Sızlanan biri gibi görünmek istemem ama Mayıs başlarında, yani Altın Hafta’nın hemen başında, tuhaf bir kader beni Senjogahara Hitagi’ye bağladığında, hem zihnen hem de bedenen tükenmiştim. Zihnen ve bedenen tükenmiş, ya da pestilim çıkmış da diyebiliriz; kısacası, perişan haldeydim.
Hatta tam bir enkaz mı demeliyim? Öyle bir enkaz ki, sıradan bir hayat fikri bile bana gerçek dışı geliyordu artık.
Bizi cehennemden ayıran tek şey güverteymiş – açık deniz balıkçılarının kullandığı bir tabir sanırım, ama karada da durum pek farklı değilmiş gibi geliyor.
Bizi cehennemden ayıran tek şey yerin kendisi.
Üzerinde yürüdüğümüz zeminin ne kadar güvenilmez olduğunu, yer kabuğunun ne denli kırılgan olduğunu, ne kadar kolayca çökebileceğini acı bir şekilde farkına varmıştım.
Bu acıyla beraber farkına varmıştım.
Kaygısızca gittiğim okul yolunun, kaygısızca döndüğüm ev yolunun, her şeyin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, ne kadar kolayca yerle bir olabileceğini öğrenmiştim.
Öğrenmiş miydim?
Hayır.
Hiçbir şey bilmiyorum. Kanatları birbirine uymayan kız Hanekawa Tsubasa gibi konuşmak istemem ama gerçekten bildiğim tek şey bildiklerim, ve bildiğim de bir budala olduğum.
Senjogahara Hitagi.
Bazı çocukların Manastır Prensesi diye adlandırdığı sınıf arkadaşım, gündelik hayatın ne kadar kırılgan olabileceğini ben bu dersi öğrenmeden çok önce biliyordu.
Hayatından, yaşam tarzından öğrenmek zorunda kalmıştı diyebiliriz. Şimdiye kadarki hayatının yıpranmış ipine dair duyduğum en ılımlı söylentilere bile kulak kabartmak, ödümü patlatmaya yetmişti.
—Her şeyden önce, sıradan ile olağanüstü arasında bir duvar olduğunu hayal etmek bir yanılgı, diye başladı duygudan yoksun, tekdüze bir ses tonuyla. Elbette ikisi arasında ayrım yapmak zorundasın, yapmazsan yaşayamazsın da, ama bitişikler; burası ile orası birbirine bağlı. Bu, yukarı ya da aşağı meselesi değil. Sıradandan olağanüstüye düşmezsin, olağanüstüden sıradana da sürünerek çıkmazsın. Daha çok yürüyorsun ve aniden başka bir yerdesin, tanımadığın bir yerdeymişsin gibi…
Yoldan sapmak gibi mi?
Kaldırımda yürürken bir anda farkında olmadan yola adım attığını anlamak gibiydi – benzetmesi az çok mantıklıydı.
Kesinlikle doğru.
Eğer bariyerler ya da yaya geçitleri olmasaydı, kaldırım ile yol arasında hiçbir fark olmazdı.
—Aynen. Ve bir bakmışsın kaza yapmışsın. Gerçi araba ile yaya arasında hangisinin sıradan, hangisinin olağanüstü olduğunu kim söyleyebilir ki. Bir de senin bisikletin gibi şeyler var, Araragi, yol ile kaldırım arasında kaygısızca gidip gelen…
Sıkı konuşmak gerekirse, trafik kurallarına göre kaldırımda bisiklet sürmek yasak, ama arabaların açısından bakınca, insanların yolda bisiklet sürmesi baş belası. Modern sorunlar, değil mi?
—Evet. Başka bir deyişle, üzerinde yürüdüğün zemin çökse de çökmezse de, doğru yolda ilerlesen de yine de bir ‘kaza’ geçirebilirsin. Ve bu, ayağın kayıp sıradandan olağanüstüye düştüğün için de olmaz. Ama biliyor musun, Araragi, diye devam etti Senjogahara, pek duygu belirtisi göstermeden. Bazen sıradandan sıradana düşersin. Ve bazen de olağanüstüden sürünerek çıkarsın ve şimdi nerede olursan ol, oranın da olağanüstü olduğunu görürsün.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.