İşte kendimi böyle dojonun arka tarafında buldum.
Kolumdan tutulup sürüklenerek.
Bunu mecazi anlamda söylemiyorum, yol boyunca gerçekten kol kola yürüdük.
Dışarıdan bakıldığında kız kardeşiyle tatlı bir gezintiye çıkmış bir abi gibi görünmeyi çok isterdim ama gerçek şu ki, muhtemelen herkes beni küçük kardeş sanıyordu. Karen benden çok daha uzun.
Bu arada kol kola girme meselesinin aslı, oraya varana kadar kaçmamı engellemekti; yani pek öyle kardeşçe bir yakınlıktan söz edemezdik.
Eh.
Karen'e verdiğim sözü tutup kaçtığım vakiydi, bu yüzden neden böyle hissettiğini anlayabiliyorum; ama bu sefer kaçmak gibi bir niyetim yoktu.
Onun ne kadar duygusal ve fevri olduğunu bildiğimden anlattıklarına biraz şüpheyle yaklaşmıştım; ama dürüst olmak gerekirse, kimse fark etmeden orada öylece duran ağaç hikayesi ilgimi çekmişti.
...Sınav hazırlıklarından kaçmaya çalışmamla hiçbir ilgisi yoktu tabii ki.
"Hmm..."
Karen'e de söylediğim gibi, ağaç hayal ettiğimden çok daha küçüktü. Yine de yaşlı bir ağaç olmasına rağmen, bunca zaman kimsenin haberi olmadan orada durması imkansız gibi görünüyordu.
İmkansız görünüyordu ama görünüşe göre olan buydu. Karen bunu iddia eden tek kişi olsaydı, kız kardeşim dünyadan bihaber der geçerdim (gerçi o kadar kolay kurtulamazdım herhalde?), ama diğer öğrenciler ve hatta dojo ustası bile hikayeyi doğruluyordu...
"Yani onu ilk fark eden sen miydin? Bu ağacı?"
"Aynen öyle. Öv beni, öv hadi. Başımı okşa, hadi ama."
"Üzgünüm ama boyun çok uzun, yetişemiyorum."
"O kadar da devasa değilim..."
"Herkes avluda antrenman yaparken sen bu ağaca en yakın duran kişisin, değil mi? Sence senin yüzünden ağacı göremiyor olabilirler mi? Yani önünü kapatıyor olmayasın?"
"Sana o kadar devasa değilim diyorum!"
Karen gidip ağacın önüne dikildi.
Gövdesinin bir kısmı kapansa da ağaç hala görünebiliyordu; sonuçta en az üç metre boyundaydı.
Üstünde tek bir yaprak veya meyve yoktu. Mevsimi mi geçmişti yoksa ağaç artık bunları verecek hayati özünü mü tüketmişti, kestiremiyordum. Ama boyuna bakılırsa, duvarların dışından bile görünmesi gerektiğini düşünürdüm.
Bunu Karen'e sordum.
Başını sallayarak cevap verdi: "Bilmem. Ben farklı bir rota kullanıyorum. Belki görmüşümdür... ama hiç farkında değildim."
"İşte bak... Yani çoğu insan başkasının bahçesindeki ağaçları dikizleyerek yürümez, değil mi?"
"Evet. Bence bahçenin içindeyken ya da antrenman yaparken de durum aynı. Belki de sadece dikkat etmedik. Ama bu bizim ihmalkarlığımız olduğu anlamına gelmez mi?" Bunları söylerken Karen arkasını dönüp ağaca dokundu. "Kendi ihmalimiz yüzünden bu ağacı hiç fark etmedik, onu görecek kadar nazik davranmadık ve şimdi fark edince de tuhaf olduğunu söyleyip kesilmesi gerektiğini mi savunuyoruz? Bu çok boktan bir durum değil mi?"
"Şey..."
Dürüst olmak gerekirse, "kesilmeli" diyenlerin neden böyle düşündüğünü anlayabiliyordum. Ama aynı zamanda, Karen'in tüm bunları "boktan" bulması da gayet doğaldı; durumun gerçekten öyle olup olmaması başka bir meseleydi, sadece Karen'in böyle hissetmesini yadırgamıyordum.
Her iki tarafın da haklılık payı vardı.
Tarafsız bir üçüncü şahıs olarak sadece herkesi anladığımı söyleyebilirdim ama buradaki asıl mesele, tarafsız bir üçüncü şahıs olmayışımdı.
Yerin kulağı vardır derler.
Ama o an ve o yerde, olabileceğim tek şey Karen’in abisiydi; olmak istediğim tek şey de buydu zaten.
"Pekala. Görünüşe göre bu sefer doğruyu söylüyorsun, sana yardım edeceğim."
