Fısıltıların Anatomisi ve Bir Dolandırıcının Mirası

“Şehir efsaneleri bir nevi folklordur… Hani şu ‘bir arkadaşın arkadaşının’ başına gelen türden hikayeler. Ama gerçekten o ‘arkadaşın arkadaşını’ bulmaya kalkarsan, elin hep boş döner─”

Dolandırıcının kendisi hakkında Sengoku’ya anlatacak başka bir şeyim kalmamıştı; daha doğrusu, ona anlatabileceğim başka bir şey yoktu. Bu yüzden Tsukihi ve Karen eve dönene kadar bu yeni konuyu tartışarak vakit geçirmeye karar verdim.

Buna bir tartışma demek biraz mübalağa olabilirdi, sonuçta sadece eğlencesine konuşuyorduk. Gelecekte bir işe yarayacağı konusunda hiçbir hayale kapılmıyordum.

Ancak o dolandırıcının yaydığı dedikoduları bir kenara bırakırsak, bahar tatili zamanından benzer bir şeyler hatırladığıma emindim.

Üzerinden aylar geçmişti; o vakitler henüz sınavlara çalışmaya başlamamıştım, tuhaflıklarla da bir işim olmamıştı. Ama Hanekawa ile daha aynı sınıfta bile değilken yaptığımız o ilk konuşmada, bana kulaktan kulağa yayılan bir “vampir” efsanesinden bahsetmişti.

Sarışın bir vampir.

Demir kanlı, sıcak kanlı ama bir o kadar da soğuk kanlı bir vampir.

Ezici bir güzelliğe sahip; hatırladığım kadarıyla o dedikodu da çoğunlukla kızlar arasında yayılmıştı.

O dolandırıcının uydurduğu muskalarla “vampir” söylentisi bu açıdan birbirine benziyordu.

Gerçi bu durum illaki ortak bir paydaları olduğu anlamına gelmiyordu. Belki de kızlar, yani kadın milleti, erkeklere kıyasla dedikoduyu daha çok seviyordu.

Modayı ve trendleri her daim kadınların yarattığını duymıştım; o halde folklorun da böyle bir topluluktan doğması mümkün değil miydi? Bu, dolandırıcının neden hedef olarak kızları seçtiğini de açıklıyordu.

“Gerçi bu tür bir ‘konuşma’ da bir çeşit dedikodu sayılabilir… Çünkü senin gibi dedikodu çarkının dışında kalan kızlar var Sengoku, öte yandan ben bir erkek olmama rağmen o vampir olayını duymuştum.”

“Kesinlikle. O yüzden dar bir alana odaklanmak yerine Koyomi Ağabey, dedikoduların genel olarak, daha geniş bir çerçevede nasıl yayıldığı sorusunu sorgulamalıyız.”

“Evet, haklısın.” Soru sormayı sorgulamak kulağa epey tuhaf geliyordu ama Sengoku da dil konusunda en az benim kadar umutsuz vaka gibi göründüğü için üstelemedim. Kelime anlamları üzerinde ukalalık yapmanın sırası değildi. “Dedikoduların yayılma süreci... ya da dedikoduların yayılma süreci mi demeliyim? O dolandırıcı bunu nasıl başardı acaba…”

Şehir efsanelerinin türemesi.

Ağızdan ağıza yayılan fısıltılar.

“…Mesele şu ki, eğer bu tarz bir mantığı kavrayabilmiş olsaydı, dolandırıcılık gibi verimliliği bu kadar düşük bir işe tenezzül etmezdi diye hissediyorum.”

“Ama herkes verimliliğe göre hareket etmez, değil mi Koyomi Ağabey? Nadeko onunla hiç tanışmadı, o yüzden bir şey söylemek zor… Ama anlattıklarına bakılırsa, o sadece insanları kandırmaktan zevk alan biri gibi görünüyor.”

“Şey, o konuda haklısın…”

Ama bence bunun zevk alıp almamakla bile ilgisi yoktu.

Daha çok patolojik bir durum gibiydi ya da… sanki bu onun kaderi, alnına yazılmış bir şey gibi.

Belki de dolandırıcılık kendi hür iradesiyle seçtiği bir meslek değildi; belki de önündeki tek yol buydu.

