Suskun Cattleya’ya göz atan Klein, birdenbire kendini biraz tuhaf bir durumun içinde buldu.
Başka tek kelime etmedi. Arkasını dönüp kayadan aşağı atladı. Yarı açık kapıdan geçerek siyah manastırın içine doğru yürüdü.
Kasvetli kule ve binalarla çevrili meydanda bir savaştan geriye kalan yangın kalıntıları vardı. Devasa oklar yere saplanmış, arkalarındaki gövdeleri rüzgarın etkisiyle hafifçe sallanıyordu.
Frank Lee hâlâ yeri kazıyor, bir şeyler ekiyordu. Fakat ayaklarının dibinde artık yiyecek değil, bir et ve kan havuzu duruyordu.
"Onların üzerinde nasıl deneyler yapmayı planlıyorsun?" Yanından geçen Klein sormadan edemedi.
Frank heyecanla gülümsedi.
"Oho, neler neler!
"Mesela, tek ihtiyacım olan tüm bir geminin et ihtiyacını karşılayabilecek bir öküz. Ne zaman bir parça et kesseler, yerinde hemen yeni bir et bitecek!"
... Yine mi öküz? Klein bir an için verecek bir cevap bulamadı. Tek yapabildiği, içinden sessizce kızıl ayı çizmek oldu.
Yol boyunca yerdeki kitabını okuyan Dümenci Ottolov'la, sarhoşluktan neredeyse kıyafetlerini çıkarmak üzere olan Nina'yla ve bir köşenin gölgesinde sessizce gizlenen Heath Doyle'la karşılaştı. Sonunda fresklerle kaplı salona vardı.
Anderson Hood ne zaman yaptıysa kendine şezlong benzeri bir koltuk var etmiş, üzerinde keyifle yatıyor, kubbedeki son derece dini ve kutsal freskleri inceliyordu.
"İç çeker Nihayet şu lanetli sulardan ayrılmak üzereyiz. Sadece iki günüz ve gecemiz kaldı!" En Güçlü Avcı, Gehrman Sparrow'un içeri girdiğini görünce içtenlikle ah çekti. "Bu bölgeden sorunsuzca çıktığımız sürece, artık geride kalan hiçbir şey için endişelenmeme gerek kalmayacak."
Klein aslında adamın çenesini kapatmasını isteyecekti ama sadece kendinden bahsettiği ve başkasına laf atmadığı için hiç oralı olmadı. Öylesine sordu: "Intisli misin?"
"Sayılır. Babam Intisli, annem de Segarlı," diye yanıtladı Anderson, muhabbeti ilerletmeye dünden razı bir edayla.
Klein birkaç adım daha attı.
"Peki, Ebedi Alevli Güneş'e mi, Buhar ve Makine Tanrısı'na mı, yoksa Bilgi ve Bilgelik Tanrısı'na mı inanırsın?"
Anderson'ın yüz ifadesi aniden garipleşti.
"Aslında inancım Bilgi ve Bilgelik Tanrısı'naydı ama rahipleri aşırı aşağılık çıktı. Sadece sınavlardan kaldım diye o her zamanki yakışıklı yüzümü görmezden gelip bana geri zekalı muamelesi yaptılar. Tüüh! Ben sadece başka konularda daha iyiyim. Zekamda en ufak bir eksiklik yok! Estetik anlayışım ve temel çizim yeteneğim her zaman mükemmeldi! Heh heh, avcı olmadan önce hayalim sanatçı olmaktı.
"Tabii denizlere açıldıktan sonra inancım az çok Fırtına Lordu'na kaydı."
Anderson'ın anlattıklarını duyan Klein'ın aklına birden bir fıkra geldi. Bilgi ve Bilgelik Tanrısı'nın bir rahibi muhtemelen şöyle bir ifade kullanırdı: "Sınavlardan mı kaldı? Bu çocuktan adam olmaz. Doğrudan gömün gitsin."
Tam sohbeti Anderson'ın avcılık yıllarına getirmek üzereydi—çünkü bu rüya dünyasında Gizem Kraliçesi dışında kendisiyle normal bir şekilde iletişim kurabilen tek kişi oydu—aniden açılan bir kapının gıcırtısını duydu.
Freskli salonun derinliklerinden bir kapı açılma sesi gelmişti!
Anderson da tam bu sulardan sorunsuzca ayrılmaktan bahsediyordu... Klein, gözlerini sesin geldiği yere dikerken içinden yüzüne bir tokat patlatma isteği duydu.
Ardından, freskli salonun derinliklerinden kendilerine doğru koşan, kısa keten bir cübbe giymiş bir adam gördü.
Adamın gür, kuzuni siyahı saçları vardı ama sanki çok büyük çileler çekmiş gibi yüzü kırışıklıklar içindeydi.
Karanlığın Azizi Leomaster! Leomaster'ın iyi tarafı! Klein adamı hemen tanıdı ve aynı anda freskli salonun derinliklerinde uzun boylu bir figürün belirdiğini fark etti.
