadar ileri gidebileceklerine inanmak güç.
Fakat… Hatırlatınca aklıma bir şey geldi. Belki gizemcilikle bir ilgisi olabilir."
"Nedir?" Klein ve Talim’in ilgisi aynı anda uyandı.
"Şansım tersine dönmeden hemen önce, on yaşına bile basmamış küçük bir çocuk hastamdı. Çok zavallı bir hali vardı. Bazı komplikasyonlar yüzünden sol bacağını kesmek zorunda kaldım." Aaron gözlüklerini düzelterek o anları anımsadı. "Kısa süre önce baba olduğum için çocukların talihsizliklerine karşı hep bir merhamet duyarım. Vizit sırasında her zaman onunla konuşur, onu yüreklendirmeye ve teselli etmeye çalışırdım."
Kısa bir duraksamanın ardından Aaron’ın anlatımı daha da akıcılaştı.
"Ameliyattan bir gün önceydi, yanına uğradım. Çok üzgündü. Hastaneye yatarken yanında getirdiği tarot kartlarıyla oynuyordu. Ailesinin bile o kartlara dokunmasına izin vermiyordu.
Onu sakinleştirmek için birlikte oynamayı teklif ettim.
O sırada bir kart çektim. Ters dönmüş çarkıfelek kartıydı.
O çocuk yüzünde saf ve masum bir gülümsemeyle bana baktı ve 'Doktor, şansın çok kötüye gidecek,' dedi."
"Doktor, şansın çok kötüye gidecek…" Talim nefesini tutarak, "Bu sahne ve bu sözler neden tüylerimi diken diken etti? Çocuk masada mı kaldı yoksa?" dedi.
Aaron başını iki yana salladı.
"Ameliyat çok başarılı geçti. Kısa süre sonra da taburcu oldu. Hatta bana özellikle teşekkür etti.
Bu yüzden daha önce hiç şüphelenmemiştim ama şimdi düşününce, son iki ayda gizemcilikle ilgili bir şeye temas ettiğim tek an buydu. Ne olursa olsun, işe yarasın ya da yaramasın, tarot kartları sonuçta kehanet için kullanılır."
Klein’ın elinde beliren pirinç bozuk para, parmak uçları arasında dönüp durmaya başladı; sanki meşhur bir dedektifin analiz sürecini simgeliyordu.
Parayı havaya fırlatıp avucunun içine hapsetti. Göz ucuyla sonuca baktıktan sonra düşünme seansını bitirip sordu: "Çocuğun adı neydi? Nerede yaşıyor?"
Aaron tereddüt etmeden cevapladı: "Adı Will Auceptin. Nerede yaşadığını ise hatırlamıyorum.
Sizin tavsiyeniz nedir Bay Dedektif?
Gizemcilik alanında uzman bir tanıdığınız var mı?"
Aaron ve Talim’in merak dolu bakışları altında çayından bir yudum alan Klein gülümseyerek, "Benim tavsiyem, inandığınız tanrının katedraline gitmeniz," dedi. "Piskoposla görüşüp son zamanlardaki talihsizliklerinizi anlatın ve bir çözümü olup olmadığını sorun. Aaron, yanlış hatırlamıyorsam sen—Gecekuşu Tanrıçası'na inanıyordun, değil mi?"
Az kalsın "Tanrıça" diyecekti ama neyse ki Buhar ve Makine Tanrısı’na inanan bir dedektif olduğunu son anda hatırladı.
"Ancak Tanrıça’ya ettiğim dualar, katıldığım ayinler, yaptığım bağış ve yardımlar hiçbir işe yaramadı. Sanırım yetenekli bir falcı bulmalıyım." Aaron, Dedektif Moriarty’nin önerisine pek sıcak bakmamıştı.
Talim de başını sallayarak onayladı: "Evet, tanrılar senin şanslı olup olmamanla ilgilenmezler. Şans bir lütuftur, uğursuzluk ise bir sınav."
Dostum, inancın pek de sağlam değilmiş. Dikkat et de Fırtına Lordu seni bir yıldırımla çarpmasın… Klein ikisine de bakıp hafifçe güldü.
"Bu önerim çok basit bir mantığa dayanıyor.
Eğer—bakın altını çiziyorum, eğer—bu dünyada gerçekten işe yarayan bir gizemcilik varsa, bu konuda en iyiler kesinlikle yedi büyük kilisedir. Öyle olmasaydı, gizemcilikte usta olan diğer güçler tarafından çoktan tasfiye edilirlerdi.
Eğer gerçek gizemcilik diye bir şey yoksa, o zaman falcıya ya da büyücüye gitmek zaten bir işe yaramaz. Her halükarda üst düzey bir piskopostan yardım istemek en mantıklısı."
Aaron durumu tarttıktan sonra nihayet onayladı.
"Mantıklı.
Belki de Tanrıça’nın beni koruması için piskoposun aracılığına ihtiyacım vardır."