Bu da onun da bir kurban olduğu anlamına gelirdi ki... Yok, böyle bir şeyi asla, ama asla düşünmezdim.

Nereden bakarsan bak, o bir suçluydu.

Hadi ama.

“Belki de trend yaratmakla trendden kâr etmeyi iki ayrı şey olarak düşünmeliyiz,” diye öne sürdüm. “O dolandırıcı bu sefer başarısız olduğunu bizzat kendisi söyledi zaten…”

Asıl mesele pazar henüz canlıyken oradan tüymek miydi? İnsanları asılsız dedikodularla kandırmakla bundan kâr etmek iki farklı şeydi; evet, eğer bu tartışmayı yapacaksak, önce bunu kabul etmemiz gerekiyordu.

“Sonuçta biz, köşeyi dönmek için bir trend başlatmanın yöntemini bulmaya veya bir dolandırıcının metodlarındaki gizemi çözmeye çalışmıyoruz.”

“Ne?” Sengoku irkilmiş bir halde baktı, sonra durumu kurtarmaya çalışarak, “Ah, şey, hı-hı. Doğru. Tabii ki hayır,” dedi.

…Köşeyi dönmeyi umuyordu demek.

Aslında bu kendi başına azarlanacak bir şey değildi. Meşru yollarla elde edildiği sürece para kazanmanın ya da parayı hedef haline getirmenin eleştirilecek bir yanı yoktu; gerçi omuzlarında beş milyon yenlik borç taşıyan bir lise son sınıf öğrencisi olarak, bu işe çok fazla gömülmek ne kadar doğruydu, bilemiyordum.

“Ama Koyomi Ağabey. Eğer birisi dedikoduları veya trendleri kasten nasıl yaratacağını çözseydi… Elinde böyle yapay bir bilgi birikimi olsaydı, bu harika olurdu. Yüzyılın keşfi sayılırdı. Toplumsal bir fenomen yaratabilirlerdi.”

“Şahsen benim toplumsal bir fenomen yaratma arzum yok… Her ne kadar üzerinde düşünmeye çalışsak da, korku hikayelerinin, şehir efsanelerinin veya trendlerin gerçekten yapay olarak üretilip üretilemeyeceği bile belli değil.”

“A-ama Nadeko bunun olduğunu duydu. Mesela gelecek yılın popüler modasına tam bir yıl önceki toplantılarda karar veriyorlarmış.”

“Evet, ben de duydum. Ama o toplantılarda uydurdukları modaların her zaman tutmadığını da duymuştum…” Bu tam da Oshino’nun bize açık ve öz bir şekilde izah edebileceği türden bir şeydi; dolandırıcı olmasalar bile, trend yaratmaya çalışan organizasyonlar gerçekten de vardı. “Ama konumuz bu değil. Önce tartışmamızın nesnesini, yani modayı tanımlamaya çalışmalıyız.”

Doğru, bu sadece eğlencesine olsa bile, o dolandırıcı gibi biri kasabamızı tekrar tehdit etmeye gelirse bu konuşmanın işe yarayabileceğine dair zayıf bir umut beslemediğimi söylesem yalan olurdu.

Düşmanını ve kendini tanırsan─ Sun Tzu’nun dediği gibi.

Öyle ya da böyle, asılsız dedikodularla şehir efsaneleri arasındaki farkı pek kavrayamıyordum; örneğin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna bakarak aralarında bir ayrım yapamazdınız, çünkü hepsi yalandı.

Gerçeklik, doğası gereği hakikat ve kurgunun bir karışımıydı.

“Bir tanım, ha? ‘Bir arkadaşın arkadaşından’ duymuş olmak bir tanım sayılır mı? Madem fısıltılardan bahsediyoruz─”

“Ama ‘arkadaşın arkadaşı’ kavramını tanımlamak zor. Ayrıca bir ‘arkadaşın arkadaşından’ duyduğun şey aslında sadece arkadaşından duyduğun bir şeydir; bu durumda iş kulaktan kulağa oyununa döner…”

Böylece görüşmemiz ciddi anlamda başlamış oldu.