Figür, kapkara ve ağır bir zırh kuşanmıştı. Gözlerinden derin bir kızıllık yayılıyordu.
Eline aldığı devasa bir kılıçla Leomaster'ın peşinden koşuyordu.
Şak! Şak! Şak!
Metalik çizmeleri yere vurdukça net ve aceleci sesler çıkarıyordu.
Bu gerçek Leomaster! Karanlığın Azizi'nin asıl kişiliği! Klein yaklaşan iki figürü görünce içgüdüsel olarak yan tarafa kaydı ve hızla geriledi.
Hemen kendisini salonun duvarına yasladı, tam o anda Anderson Hood'un ne zaman kalktığını anlamadığı şezlongundan fırlayıp karşı duvara sırtını dayadığını gördü.
Gehrman Sparrow'un bakışlarını hisseden Anderson sırttı; bu gülüş "demek sen de benim gibisin" anlamına geliyordu.
Kim senin gibi be? Bu korkaklık değil bir kere. Sen burada olmasaydın Deniz Tanrısı Asası'nı çıkarır, Karanlığın Azizi ile savaşırdım! Zaten gerçek dünyada iyi Leomaster'ın rüyadaki asıl kişiliğini öldürmesine yardım edersem ne olacağını düşünüp duruyordum...
Evet, dışarıda Gelecek'in mürettebatı var. Leomaster'ın asıl kişiliği gerçekten çıldırırsa Gizem Kraliçesi kesinlikle müdahale edecektir...
Bu iki tipin kendi rüyalarını terk edip buraya gelmiş olmaları bir tesadüf olamaz... İki taraf da gerçek dünyada birbirine çok mu yakın? Belki biri iyi Leomaster'ı buraya yönlendirmiştir. Gizem Kraliçesi olabilir mi? Klein'ın zihninden pek çok düşünce şimşek gibi geçti.
Kısa keten cüppeli Leomaster ilerideki iki adamı gördü. Yardım için bağırmak istedi ama göz açıp kapayıncaya kadar ikisinin de sanki bu işe hiç bulaşmak istemiyormuş gibi salonun iki tarafına kaçıştığını fark etti.
"..."
Umutsuzca koşarak freskli salondan dışarı fırladı.
Zırhlı Leomaster'ın gözlerindeki kızıllık koyulaştı. Duvarlara yapışmış duran Klein ve Anderson'ı tamamen görmezden gelerek takibini sürdürdü.
Onlar salondan çıktığı anda, kafasında bazı teoriler şekillenen Klein hiç tereddüt etmedi; bir av parsı gibi ileriye doğru fırladı.
"..."
Anderson sağ elini kaldırıp boşluğu yakalamaya çalıştı ama Gehrman Sparrow'u zamanında durduramadı.
"Bu adam az önce gayet mantıklıydı. Niye aniden çıldırdı ki? Bir şey mi keşfetti? Ne garip tip..." Anderson dışarıdaki meydanlığa baktı, birkaç saniye tereddüt ettikten sonra en sonunda peşinden gitmeyi seçti.
Siyah manastırdan dışarıya, Yıldızlar Amiralı'nın bulunduğu bölgeye kadar kovaladılar. Klein, keten cüppeli Leomaster'ın kötü ikizinden kaçmak için büyük kayanın etrafında turlar attığını gördü. Sonra adam fırsattan yararlandı, karşı dağlardaki Dev Kralı Sarayı'nın gölgesine doğru dönerek Kadim Hermes diliyle yumuşakça dua etmeye başladı: "Her şeyi yaratan Lordum;
"Sen her şeye kadirsin ve her şeyi bilensin..."
İyi Leomaster bir tur daha attıktan sonra yakarmaya devam etti:
"Sen her yüce şeyin kaynağısın. Başlangıç da Sensin, Bitiş de;
"Tanrıların Tanrısısın. Engin astral dünyanın hükümdarısın!"
Bu onurlu unvan zikredildiğinde, iki dağı ayıran bulut denizi aniden dalgalandı; ardından yavaşça ikiye ayrılarak dipte derin bir yarık ortaya çıkardı.
Karşı taraftaki Dev Kralı Sarayı'nın gölgesi, çok uzaklardaki donmuş alacakaranlığı bir anda içine çekti!
Ancak bundan sonra hiçbir şey olmadı.
Klein bir şeyleri çözmüş gibi başını siyah manastırın kapısına yakın binalara doğru çevirdi. Tertemiz bir fransız balkon camının arkasında, güzel ama ulaşılmaz Gizem Kraliçesi Bernadette'in yaşanan her şeyi sessizlik içinde izlediğini gördü.