"O da ne demek abi, bana inanmıyor muydun yani? Ne kadar ayıp, sana ne zaman yalan söyledim ki?"
"Sadece kesin olarak kanıtlanmış olanları sayarsak, bana tam 293 kez yalan söyledin. İlki iki yaşındayken oyuncaklarımdan birini kırdığın zamandı."
"Hafızan mı çok güçlü, çok mu kincisin yoksa boyun mu çok kısa, bilemedim..."
"Boyumu bu işe karıştırma."
Her neyse, işimize bakalım.
Söylemeye gerek yok, şu an başkasının mülküne izinsiz girmiş durumdaydık. Karen için burası kendi evi gibiydi ama benim için hiç tanımadığım birinin eviydi.
Haliyle diken üstündeydim.
"Yani... ağacın kesilmesini önlemenin bir yolunu bulmak istiyorsun, değil mi?"
"Evet. Senin politik gücünle bir şeyler ayarlayabileceğini biliyorum abi."
"Politik gücüme pek güvenme derim."
"Hatta daha da yüzsüzce bir isteğim var... 'Ağacın kesilmesini önlemek' deyince, sanki onu başka bir yere taşısak olurmuş gibi tınlıyor. Ama bu bir seçenek bile değil."
"Seçenek bile değil, ha..."
Yardım isterken üslubuna biraz dikkat etsen olmaz mı?
Neden bunu sanki bir kuralmış ya da bir sözleşme maddesiymiş gibi suratıma vuruyorsun ki?
"Onu evinden kovuyormuşuz gibi hissettirir, buna dayanamam. Bu yüzden burada, bu haliyle sonsuza dek kalması için bir yol bulmanı istiyorum."
"Sonsuza dek, demek..."
Ağaç yakın bir gelecekte kendi eceliyle ölecek gibi duruyordu, bu yüzden "sonsuza dek" kısmı biraz zor görünüyordu. Gerçi o kadar yaşlı bir ağacı başka bir yere taşımak muhtemelen zordan da öteydi.
Eğer ağacı koruyacaksak, bu işi burada yapmamız gerekiyordu; benim politik gücüm olsun ya da olmasın.
"Anlattıklarına bakılırsa, sensei bu ağacın tuhaf olduğunu düşünmüyor."
"Şaka mı yapıyorsun? Bahsettiğimiz kişi benim sensei'm."
"Pek doğru düzgün bir cümle olmadı, değil mi?"
"Dalga mı geçiyorsun? Benim sensei'mden bahsediyoruz diyorum."
"Amma da pişkinsin, sanki az önce dili sürçen sen değilmişsin gibi aynı şevkle tekrar ediyorsun. Madem öyle... sensei'nden gidip şu korkan öğrencilerle konuşmasını isteyemez misin?"
"O kadar kolay değil işte! Sensei ağaçtan korkmuyor ama bunun tek sebebi, bir dövüş sanatçısı için ağaçların sadece tekmelenip devrilecek şeyler olması."
"..."
Bu çılgınlık.
Ağaçları kesmek yerine tekmeyle devirmek mi?
Karşısındaki kişi böyle biriyse, Karen'in ağaç için üzüldüğünü öylece söyleyememesini anlıyordum.
"Eğer bu ağaç giderse, antrenman için daha fazla yer açılacak. Bu yüzden tuhaf olsun ya da olmasın, bence sensei içten içe gitmesine sevinir. Ama yine de derdimi anlattım. Ağaç için geçici bir mühlet almayı başardım."
"Öyle mi?"
"Sana geldim diye önce sensei'me gitmedim sanma abi."
"Demek öyle..."
"Ama diğer öğrencileri durdurmak imkansız. Hepsi burnu havada tipler, öylece sensei'nin emirlerine boyun eğmezler."
"Hmm... Madem öyle, sensei'nin emir vermesi yerine bir karate öğrencisi olarak onları ikna etmeye çalışsan?"
"Yemez. Öyle olsaydı zaten çoktan hallederdim ve sana boyun eğmek zorunda kalmazdım abi, inan bunu yapmak nefret doluydu."
"Nefret doluydu, ha..."
Kız kardeşimden gelen darbelerin ardı arkası kesilmiyordu.
Sanki yavaş yavaş can barımı tüketmeye çalışıyordu.
"Aynı zamanda, eğer diğerlerini ikna edebilirsem, sensei'mi de ikna edebileceğimden eminim. Yani, sensei de aşağı yukarı böyle söyledi."
"Anlıyorum..."
"Tam olarak şöyle dedi: 'Eğer diğer tüm öğrencileri evire çevire dövüp fikirlerini değiştirebilirsen, ağacı kendi haline bırakırım. Senin hatırına onu tekmeyle devirme arzumu bastırırım.' Ama ben gerçekten bütün öğrencileri evire çevire dövmek istemiyorum."