Gelecek yılın modasına karar verilecek bir toplantı değildi, o kadar ciddi bir şey de değildi ama yine de bir atmosfer oluşsun diye atıştırmalıkları kaldırıp masayı hazırladım.

Bir defter açıp kalemi çıkardım; sanki ders çalışma seansına başlıyor gibiydik. Gerçi Sengoku ve benim yürüttüğümüz herhangi bir konferans, eğer Hanekawa orada olsaydı göz açıp kapayıncaya kadar biterdi.

“Sanırım ilk tanım ‘bilmeden öğrendiğin bir şey’ olmalı. Yani, bilgiyi elde etmek için hiçbir aktif çaba sarf etmemene rağmen öğrendiğin bir şey…”

“Kesinlikle. Okulda yayılan o muskalar da öyleydi. İnsan ne olduğunu anlamadan herkes yapmaya başlamıştı… Sanki bulaşıcı gibiydi.”

“Bulaşıcı…”

“Ama kulağa grip falan gibi geliyor.”

“Aslında influenza kelimesi köken olarak ‘salgın’ gibi bir anlama gelmiyor muydu? Bunların bir pandemi gibi yayıldığı düşünülürse, onları aynı şekilde değerlendirmek mantıklı. Hmm…”

Bu durumda, bir dedikoduyu “enfekte edici bir şey” olarak tanımlayabilir miydik? Bir tahminde bulunabilirdiniz ama size tam olarak kimden bulaştığını kestirmek zordu… Ve neler olup bittiğini anladığınızda, zaten semptomları göstermeye başlamış olurdunuz.

Rüzgardaki fısıltı, güzel tabirdi.

Gerçi daha çok boğazdaki o gıcık gibiydi.

“Eğer durum buysa, o dolandırıcının bu kasabaya yaptığı şey bir nevi biyoterör gibiydi. Bir ara bulaşıcı hastalıkların üç ilkesi hakkında bir şeyler duyduğumu hatırlıyorum…”

Şey, hatırlamaya çalıştım.

Tabii ki bunu duyduğum kişi Hanekawa’ydı; bendeki bilgilerin neredeyse tamamı ya ondan ya da Senjogahara’dan geliyordu.

“Vay canına, neymiş onlar? Bu üç sütun.”

“Hayır, üç sütun dostluk, çaba ve zaferdi sanırım ama─ şey.”

Bulaşıcı hastalıkların üç ilkesi.

Veya pandemilerin üç ilkesi.

“1. Hızlı bulaşma oranı. 2. Geniş bulaşma kapsamı. 3. Karşı önlemlere karşı dirençli olması─ kesinlikle böyleydi. Görünüşe göre bu üç ilkeyi dedikodulara da aynı kolaylıkla uygulayabilirsin.”

“Silah hızı, menzili ve gücü gibi mi?” diye araya girdi Sengoku.

Doğru ya, onun bir oyuncu olduğunu unutmuşum.

“Nadeko hızı ve menzili az çok anlıyor… Ama ‘karşı önlemlere karşı dirençli’ ne demek Koyomi Ağabey?”

“Yani tam olarak duyulduğu gibi─ enfeksiyon bir kez başladı mı, bir kez yayılmaya başladı mı, durdurulamaz. Ya da şöyle demeliyim, ‘kolayca durdurulamaz’…”

“Ama dedikodular sadece yetmiş beş gün sürer, değil mi?”

“Evet. Ama bu aynı zamanda yetmiş beş gün geçene kadar onlara boyun eğmek zorundasın demek─”

Ateş Kız kardeşler bile kendilerini olayların gerisinde kalmış halde bulmuşlardı. Ve hâlâ da yetişebilmiş değillerdi; sonuçta bir salgını durdurmanın tek gerçek yolu önlem almaktır, başlamadan önce onu durdurmaktır.

“Anlıyorum…” Sengoku ciddiyetle başını salladı.

Kendince, toplantının o ağırbaşlı atmosferine katkıda bulunmak için elinden geleni yapıyordu. Çok şirindi ama pek işe yaramıyordu. Sanki “evcilik oynuyormuş” hissinden bir türlü kurtulamıyordum.

