Gizem Kraliçesi Bernadette, Cattleya’nın sözlerini duyunca birkaç saniye boyunca sessizce ona baktı. Sonunda, "Bu senin tercihin ve aynı zamanda senin özgürlüğün," dedi.
Cattleya gözlerini Kraliçe’ye dikti, dudaklarını büzerek karşılık verdi: "Biliyorum. İzini sürmemi sağlayacak tüm ipuçlarını çoktan yok etmiş olmalısın...
Dönecek olsan da olmasan da, senin için bu geçmişi, her şeyiyle noktalamak demek."
Bernadette’in omuzlarına dökülen kestane rengi saçları, o sessizliğini korurken hafifçe dalgalandı; sanki bu sükûtla Yıldızlar Amirali’nin tahminini onaylıyordu.
Cattleya bunu görünce acı bir tebessümle konuştu: "Eğer bir yıl, hatta altı ay boyunca kayıplara karışacak olursan seni bulmak için elimden geleni yapacağıma dair nutuklar çekmeyeceğim. Sadece, tehlikenin en ağırlaştığı anda Bay Ahmak’ın onurlandırıcı adını zikretmeyi unutmamanı istiyorum."
Bu unvanı dürüstçe, sakınmadan söylemişti.
Gizem Kraliçesi Bernadette yavaşça başını salladı. "Bunu aklımda tutacağım."
Cattleya’nın gözleri buğulandı ama yüzünde hemen bir gülümseme belirdi. "Peki, bana devretmen gereken eşyalar ve meseleler neler?"
Bernadette elini hafifçe çevirerek bir yerden bir eşya çıkardı.
Tamamen altın rengindeki bu nesne, minyatür bir çaydanlığı andırıyordu. Yüzeyi gizemli ve karmaşık sembollerle kaplıydı; ağzından ise bir lamba fitili uzanıyordu.
"Adı Sihirli Dilek Lambası. Seri numarası 0-05. Kökeni Birinci Devir’e kadar uzanıyor olabilir, gerçek bir tanrı bile onu parçalayamaz. Normal şartlarda ne bir zararı vardır ne de bir yararı. Ancak rüyalar ve illüzyonlar aracılığıyla seni sürekli onu ovmaya, Cini çağırmaya ikna etmeye çalışır." Gizem Kraliçesi Bernadette, eşyanın geçmişini ve etkilerini kısaca özetledi. "Cin, ebedi olduğunu iddia eder ve sana on dilek hakkı tanır. Fakat bu dilekler genellikle son derece çarpık bir şekilde veya korkunç sonuçlarla gerçekleşir. Babam, doğru kelimeler ve hazırlıklarla ilk iki dileğin getireceği zarardan kaçınılabileceğini söylemişti; ancak üçüncü dilek kesinlikle yasaktır."
Bernadette tam bu noktada üzerine basarak tekrarladı: "Kesinlikle yasak!"
"Bundan kaçınmak kolay gibi görünüyor..." Cattleya bir an düşündükten sonra ekledi: "Onu bana vermeden önce iki dilek dileyemez misin? Sonra ben de iki dilek dilerim, ardından lambayı Frank’e, Heath’e ya da diğerlerine veririm. Böylece pek çok şey halledilebilir."
Frank’in adını sadece örnek olsun diye vermişti; onu bu denli tehlikeli bir şeye bulaştırmaya hiç niyeti yoktu.
Sihirli Dilek Lambası’nı tutan Bernadette belli belirsiz başını iki yana salladı. "Sahip ile kullanıcı farklı şeylerdir. Ben ölmeden önce, lambayı ele geçirsen bile sadece bir kullanıcı olursun. Dileyeceğin ilk dilek, hem benim üçüncü dileğim hem de senin ilk dileğin sayılır.
Ayrıca, dileklerin gerçekleşmesinden doğacak zararı önlemek için kelimelerimizi seçip hazırlık yapabilsek de, bu Cinin zeki olmadığı anlamına gelmez. Aksine, o çok zeki, çok kurnaz ve iradesi çok güçlü bir varlıktır."
Cattleya kısa bir onay mırıltısı çıkardı.
"Peki, onun yerine getiremeyeceği bir dilek var mı?"
"Şu an için yok, ancak mevzu gerçek bir tanrı seviyesine ulaşırsa, dileğin çarpıtılması hayal gücünü aşar. Basitçe söylemek gerekirse; eğer Seviye 0 gerçek bir tanrı olmayı dilersen, bedenin ve ruhun bilinmeyen bir kötü tanrıyla birleşir. Unutma, Cinin kuralı şudur: Dilek basit ve öz olmalı. Aksi takdirde reddeder ve dilek hakkını kullanmışsın gibi davranır," diye açıkladı Bernadette.
Sözlerini bitirdikten sonra, görünmez bir hizmetçi aracılığıyla o korkunç Mühürlü Eser 0-05’i Cattleya’ya doğru gönderdi.
