Bir Avuç Mutluluk ve Sessiz Kubbeler

Ütopya denen bu küçük şehrin, geçmişte ayak bastığım diğer yerlerden özünde pek bir farkı yok. Gerek halk kültürü, gerek insanları, gerekse mimari dokusuyla, burası Loen tarzını adım adım takip ediyor.

Güney Kıta’nın kendine has, tuhaf ve sıra dışı gelenekleri olduğunu duymuştum. Bir gün bunu kendi gözlerimle deneyimlemeyi umuyorum. Tabii bu, Doğu ve Batı Balam’da barış yeniden tesis edildikten sonra olacak.

Burayla ilgili en sıra dışı şey, havasının sürekli değişmesi ve fırtınanın eksik olmaması. Bu yüzden insanların çoğunda Donningsman ağacı reçinesi sürülmüş şemsiyeler ve yağmurluklar var. Otel görevlisi, belirli bir gelir düzeyine sahip olup dışarıda çalışmak zorunda olan birinin, böyle bir yağmurluk alabilmek için ciddi bir para biriktirmesi gerektiğini söyledi. Aksi takdirde, yakalanacakları hastalıklar onlardan çok daha fazlasını götürürmüş.

Burada meteorolog yok. Havanın neden bu kadar sık değiştiğine dair en ufak bir fikrim de yok. Sadece denize kıyısı olmasına ve kasırga bölgelerine yakınlığına yorabiliyorum. Evet, Ütopya’dan birkaç kilometre ötede derin bir liman var. Ancak insan gücü yetersiz ve burası pek iyi yönetilmiyor. İşleyişini ancak küçük ölçekte sürdürebiliyor.

Yerel gazeteleri de yok. Nihayetinde birkaç bin kişinin yaşadığı küçücük bir şehir burası. Gazeteci çocuklar çoğunlukla Tussock Times, Desi Aynası ve Deniz rüzgarı Haberleri satıyor...

Bu şehri sevmemin ikinci nedeni ise Ütopya insanlarının çoğunun iyimser olması ve hayata büyük bir coşkuyla tutunması.

Ben bunları kaleme alırken, otelin önünden bir bando geçiyordu.

Profesyonel bir bando değil bu, tamamen amatör heveslilerden oluşan bir topluluk. Aralarında devlet memurları, kolluk kuvvetleri, avukatlar, polisler, öğretmenler, şeker fabrikası işçileri, dükkan sahipleri var... Maddi durumu elverenler çello, keman gibi çalması daha zor ve pahalı enstrümanları üstlenmiş. Orta ve alt kesimden olanlar ise yedi telli gitar ya da mızıka gibi daha basit aletlerle onlara eşlik ediyor.

Bazı tatil günlerinde, belediye meydanından yola çıkıp sokakları arşınlıyorlar. Şehri turladıktan sonra meydanın yakınındaki Saint Arianna Katedrali'ne geri dönüyorlar. Buna müzikli tur adını vermişler.

Bu yürüyüşe diğer vatandaşların katılmasına engel olmadıkları gibi, herkesi kendileriyle birlikte şarkı söyleyip dans etmeye teşvik ediyorlar. Gözlemlerime göre, katılımcılar hayata duydukları sevgiyi özgürce haykırırken son derece mutlu ve huzurlu görünüyorlar. Bu bana tarif edilmez bir yaşam enerjisi veriyor.

İtiraf etmeliyim ki bu coşku oldukça bulaşıcı. Ben de bir kez bu tura katıldım; müziğin, dansın ve şarkıların büyüsünde tüm dertlerimi unuttum. Zihnimde sadece saf bir mutluluk kaldı...

Bugün turda değillerdi. Onun yerine, katedralde yeni evlenen bir çifte hayır dualarını sunuyorlardı.

Düğünlerden bahsetmişken, burada aklımın en çok karıştığı nokta, şehirde sadece Gece Tanrıçası'nın katedralinin bulunması. Krallığın büyük bir bölümünde, en küçük kasabada bile biri Gece Tanrıçası'na, diğeri ise Fırtına Lordu'na ait en az iki katedral bulunur.

Bugünden önce, krallıktaki sıradan bir kasabanın sadece tek bir ilaha inanabileceğini hayal bile edemezdim.

Yine de bu durum benim için büyük bir sorun teşkil etmiyor. On sekiz yaşıma gelene kadar ailemin etkisiyle sadece Fırtına Lordu'na inanmıştım. Ancak rüştiyeden mezun olduktan sonra Tanrıça’nın en şefkatli ve merhametli ilah olduğunu gerçekten idrak ettim.

Düğün meselesine dönersek, birkaç gün önce bir törene katıldım. Ütopya’nın bu konuda bazı özel adetleri olduğunu fark ettim.