Belki benim için de aynısı geçerliydi…

“Bu, doğal yollarla ortaya çıkan bir dedikodu için de, dolandırıcının yarattıkları gibi yapay olanlar için de geçerli. Saldığı o muskaları tekrar kontrol altına almanın onun planına dahil olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum…”

İşler onun için iyi gitmiş olsa bile, muhtemelen yapabildiği kadar büyük oynamayı ve sonrasında ne olacağını umursamadan şehirden kaçmayı planlamıştı.

Tam bir yakıp yıkma politikası…

“Bay Dolandırıcı ile enfeksiyon hızı inanılmazdı… O muskalar sadece birkaç ay içinde sihirlerini gösterdiler.”

“Kapsam da öyle… Koca bir kasaba.”

Ve korkutucu olan yanı, tüm bunların sadece tek bir kişi tarafından yapılmış olmasıydı.

Övülecek bir yanı yoktu, onu övmeye de hiç niyetim yoktu ama kahretsin, o dolandırıcı gerçekten dişli biriydi.

"Yani bu ilkeleri temel gereklilikler olarak kabul edersek... Üçünü de karşılayan bir yöntem düşünelim. Hadi ama, onun yapıp da bizim yapamayacağımız hiçbir şey yok."

Pekâlâ, sanırım var.

Ama bunu söylemek bana bir şeye mal olmazdı.

Yine de bedava yemek diye bir şey yoktur.

"Sengoku. Mesela sen olsan ne yapardın? Diyelim ki... Bir gariplik efsanesini popüler hale getirmeye çalışıyorsun. Bunu kasten yapacak olsan nasıl bir yol izlerdin?"

"Hmmm... Popüler bir akım yaratmanın aslında ne gerektirdiğini kestirmek Nadeko için biraz zor..." Bir süre düşündükten sonra devam etti. "Ama en kolayı ve en hızlısı, 'zaten popüler olan bir şeyi daha da popüler hale getirmek' olur gibi geliyor."

Lanet olsun.

Neyin gerekli olduğunu kestirmek zor mu demişti? Az önce şaşırtıcı derecede gerçekçi bir metodoloji ortaya koymuş, tam hedefi on ikiden vurmuştu.

"Eğer ortada bir temel, üzerine inşa edilecek bir şey varsa, yol zaten senin için açılmış demektir... Belki de nörolojik açıdan bakarsak, bir kez sinaptik bağlantı kurulduğunda, sonraki elektriksel uyarıların aynı rota üzerinden ilerlemesi daha kolay hale gelir, öyle değil mi?" Sinirbilim analojisine muhtemelen hiç gerek yoktu ama Sengoku'ya hava atıyordum. Entelektüel görünmeye çalışıyordum işte. Başarıp başarmadığım ise ayrı bir tartışma konusuydu. "Bunun pek çok çeşidi var, mesela 'bir zamanlar popüler olan bir şeyi yeniden popüler yapmak' gibi... Hayalet hikayelerinde, aynı temaların on veya yüz yıllık döngülerle geri döndüğünü söylerler zaten... Kesinlikle haklısın, bunu yapmanın en kolay ve hızlı yolu bu olurdu."

"Ö-Öyle mi düşünüyorsun?"

Utangaç Sengoku.

Utan-Goku.

İğrenç derecede sevimli.

"Ehehe."

"Ancak bu şekilde bir akım yaratabilsen de, istediğin akımı yaratamazsın... Tabii amacın sadece herhangi bir akım yaratmaksa, o zaman sorun yok."

"Ah... Özür dilerim."

"Şey, özür dileyecek bir şey yok..."

Bu kız kompulsif bir şekilde özür diliyordu.

Bugün henüz özür dilememişti ve belki sonuna kadar dayanır diye düşünmüştüm ama yok, imkansız.

O nahoş dolandırıcıyı sürekli örnek olarak kullanmaktan nefret ediyorum ama gariplik hikayelerini mümkün olduğunca verimli bir şekilde yaymak isteseydi, "vampir" hikayesini yayması mantıklı olurdu. Zaten bir kez kızlara bulaşmıştı, yani temel hazırdı.

Eğer bunu yapmadıysa, bir fayda görmediği içindir; vampirlerin para getirmeyeceğine hükmetmiş olmalı.