Cattleya uzanıp lambayı kavradığında, Bernadette devam etti: "Eğer rüyanda Cini görürsen ve dilek dilemen için seni ayartırsa, bu artık geri dönemeyeceğim anlamına gelir. O andan itibaren lambanın sahibi sensin demektir. Umarım ilk dileğin, Bernadette Gustav’ın denize açılmadan önce üzerinde taşıdığı her şeyi, buna kendi Beyonder özelliği de dahil, geri getirmek olur. Evet, dileği dilerken kesin bir tarih eklemek en iyisidir."
Cattleya elindeki altın lambaya bakarken ağzından o sözler dökülüverdi: "Seni hayata döndürmek için dilek dileyemez miyim?"
Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Bernadette cevap verdi: "Dirilen ben, sadece bir canavar olabilirim.
Eğer bunu gerçekten istiyorsan, Bay Ahmak’a danışıp onun fikrini alabilirsin."
Cattleya hafifçe başını salladı.
"Pekala."
"Sana verdiğim eşya ve halletmen gereken mesele bu. Geri kalan her şeyi Şafak Elementi’ne bırakıyorum. Başlarına yeni bir lider geçecek; bir kişinin yokluğuyla yıkılacak değiller." Bernadette lafı dolandırmıyordu; Cattleya’yı Zümrüt Şehir’e çağırmasının asıl sebebi buydu.
Kutsal lambanın seviyesi o kadar yüksekti ki, onu bir haberciyle göndermek imkansızdı.
Cattleya’nın cevap vermesini beklemeden, Gizem Kraliçesi’nin yüz hatları aniden yumuşadı.
"Bunca yıl olup bitenleri benimle paylaşmayı hep istemiyor muydun?"
Cattleya şaşkınlıkla başını salladı.
"Evet, istiyordum."
Kraliçe’nin yanına gidip bir sandalye çekti; zümrüt rengi korkulukların ardındaki mavi denize karşı oturdu.
Bernadette yanına yerleşti ve onun Şafak’tan ayrıldıktan sonra başından geçenleri anlatışını dinledi.
Cattleya bu meselelerden mektuplarında bahsetmişti ama yer darlığından dolayı detaylara girememişti. Bazı şeyleri ise ilk kez paylaşıyordu.
Bir noktada Cattleya uyuyakalmış ve rüyasında yıllar öncesini görmüştü.
O zamanlar, arkasına bile bakmadan inatla Şafak’ı terk eden genç bir kızdı sadece.
Aniden uyandı ve yanında kimsenin olmadığını fark etti. Vaktin ne ara karardığını, hatta şafağın sökmek üzere olduğunu ancak o zaman anladı.
Cattleya elini uzatıp hayali bir yumak fırlattı.
Yumak boşluğa doğru yuvarlanırken arkasında parlak renkli bir ip bıraktı.
Bu ipi takip eden Cattleya, sanki Işınlanma yeteneğine hakimmişçesine ruh dünyasında ilerledi ve La Cha Adası’nın kıyılarına ulaştı.
Uçurumun kenarında durup gözlerini uzaklara dikti. Koyu mavi denizin üzerinde, turuncu bir parıltıyla boyanmış görkemli ve devasa bir yelkenlinin ufka doğru süzüldüğünü gördü.
Cattleya yavaşça yere çöktü ve hafifçe öne eğildi. Dizlerine sarılarak uzun süre o yöne doğru baktı.
Güneş yavaş yavaş yükseliyor, ışıkları üzerine vuruyordu.
Backlund’da, bir aşevi...
Peçeli Stelyn Sammer, geçtiğimiz birkaç ayın aksine artık birileri onu tanıyacak diye başını önüne eğmiyordu. Kaygıyla önündeki sıraya bakarken aklındaki tek düşünce, bedava yemeğin sırası ona gelene kadar yetip yetmeyeceğiydi.
Uzaklardan belli belirsiz silah sesleri duyuluyordu. Feysac, Intis ya da Feynapotter ordularının son savunma hattını yarıp yarmadığını veya polisin yağmacılarla mı uğraştığını kestiremiyordu.
Lütfen bitsin artık... Lütfen bu savaş bir an önce son bulsun... Üçüncü aşevini de dolaşmış olan Stelyn, sessizce dua ediyordu.
O sırada bir görevli birkaç metre öteden sesini yükseltti: "Yemek bitti, her şey dağıtıldı!"
Stelyn’in yüzü kireç gibi oldu. Karanlık gökyüzüne baktı ve bitkin, uyuşmuş adımlarla Minsk Caddesi 17 numaradaki eve doğru sürüklendi.
Kapıyı açtığı an iki çocuğu koşarak yanına geldi, masum yüzlerini ona kaldırdılar.
"Anne, ekmek alabildin mi?"
"Anne, çok açım..."
İkizlerdi; biri oğlan, biri kız. İkisi de çok tatlıydı.
Stelyn gözyaşlarını tutmaya çalışarak zoraki bir gülücük kondurdu yüzüne.
"Evet."
İçeri girdi, önceden sakladığı birkaç parça ekmeği çıkarıp iki çocuk arasında paylaştırdı.