Bunlar arasında en çok saygı duyduğum şey, rahip onları karı koca ilan ettiğinde, gelin ile damadın birbirlerine eğilerek selam vermesi oldu. Bu ilişkide kimse kimseden üstün değil; sadece hayatlarının geri kalanını birlikte geçirecekleri için birbirlerine içten bir şükran sunuyorlar.

Bu belki de Tanrıça’nın öğretilerindeki kadın ve erkek eşitliğinin bir yansımasıdır...

Ayrıca düğünden sonra bazı özel oyunlar oynanıyor. Örneğin, damat ve gelinin aşk hikayelerini herkesin önünde anlatması isteniyor.

Bu onlar için biraz utanç verici olabilir ama davetliler için oldukça eğlenceli. Evet, ben de öyle düşünüyorum fakat kendi düğünüme kesinlikle böyle bir bölüm eklemem.

O düğünde, şimdiye kadar duyduğum en güzel aşk hikayesini dinledim. Bir fırsat olur da bu köşenin sevgili okurları bunu beğenirse, hikayeyi size aktarmayı düşünebilirim. Elbette çiftin huzursuz olmaması için isimleri ve bazı detayları değiştireceğim...

Ütopya’yı sevmemin en büyük sebebi ise yemekleri. Buradaki yemekler inanılmaz lezzetli. Sayılı restoranların hepsi de birbirinden başarılı ama en iyisi şüphesiz kaldığım Süsenler Oteli'nin restoranı.

En temel biftekten domuz pirzolasına, kömürde ızgara etten baharatlı balık kızartmasına, hatta yapımı çok daha zahmetli olan bezelyeli kuzu yahnisi, kıvamlı krema çorbası, tereyağlı patates ve fırınlanmış patates kabuğuna kadar her şey, şehirdeki bir usta şefin elinden çıkmış gibi. Ayrıca buradaki aşçılar özgün lezzetler yaratma konusunda oldukça yetenekli. Soslu ekşi tatlı et küpleri ve çeşitli baharatlarla harmanlanmış ızgara balıklar bunlardan sadece birkaçı...

Yaratıcılığa pek alan tanımayan ekmek gibi temel gıdalarda bile Ütopya’nın aşçıları pes etmemiş. Bu şehirde her çeşit ekmeği tattım: yer elmalı, patatesli, tereyağlı, kremalı ve meyveli... Eğer isteseydim, bir hafta boyunca aynı şeyi iki kez yemeden beslenebilirdim.

Ancak buranın en çok övgüyü hak eden lezzetleri kesinlikle tatlıları.

Kremalı puding, meyveli puding, kara orman pastası, havuçlu kek, sütlü pasta, çörekler, yumurtalı tartlar...

Bunları yazarken bile karnım acıkıyor. Bir haftadır burada kalmama rağmen hala ayrılmak istemeyişimin sebebi tam olarak bu. Şimdi beni düşündüren tek şey cüzdanımın hafiflemesi değil, kilomun artması. Otelde tartı olmamasına hem seviniyorum hem de onları bu eksiklik yüzünden suçluyorum.

Ütopya’nın kırmızı şarabı da oldukça başarılı. Tek sorun, yıllanacak kadar bekletilmemiş olması. Şehrin etrafındaki bağlar henüz bu olgunluğa erişememiş gibi görünüyor.

Burada, kesinlikle tavsiye etmem gereken bir içecek var. Ütopya’nın Köpüklü Buzlu Çayı. Çok özel bir lezzet; tatlılığı ve köpüklerinin ötesinde, insana bambaşka bir ferahlık hissi veriyor...

Her akşam belediye meydanında yürüyüşe çıkarım. Burası aynı zamanda çoğu Ütopyalının eğlenmek için gitmeyi en çok sevdiği yer. Güvercinlere karşı olağanüstü bir sevgileri var.

Meydanda bir sanatçıyla tanıştım. Adı Anderson. Yakışıklı bir adam ve resim yeteneği tek kelimeyle harika. Ne yazık ki dilsiz...

Bir de yazar arkadaşım var. Adı Alzu. Oldukça garip bir isim. Uzun bir roman yazdığını söyledi ve benden kitabın girişini değerlendirmemi istedi.

Romanı hakkında yorum yapmayacağım ama kitabın başındaki birkaç tanıdık isim beni meraka düşürdü.

Aralarında Anderson ve Wendy vardı; ah evet, Wendy en sevdiğim fırının sahibi...

Bu konuyu açtığımda, Alzu büyük bir ciddiyetle, bir yazarın karakterlerine isim bulamadığında tanıdığı insanlardan esinlenmesinin son derece doğal olduğunu söyledi.

Ona hak veriyorum.

...

Bu köşe düşüncelerimi sığdıramayacağım kadar dar olduğu için burada noktayı koyuyorum.