"Vampir söylentilerinin bahar tatilinde bu kadar kolay yayılmasının sebebi, vampirlerin zaten çok tanıdık bir kavram olması mıydı acaba?" diye sordum.

"Kesinlikle. Japonya'daki her bir kişi onları biliyor... Televizyon, manga, filmler... ve video oyunları da. Vampirler sürekli gözümüze sokuluyor. Belki de 'bir zamanlar popüler olan' bir şeyden ziyade, artık kültürün bir parçası haline gelmişlerdir..."

"Hmm. Kültürün bir parçası..."

Pekâlâ.

Kanıksadığımız şeylerin aniden moda dışı kalması dünyanın bir kanunudur ama şu anki tartışmamızın konusu akımların çöküşü değil, yükselişiydi.

"Tanınmış şeylerin, yani belirli bir marka bilinirliği olanların akım haline gelmesi kesinlikle daha kolay. Ancak zaten o temele sahip olan bir şey, viral olma tanımımızdan sapabilir; çünkü o patlayıcı bulaşıcılığa ihtiyacı kalmamıştır. Ünlü bir şeyi daha da ünlü yapmayı boş verelim, peki ya bilinmeyen bir şeyi ilk kez ünlü yapmanın püf noktası nedir?"

"Şey... Bu durumda televizyon var ve... ne deniyordu ona?"

"Kitle iletişimi mi?"

Bir şeyi televizyon, gazete, dergi aracılığıyla halka tanıtmak, bu enfeksiyonları yaymanın kesinlikle yaygın bir yoludur.

"Hah, işte o. Kitle iletişimi. Tanıtım veya reklam."

"Reklam, evet... Ama reklam olmasa bile, medya ne zaman bir şeyi, kurgu olsun ya da olmasın tanıtsa, onu 'yayma' veya 'popülerleştirme' çabası vardır."

Olmalıydı da.

Popülerleştirme niyeti olmadan bir şeyi halka sunmanın hiçbir mantığı olmazdı. Başarılı olan insanlar sık sık "Herkesin bu kadar ilgi göstereceğini hiç tahmin etmemiştim," derler ama ya mütevazı davranıyorlardır ya da alçakgönüllü görünerek hava atıyorlardır.

"Yine de," dedi Sengoku, "bu biraz daha önce söylediğimizle ilgili değil mi? Televizyonda veya gazetede reklamı yapılan bir şey, muhtemelen zaten bir dereceye kadar meşhurdur, değil mi?"

"Hmmm... Haklı olabilirsin."

Eğer medyanın rolü "konuya hakim olanların bilmesinden" "herkesin bilmesine" geçişi kolaylaştırmaksa, o zaman bundan önceki bir aşama olmalı. Tabii medya avucunun içindeyse işler değişir... ama o dolandırıcının bu kadar büyük bir siyasi gücü olduğuna inanmayı reddediyorum.

O da Oshino gibi, herhangi bir organizasyona dahil olacak tipte biri değildi.

"Eğer kitle iletişim araçlarını bir tür otorite olarak düşünürsek, bir otoriteye sırtını dayamak bir akımı yaymanın bir yoludur... Okul bazında düşünürsek, bu aracı kişiler öğretmenler veya sınıf başkanı olurdu..."

"Kesinlikle. Eğer Nadeko bir tür söylenti yaymak isteseydi... Hani ne derler, maliyet performansını düşünerek mi? Nadeko muhtemelen Tsukihi üzerinden giderdi. Ortaokullu kızlar arasında büyük bir isim, o patron sayılır; yani bir söylentiyi ona yayarsan, bu hikayeyi başka yüz kişiye anlatmaktan bile daha etkili olabilir. Tabii Tsukihi'nin bunu gerçekten yayacağını varsayarsak... Onun ağzı çok sıkıdır."

"Öyledir; işkence altında bile ağzını açmadı."

"İ-İş-İşkence mi?"

"Önemli bir şey değil," diyerek geçiştirdim.

Her neyse, Tsukihi'nin ağzının sıkılığı tescilliydi; eğer söylentileri virüslere benzetecek olursak, onun inanılmaz bir bağışıklık sistemi vardı.

Sadece o dolandırıcının kurbanı olmamakla kalmamış, onu kovmaya da çalışmıştı; bir söylenti karşı önlemlere dirençli olsa bile, enfeksiyonun kaynağını her zaman kesip atabilirdiniz.