Çocukların görgü kurallarını hiçe sayarak ekmeği yemelerini izlerken, Stelyn’in yüzündeki ifade sürekli değişiyordu; keder ve acı arasında gidip geliyordu.
Kısa süre sonra kocası Luke Sammer eve döndü, ancak onun da elleri boştu.
Coim Şirketi savaş sırasında ordu tarafından devralındığından beri bu eski müdür işsizdi. Sadece eski birikimlerine ve devlet yardımına bel bağlayarak ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu.
"Bulamadım..." Karısının umut dolu bakışlarını gören kirli sakallı, iri yapılı adam utançla başını eğdi.
Otuzlarında olmasına rağmen hâlâ oldukça güzel görünen Stelyn derin bir nefes aldı. "Ben de... Tekrar dışarı çıkıp sıraya gireceğim. Hâlâ yemek dağıtımını bitirmemiş yerler olmalı!"
Kocasının cevap vermesini beklemeden kapıdan dışarı fırladı.
Luke hemen arkasından seslendi: "Ben de başka bir yere bakacağım!"
Stelyn durmadı. İki sokak yürüdü ve bahçeli bir evin önünde durdu.
Kısa süre sonra evin sahibini, ellili yaşlarındaki o zengini gördü.
"Yiyecek bir şeyler satın almak istiyorum." Stelyn cebinden bir deste buruşmuş banknot çıkardı.
Saçlarına kır düşmüş yaşlı adam gülümsedi. "Peki, neden sana satayım ki?
Geçen sefer beni reddettiğini hatırlıyorum."
Stelyn’in rengi soldu. Tek kelime etmeden başını eğdi ve diğer eliyle kemerinin tokasını çözmeye başladı.
Bir şakırtıyla, eskiden çok zarif olan ama şimdi üzerinde epey leke barındıran deri kemer yere düştü.
Luke Sammer sokaklarda amaçsızca dolanıyor, nereden yiyecek bulabileceğini kestiremiyordu.
Yanından geçen az sayıdaki yayaya ve can havliyle korumaya çalıştıkları çantalara bakarken, bu eğitimli beyefendinin gözleri yavaş yavaş kanlandı.
Farkında olmadan birini takip ederek bir sokağa saptı.
Sokağa çıkma yasağının başlamasına bir saatten az kalmıştı. Bu onun için nadir bir fırsattı.
Takip ettiği kişi bir evin önünde durdu ve halsiz adımlarla kapıya yöneldi.
Tam o anda, adam aniden bayılarak yere yığıldı.
Luke gayriihtiyari birkaç adım geri çekildi, ardından hızla yaklaşarak yerdeki adamın nefes alıp almadığını kontrol etti.
Gözleri gayriihtiyari adamın kucağındaki kâğıt torbaya kaydı. Burnuna taze ekmek kokusu geliyordu.
Luke yutkunarak elini torbaya doğru uzattı.
Tam hamle yapacağı sırada, yaya halindeki bu adamın girmeye çalıştığı eve korkuyla bir göz attı. Cumba penceresine yapıştırılmış bir çocuk resmi gördü.
Luke olduğu yerde taş kesildi. Birkaç saniye sonra ayağa kalktı, evin kapısına gidip zili çaldı.
Evin hanımefendisi ve çocuğu kapıyı hızla açtıklarında karşılarında bitkin düşmüş babalarını ve bir torba ekmeği buldular.
Sokağa çıkma yasağı vakti çabuk gelmişti. Luke, omuzları düşmüş bir halde Minsk Sokağı’na geri döndü.
Kapıyı açar açmaz karısının ona gülümsediğini gördü.
“Yiyecek buldum!”
Bu harikaydı... Luke derin bir rahatlama ile iç çekerek karısına sıkıca sarıldı.
Audrey, kimsenin onu göremeyeceği bir şekilde sokaklarda ve ara sokaklarda ilerliyordu.
Tek kelime etmeden İmparariçe Semti’ne doğru yürüdü. Tavada kızarmış kaz ciğeri ve diğer lezzetlerin aromasının havada asılı kaldığı lüks daireye kadar geri döndü.
Bir süre sessizce etrafı izledi; hizmetçilerin telaşla gidip gelişine baktı. Sonunda yukarıya, kendi odasına çıktı.
Gecenin bir yarısı, üzerine pelerinini geçirip ailesinin yatak odasına girdi ve yataklarının başucuna kadar ilerledi.
Uzun süre onlara bakakaldıktan sonra, Audrey tek dizinin üzerine çöktü ve alnını babasının eline yasladı.
Halıya birer birer gözyaşları damlıyordu.
Sonra, sarı saçlı ve yeşil gözlü soylu hanımefendi yavaşça başını kaldırdı. Boğazı düğümlenmiş bir halde uyuyan anne ve babasına fısıldadı: “Babacığım, anneciğim, teşekkür ederim. Bana merhameti, nezaketi ve erdemi öğrettiğiniz için teşekkür ederim.”
Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini yumdu ve aniden ayağa kalktı. Arkasını dönüp kapıya doğru yürürken yüzünde artık en ufak bir duygu kırıntısı bile kalmamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.