İyi Leomaster'ın rüyasından kaçıp buraya gelmesini sağlayan kişi gerçekten de oymuş... Aurora Tarikatı'ndan bir Dinleyici Küçük Jack'i Tanrıların Unutulmuş Diyarı'na getirebildiyse, Karanlığın Azizi'nin bunu yapamaması imkansız! İleride yol kalmadığında ve Dev Kralı Sarayı'nın gölgesini gördüğünde, Leomaster'ın bölünen kişiliği kesinlikle oraya kaçmak isteyecekti. Böylece gizlice izleyen kişiye Tanrıların Unutulmuş Diyarı'na girmenin yolunu gösterdi... Klein büyük bir eminlikle bakışlarını geri çekti.
Leomaster'ın neden başarılı olamadığına gelince, bunun nedeninin doğru konumda olmaması gerektiğine inanıyordu!
O suların derinliklerine inmesi, tehlike ve garipliklerle çevrili özel bir nokta bulması gerekiyordu. Ancak geceyle gelen rüyada Gümüş Şehir'in Yaratıcısı'nın onurlu unvanını okuyarak Dev Kralı Sarayı'nın gölgesinde gizlenmiş geçit açılabilirdi, değil mi? Ardından rüya yardımıyla içeri girilebilir, gerçekle illüzyonu birbirine karıştıran sisin içinden bedeni ve gemisiyle geçerek Tanrıların Unutulmuş Diyarı'nın kıyılarına ulaşılabilirdi... Klein bazı olasılıkları değerlendirdi.
Onun için Tanrıların Unutulmuş Diyarı'na girme yöntemi pek de umursaması gereken bir şey değildi. Eğer gitmek isterse, Seviye 4'e yükselip ilahiyatın belli bir seviyesine ulaştığında, Küçük Güneş'e kendisi için bir iniş veya lütuf ritüeli hazırlatıp doğrudan inebilirdi!
Ancak bunu tersine mühendislikle Tanrıların Unutulmuş Diyarı'ndan çıkış yolunu bulmak için kullanırsa, bu inanılmaz derecede faydalı olurdu. Gümüş Şehir için biçilmiş kaftandı!
Görünüşe göre Tanrıların Unutulmuş Diyarı'ndan çıkışın anahtarı gerçekten de Dev Kralı Sarayı'ndaydı ama bunun ne olduğunu tahmin etmenin hiçbir yolu yoktu...
Düşüncelere daldığı sırada, bezelye sarmaşıkları topraktan hızla büyüyerek siyah manastırın dışındaki alanı anında yeşil bir ormana çevirdi; ayrıca Karanlığın Azizi'nin asıl kişiliği ile iyi kişiliğini zorla birbirinden ayırdı.
Ardından Klein, bezelye sarmaşıklarının arasından Cattleya'nın ayağa kalktığını gördü. Artık orada dizlerini kucaklayarak oturmuyordu.
Cızzz!
Derrick önce bir perende attı, ardından yukarı sıçrayarak devin kısa, siyah kıllarla kaplı bacağına doğru kılıcını indirdi. Tetiklenen gümüşi yıldırımlar aşağı indi; tek gözlü canavar olduğu yerde çakılı kalıp titredi.
Derrick bu fırsatı kaçırmadı, kollarını iki yana açtı.
Gökten inen göz alıcı, saf bir kutsal ışık, mutasyona uğramış devi baştan aşağı sarıp sarmaladı.
Bu görkemli parlaklığın ortasında canavar, bedeninden siyah dumanlar yükselerek acı bir çığlıkla yere serildi.
Üst üste yaşanan dövüşlerin ardından Derrick bir şey fark etmişti: İkindi Kasabası'nın bu tuhaf yaratıkları farklı özelliklere sahip olsalar da hepsi ama hepsi yoğun ışıktan ölesiye korkuyordu.
Edindiği bu tecrübe hem kendi yaralanmasını önlemesini sağlamış hem de takım arkadaşlarının hayatta kalmasına vesile olmuştu.
Bir süre sonra Colin en güçlü canavarı alt ettiğinde, İkindi Kasabası yeniden o sessizliğine büründü. Yanan tüm mumlar çoktan sönmüştü.
Altı Kişilik Konsey'in lideri etrafı şöyle bir süzdükten sonra içini çekti. "Kamp kurmadan önce toparlanalım."
O an geldiğinde, başta bir araya gelen gruptan geriye yalnızca üçte biri kalmıştı. Topu topu altı kişiydiler!
Colin Iliad’ın asıl hedefi Dev Kralı'nın Sarayı'na ulaşmaktı. Fakat İkindi Kasabası'nda karşılaştıkları şeyler, bu keşfe paldır küldür atılamayacağını anlamasını sağlamıştı. Çünkü o saray, büyük felakete dair muazzam gizemler barındırıyor, hayal bile edilemeyecek tehlikeler saçıyordu. Bu yüzden kapılarını zorlamadan önce en az altı aya, belki de bir iki yıla yayılan ciddi bir hazırlık ve ön keşif süreci gerekiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.