"Sanırım bir şeyi genel halk arasında popüler hale getirmek istiyorsanız, bir karakteri vitrin haline getirebilirsiniz..."

"Karakter derken, ünlüleri kastediyorsun, değil mi? Evet, her akımın öncüsü... Ama bu, kasten bir akım yaratmanın her zaman birilerinin popülerliğinden faydalanmayı gerektirdiği anlamına mı geliyor?" Sengoku'nun sesi biraz hayal kırıklığına uğramış gibi geliyordu; bunu açıkça belli etmiyordu ama ilgisini kaybetmeye başladığı kesindi.

Doğrusu, bu gerçekten sıkıcı bir sonuçtu; belki benim gibi hayattan bezmiş bir lise öğrencisi için değil ama Sengoku gibi saf bir ortaokul öğrencisi için kesinlikle öyleydi.

"Satan şey, sattığı için satar" iş dünyasının parolası olabilirdi ama kesinlikle ilgi çekici değildi.

İyi olan şeylerin popüler hale gelmesi şart değildi.

Kötü para iyisini kovar; ama gerçek buysa, biz ideali duyalım.

"...Yine de o dolandırıcının bizim konuştuğumuz yöntemleri kullandığını sanmıyorum. Tabii ki bunları anladığından eminim... Yine de, onun önemli insanlarla doğrudan temas kurduğunu hayal edemiyorum. Aslında, bir şeylerin 'bir arkadaşın arkadaşından' aktarılmasını sağladığı kişiler tam da onlar olmalı."

"..."

"Onun yerinde olsaydım..." Düşünmek istediğim bir varsayım değildi ama dişlerimi göstererek gülmek ve buna katlanmak zorundaydım. "Öyle birinin yanına bile yaklaşmak istemezdim. Az önce örnek olarak Tsukihi'nin adı geçti ama sonunda Karen ile temas kurdu ve Tsukihi'den tamamen uzak durdu..."

"Bu... önemli insanların aynı zamanda tehlikeli olmasından mı kaynaklanıyor?"

"Hı-hı. Nasıl desem? Bir çelişki gibi geliyor... Ama ideal virüs, senin herhangi bir ayak oyununa, reklam veya pazarlamaya gerek duymadan, kendi kendine popülerleşir."

"Evet... Ama bir virüsün kendi kendine yayılmasını beklemek, yıldırım çarpmasını beklemek gibi değil mi? Bu yapay bir şey olmaz, sadece doğal bir olay olur... Bu noktada işi sadece şansa bırakmış olmaz mısın?"

"Bu durumda..."

Bu durumda, belki de o dolandırıcının metodolojisi "çamur at izi kalsın" türündendi: Popülerleştirmek ve yaymak istediğin bir sürü gariplik efsanesini veya muskayı aynı anda piyasaya sürersin ve istatistiksel olarak konuşursak, bunlardan biri tutar.

Belki de işi şansa bırakmıştı.

Tanrı'nın görünmez eli...

"Ama... O adamın bir dolandırıcılığın ön hazırlıkları için şansa güvenip güvenmeyeceğini merak ediyorum. Neyse, tamam, şimdilik tartışmanın bu kısmını burada noktalayalım... Şimdilik vardığımız sonuç: Kapsamlı bir yayılım ve çamur atıp hangisinin yapışacağına bakmak..."

"Tamam."

"Şimdi de bu akımların içeriğine bakalım. Birinin neyi popüler yapmak isteyebileceğini bir kenara bırakırsak, neyi popüler yapmak kolay olurdu?"

Popüler hale getirilmesi kolay.

Bulaşıcılığı yüksek, yayılması kolay.

"Bir şeyi popüler hale getirmek istediğinde, ister bir söylenti olsun ister bir hayalet hikayesi ya da bir ürün; onu işini kolaylaştıracak bir biçimde paketlemek önemlidir. Mesela hayalet hikayelerinde, 'korkunç' olanlar daha kolay yayılır... Değil mi?"

"Ama 'çok korkunç' olurlarsa tutmazlar. Korku seviyesini doğru ayarlaman gerekir ki çok ağır gelmesin ve insanlar bunu başkalarına anlatmak istesin..."