Hayır, asıl mesele şu ki, piskopos bu durumu üstlerine ilettiğinde Gecekuşları sendeki bu garipliği fark edecektir… diye içinden geçirdi Klein.
Aaron’a bizzat yardım etmeye niyeti yoktu çünkü şans meselesini çözmek için asıl kaynağı bulmanın ötesinde, çok özel ritüeller gerçekleştirmek gerekirdi.
Klein’ın gerçek bir şans artırma ritüeli bilmemesini bir kenara bıraksak bile, böyle bir şeye kalkışması, tanımadığı birinin önünde dışdışı güçlerini sergilemek demekti ki bu da yersiz bir risk almaktan başka bir şey değildi.
Senin için Gecekuşları’nı devreye sokabilecekken neden kendimi tehlikeye atayım ki? Sadece o çocukta mı yoksa elindeki tarot kartlarında mı bir iş var, onu merak ediyorum. Eğer kartlardaysa, benim için uygun bir mühürlü eşya olabilirler… Klein, açgözlülüğünü ve merakını bastırarak başını salladı.
O sırada kararını vermiş olan Aaron, Klein’a bakıp sırıttı.
"Teşekkür ederim Bay Moriarty. Gizemcilikten anlamasanız da, sağlam bir mantık yürüterek en iyi tavsiyeyi verdiniz."
Evet, gizemcilikten hiç anlamam… Klein gülümsedi.
"Bana sadece Sherlock diyebilirsin Aaron."
Evet, Gecekuşları’ndan ayrıldığından beri gizemcilik bilgilerim gittikçe daha tuhaf bir hal aldı. Bir yanda üst kademeler ve tanrılarla ilgili sırlar biliyorum, diğer yanda ise sadece en temel ritüel büyülerini… Daha karmaşık olanlardan sadece kurban ve lütuf ritüellerini biliyorum. Tılsımlara gelince, bildiğim tek şey o üçü… Klein kendi kendine içini çekti; daha kapsamlı ve derinlikli bir gizemcilik kitabına acilen ihtiyacı olduğunu hissetti.
Bir dışdışı özelliğini, kötücül bir tanrının ruhani yozlaşmasından nasıl ayıracağına dair ise şu an en ufak bir fikri yoktu.
Kulüpte kısa bir öğle uykusunun ardından Klein, Cherwood semtindeki Tussock Nehri yakınlarında bulunan Rice Sirki’ne giden bir toplu taşıma arabasına bindi.
Bugün ne tatildi ne de hafta sonu. Sirkte pek ziyaretçi yoktu ve insanları eğlendirmekle görevli soytarıların hepsinin üzerinde bir bezginlik vardı.
Kehanet kulübesi ile turta, krep ve içki satan çadırların arasından geçen Klein, sirkin kenarı boyunca yürüyerek küçük bir tiyatro buldu. Girişteki tahtada şöyle yazıyordu: "Hafta içi: Günde dört gösteri, her gösteri bir saat."
Öğleden sonraki ilk gösteri saat ikideydi ve yeni başlamıştı.
Biletini alan Klein, içeri girer girmez yükselen tezahüratları duydu.
Sahnede elinde kırbacıyla bir hayvan terbiyecisi, siyah bir ayıya sevimli hareketler yaptırıyordu. Ayının yanında sarı-siyah çizgili bir kaplan yatıyor, kıvırcık tüylü koyu renkli bir babun ise bir kenarda oturuyordu.
Şak!
Terbiyeci kırbacını şaklattığında siyah ayı beceriksizce yerde yuvarlandı.
"Benden söylemesi, bu herif az önce sana bir tokat patlatmak üzereydi!" Ön sıralardan birinin aniden bağırmasıyla salondaki üç beş kişi kahkahalara boğuldu.
Bunun sirkteki yeni bir eğlence numarası olduğunu sanmışlardı.
Yine de Klein onlar gibi düşünmüyordu; terbiyecinin duygularının öfke ve huzursuzluğa doğru kaydığını fark etmişti.
Bilet parasını sokağa atmamak adına ön sıradaki koltuklardan birine yerleşti ve sahnedeki gösteriyi izlemeye koyuldu.
Tam o esnada, az önce konuşan adam yeniden bağırdı: "O kaplan boynunu koparmak istiyor, şu kıvırcık tüylü babun da seni minder niyetine altına alacak!"
Seyircilerin kahkahaları arasında hayvan terbiyecisinin hareketleri gözle görülür bir şekilde kaskatı kesildi.
Bu... Bu sözler her ne kadar ortalığı karıştırmak için söylenmiş gibi tınlasa da neden bir uyarı havası seziyorum? Klein omuzunun üzerinden aynı hizada oturan konuşmacıya doğru baktı. Otuzlu yaşlarında, tombul yüzlü bir adamdı bu.
Bu üslup, bu tarz... Bir yerden tanıdık geliyor sanki. Klein kendi kendine sessizce mırıldandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.