Sevgilerle,

Charlotte

Monica dolma kalemini masaya bıraktı ve taslağı dikkatle iki kez okudu. Bazı kelimeleri düzeltti, dil bilgisi hatalarını giderdi.

O bir yazardı. Başlarda tanınmadığı için hayatını idame ettirebilmek adına üçüncü sınıf aşk romanları yazmak zorunda kalmıştı. Gece Tanrıçası'na inanmaya başladığında, babası onunla neredeyse tüm bağlarını koparmıştı.

Ancak, "Fırtına Malikanesi" kitabının yazarı Bayan Fors Wall bir seyahat köşesi açıp savaştan sonra büyük bir ilgi görünce, Monica da bazı Backlund gazetelerinde gezi yazıları yazmaya başlamıştı. Bu iş hobisiyle mükemmel bir şekilde uyuşuyordu ve bu tutku, ona ünlü bir seyahat yazarı olma yolunda eşsiz bir enerji veriyordu.

Charlotte onun takma adıydı.

Mürekkebin tamamen kurumasından sonra, Monica yazının bir kopyasını daha çıkarıp zarfa yerleştirdi ve üzerine pulu yapıştırdı.

Adresin doğruluğundan emin olduktan sonra, Desi Koyu tarzı giyinmiş bu siyah saçlı kadın çantasını alıp otelden çıktı ve Ütopya postanesine doğru yöneldi.

Postane, telgraf ofisinin hemen yanındaydı. Monica ne zaman oradan geçse, burayı hep bir kaynak israfı olarak görürdü.

Onun gözünde, Ütopya’da telgraf çekmeye neredeyse hiç ihtiyaç duyulmazdı. Sırf bunun için bir telgraf ofisi inşa etmek fazlasıyla lükstü.

Mektubu gönderdikten sonra Monica gökyüzüne baktı ve belediye meydanına doğru yürümeye başladı.

Saint Arianna Katedrali'nin kapısına vardığında Biles ile karşılaştı.

O bir polisti. Bir cinayet tanıklığı meselesi yüzünden otelde Monica’yı sorgulamıştı.

Ne yazık ki Monica, Wendel adlı o adamı tanımıyordu.

Birbirlerini başlarıyla selamladıktan sonra Monica katedrale girdi ve kendine bir yer buldu. Rahip Townsend'in vaazını sessizce dinlemeye koyuldu.

Gece Tanrıçası’na geçtiğinden beri karşılaştığı en din adamı gibi din adamıydı bu rahip. Saçları kırlaşmıştı, yavaş ve ahenkli konuşuyordu. Sesi derinden ve sakince geliyor, insanları fark ettirmeden huzura kavuşturuyordu.

Monica gözlerini kapattı ve kendini vaazın huzurlu akışına bıraktı.

Doğu Chester Bölgesi, Hall ailesine ait bir ormanlık alan.

Alfred, Hibbert ve Audrey, yanlarında uşaklarıyla birlikte tazılarını yönlendiriyor, ormanda avlarının peşinden koşuyorlardı.

Bu, üç kardeşin yetişkin olduktan sonra birlikte çıktıkları ilk av partisiydi.

Kız kardeşlerinin önünde Alfred ile Hibbert keyifli vakit geçiriyorlardı, en azından dışarıdan öyle görünüyordu.

Alfred için en büyük mesele, kendini dizginleyip fazlasıyla sıra dışı güçlere sahip olduğunu belli etmemekti. Yoksa bir disiplin şövalyesi ava dâhil olduğunda, diğerlerine hiçbir şans kalmazdı.

Kız kardeşinin bir dışıdünyalı olduğunu biliyordu fakat İzleyici yolunun 7. Seviye bir dışıdünyalısının gerçek anlamda bir savaş yeteneği taşımadığının da farkındaydı.

Avlarının peşinden koşarken ormanın dışına fırladılar ve önlerinde uzanan bir buğday tarlasıyla karşılaştılar.

Av kıyafetleri içindeki Audrey, "Neredeyiz biz?" diye öylesine sordu.

Bu ormanda ilk kez avlanıyordu ve yolun nereye çıktığına dair hiçbir fikri yoktu.

Hibbert da buraları pek bilmezdi. Kafasını çevirip yanındaki hizmetkârına döndü. "Birine sor bakalım."

Onlar beklerken, üç kardeş vurdukları avlar hakkında gülüşerek sohbet etmeye başladı. Altın retriever Susie ise kendisine yaklaşmaya çalışan tazılara şöyle bir bakıp onları kendisinden uzaklaştırdı.

Çok geçmeden Hibbert’ın hizmetkârı geri döndü ve bilgi verdi. "Efendim, yakınlarda Hartlarkh adında bir köy varmış..."

Hartlarkh... Ejderhalara tapınma adetleri olan o köy mü? Buraya başka bir yerden mi gelmiştim? Audrey bunu duyunca şaşakaldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.