"..."
Görünüşe göre sensei'si pratik dövüş konusuna biraz fazla kafayı takmıştı.
Karen'in "yapamam" yerine "istemiyorum" demesi ise korkutucuydu... Gerçi çoğunluk kuralına uysalar canına okurlardı, belki de sensei'si bir nevi onun duygularını düşünüyordu.
Avlunun mülkiyeti dojoya aitti, yani ağaca ne olacağı sensei'nin kararıydı. Evet, Karen onun gözde öğrencisiydi.
"Ve benim sevgili kız kardeşim... Madem durum bu, en mantıklı yol diğer öğrencileri tek tek ikna etmeye çalışmak..."
Burnu havada tipler.
Karen'in bununla tam olarak ne kastettiğinden emin değildim ama eğer her biri deneyimli birer dövüşçüyse, onları tek tek ikna etmek pek kolay bir işe benzemiyordu.
Onlarla tek tek uğraşmak yerine, hepsini birden ikna edecek bir "prensip" bulmak en iyi çözüm olurdu.
Karen'in yaptığı gibi ben de yaşlı ağaca dokundum. Sadece bakarken hissedilmeyen bir gerçeklik duygusu vardı.
İster istemez, "Bu canlı bir şey," diye düşündüm.
Sadece Karen değil, herhangi biri sırf kurumaya başladı diye ya da sırf daha önce kimse fark etmedi diye onu "öldürmeye" karşı çıkabilirdi.
Aynı fikirde olup olmamam bir kenara.
"En azından ağacın tuhaf olduğu yönündeki ön yargıyı kırmalıyız. Başka bir deyişle; onun bir hilkat garibesi, bir hayalet ya da kötü bir ruh olmadığını, sadece sıradan yaşlı bir bitki olduğunu kanıtlayabilirsek..."
"Doğru. Şu ödleklerin içini ferahlatabilirsek her şey çözülür."
"..."
Bu kadar düşmanca bir tavırla o "ödlekleri" ikna etmek pek kolay olmayabilirdi...
"Öyle mi? İyi, o zaman şöyle diyeyim: Korkak tavuklar, ödlekler değil."
"Hala sadece düşmanlık seziyorum. Onlarla aranı iyi tutmalısın."
"Aramız kötü değil ki. Normalde dövüşçü arkadaşlarıma sonsuz saygı duyarım. Ama bu durumda resmen tavuk gibi davranıyorlar. Kafası kesilmiş tavuk gibi oradan oraya koşturuyorlar. Ama gör bak, ektiklerini biçecekler."
"Pekala... Her neyse."
Doğal olarak ağacın sıradan bir ağaç olduğunu kanıtlamak o kadar da zor olmayacaktı. Bir hücre örneği alarak bunu doğrulayabilirdik. Abartmıyorum, okulun fen laboratuvarına küçük bir gezi yaparak tüm bu işi kökten çözebilirdik.
Yine de Karen’ın peşinde olduğu şeyin bu olduğunu sanmıyordum; üstelik böyle bir şeyin o oradan oraya koşturan korkak tavukları geri adım attıracağını da hiç sanmıyordum.
Bilimsel bir araştırma, insanın içine bir kere düşen o tekinsiz şüpheyi söküp atmaya her zaman yetmezdi. Ağacın haksız yere suçlandığını söylemek biraz abartılı bir tabir olabilirdi ama masumiyetini kanıtlamaya çalışmak tam bir şeytanın kanıtı davasına dönmüştü...
Biliyordum.
Bu ağacın bir ucube değil, sadece yaşlı ve sıradan bir ağaç olduğunu biliyordum ama bunu bir başkasına anlatabilmemin, o fikri karşı tarafa geçirmenin imkanı yoktu.
Aslında meseleye derinlemesine bakınca, benim sezgilerim de her zaman doğru çıkmıyordu. Şeytanın kanıtı değil de vampirin kanıtı demek daha doğru olurdu; yine de işler sarpa sararsa Shinobu’ya durumu onaylatabilirdim.
“Karen. Bunca yıl kimsenin bu ağacı fark etmemiş olması sence de garip değil mi? Bunu sadece birkaç karate öğrencisinin toyluğuna bağlamak biraz fazla kaçmıyor mu?”
“Hiç de bile.”
“Anlıyorum...”
Eğer öyle hissediyorsa yapacak bir şey yoktu. Ancak mantıklı bir sebep uydurabilirsek, diğer öğrencileri ikna etmemiz mümkün olabilirdi.
Uydurmak diyorum, sanki bir dolandırıcıymışım gibi. Çünkü dürüst olmak gerekirse, ağacın bunca zaman fark edilmemesini toyluğa değil de basit bir ihmalkarlığa bağlayabilirdik.
Hayır, ihmalkarlık bile ağır bir kelime kalırdı.
Bu tip avlularda ağaç bulunması kadar doğal bir şey yoktu. Kanbaru’nun evinde de vardı mesela. Bu havaya sahip bir ev için son derece standart bir manzara ögesi olduğundan, kimsenin dönüp de bakmaması gayet normaldi.
Mesele ne ihmalkarlıktı ne de toyluk.
Karen parmağıyla gösterene kadar kimse ağacın varlığına dikkat etmemişti; ancak o işaret edince ağaç bir anda herkesin zihninde en ön sıraya yerleşivermişti.
Karen’ın, ustasına ait olsa bile başkasının avlusundaki eski bir ağaç için bu kadar sorumluluk hissetmesinin sebebi de muhtemelen buydu.
“Peki, Tsukihi bu işe ne dedi?”
“Ha?”
“Aptala yatma. Tsukihi’ye danışmadan bana gelmiş olmana imkan yok. Ateş Kız kardeşler’in stratejistinin yorumu neydi?”
“Ha, o mu? Bana Washington’dan bahsetti.”
“...Şehirden mi?”
“Başkan olandan.”
“...”
Sanırım Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı George Washington’ın o meşhur kiraz ağacı hikayesinden bahsediyordu...
“Neden bu hikayeyi anlattığını sormaya korkuyorum ama... neden?”
“Dedi ki, ağacı kırıp özür dilesen olmaz mı?”
“...”
İşte karşındakini dinlemek istemediği anlardaki klasik Tsukihi...
Küçük kız kardeşim Tsukihi başkalarının dertlerine burnunu sokmaya bayılırdı ama madalyonun diğer yüzü kendi ailesinin sorunlarına karşı duyduğu o mutlak ilgisizlik miydi?
“Korkarım seni pek dinlememiş bile. Neden özür dileyecekmişsin ki? Ne suç işledin de?”
“Diyor ki, bir şey yaptıysan da yapmadıysan da, hatalı olsan da olmasan da, bir olay çıktıysa gidip özür dileyeceksin.”
“Tsukihi’nin tüm hayat felsefesi tek cümlede özetlendi resmen...”
Gerçi bu durumda Karen o ağacı kırsa muhtemelen kahraman ilan edilirdi; sonuçta ustası dahil herkesin beklediği şey buydu.
Karen’ın içindeki o sarsılmaz gücü bir kez daha fark ettim. Etrafındaki herkes, hatta eski yoldaşları bile aksi yönde düşünürken o hala kendi doğrusuna tutunuyordu.
Bense, zaferin sonunda somut bir avantaj veya çıkar yoksa, böyle bir sürtüşmeye ve çatışmaya göğüs gerecek zihinsel dayanıklılığa sahip değildi.
Sırf bu yüzden.
Sırf bu yüzden, bu seferlik ona yardım etmek istedim. Ah, sanki kardeşime değer veriyormuşum gibi tınladı.
En iyisi biz buna Karen’ı kendime borçlu çıkarmak için bir fırsat diyelim.
“Heheheh.”
“O suratındaki hain ifade de neyin nesi?”
“Karen. Ne kadar vaktimiz var?”
“Neredeyse hiç. Yarın bile çok geç olabilir. Bugün birilerinin ağacı devirmeye kalkışma ihtimali var.”
“Tanrım, bari testere kullansınlar.”
Her neyse, vakit dardı.
Neredeyse hiç yoktu, hatta belki de kalmamıştı.
Biraz vaktimiz olsa bile her saniyenin önemi büyüktü. Diğer öğrencilerin de en az Karen kadar rahatça buraya girip çıktığını varsayarsak, içlerinden birinin tek başına harekete geçmesi an meselesiydi. Üstelik her biri hiçbir alete ihtiyaç duymadan o ağacı yerle bir edebilecek güçteydi.
“O zaman ne yapacağımı biliyorum. Karen, güvenilir ağabeyine güvenebilirsin.”
“Gerçekten mi? O zaman teşekkür niyetine memelerimle ne istersen yapmana izin veriyorum.”
“Bu ödülün beni motive ettiğini düşünmeni istemediğim için, canımın istediği hiçbir şeyi yapmayacağım.”
“Naz yapıyorsun demek. Seni gidi...”
“Bunun yerine canımın istemediği her şeyi yapmaya ne dersin?”
“Canının istemediği her şeyi mi?! Memelerime ne yapmayı planlıyorsun acaba? Neyse, ağabey, asıl ne yapacaksın onu söyle?”
“Heh. Sen bana bırak.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.