"Hm."

Yani korku filmleri ile vahşet filmleri arasına çekilen o çizgi gibi bir şeye mi ihtiyaç vardı? Başka bir deyişle, çok uç noktada veya aşırı olmamalıydılar.

"Her dönemde moda olan ve modası geçen şeyler vardır; bazen beklenmedik şeyler popüler olsa da, bahse girerim bu öngörülemeyen akımları araştırsaydın, şaşırtıcı miktarda ortak noktaları olduğunu görürdün."

"Pandemi ilkeleri gibi mi?"

"Bu sefer kuralın her zaman istisnaları olacağı şerhiyle birlikte, gerçekten de üç temel sütun gibi olduğunu düşünüyorum..." Bunu bana Hanekawa değil, Senjogahara söylemişti. İfade biraz farklı olsa da özünü aktardım: "Anlaması kolay, ulaşması kolay, paylaşması kolay... Sanırım böyleydi."

"Anlamak, ulaşmak, paylaşmak?"

Anlaması kolay kısmını, sanırım üzerinde uzun uzadıya durmadan da kavrayabiliriz. Karmaşık ve kafa karıştırıcı prosedürler içeren hiçbir şey kolay kolay yayılmaz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; sadece anlayan anlasın mantığıyla bir şeye yaklaşmak, o şeyi asla viral yapmaz.

Aksine, eğer karmaşık bir şeyi veya çetrefilli bir yapıyı popüler hale getirmek istiyorsan, onu anlatmanın, yani netleştirmenin bir yolunu bulmalısın. Ya da alternatif olarak, insanların o işin temelindeki karmaşıklığı hiç çözmeden, olduğu gibi kullanabilmelerini sağlamak zorunluluğu doğar.

Televizyonlar, cep telefonları ve bilgisayarlar mesela. Çoğu insan nasıl çalıştıklarına dair en ufak bir fikir sahibi olmadan onları sürekli kullanıyor.

Peki ya ulaşması kolay olması?

Tek kelimeyle özetlemek gerekirse, sanırım bu uygun fiyatlı olması demek. Tabii mesele sadece paradan ibaret değil. Örneğin elmas nadir bulunan bir değerli taştır; fiyatı ne kadar düşerse düşsün ulaşması yine de kolay olmayacaktır. Sonuncu madde olan paylaşması kolay ise, herkesin o şeyden birlikte keyif alabilmesi anlamına geliyor. Bir şey ne kadar harika olursa olsun, eğer birinin tekelinde kalırsa daha fazla yayılmaz. Yaptığın işi veya izlenimlerini başkalarıyla paylaştığında seni ödül ile destekleyen bir sistem üzerine kurulu her şey, çok daha rahat akım haline gelir. Ya da bir akıma dönüştürülmesi çok daha kolay olur.

Bu açıdan bakıldığında, o dolandırıcının etrafa yaydığı tılsımlar tam hedefi on ikiden vuruyordu. İlk seferin ücretsiz olması şeklindeki çalışma yöntemine zaten değinmiştim; ama sanırım tam da bu yüzden odağına insan ilişkilerine dayalı tılsımları almıştı.

İnsan ilişkileri.

İnsan ilişkilerini yozlaştırmak için hesaplanmış bir akım.

Kötü paranın iyi parayı kovmasına bir başka örnek daha.

Çünkü bir çılgınlık hali, insanların kendinden geçmesi demektir. Her ne kadar bu durum bir adım önde olmak gibi algılansa da... Yine de, eğer bu temel ilkelere bağlı kalırsak, asıl amacımız olan belirli bir şeyi popülerleştirme hedefinden bir kez daha uzaklaşmış oluruz.

Anlıyorum. Popülerleştirmeye çalıştığın şeyden başka bir şey de alıp yürüyebilir ama rüzgarın ne yöne eseceğini kontrol etmek imkansız mı diyorsun? Yani tek yapabileceğimiz tevekkül etmek mi?

Rüzgar ne yöne eserse essin... Öyle mi yani? diye sordu Sengoku.

...

Öyle miydi gerçekten?

Hayır, bu bana pek inandırıcı gelmiyor.

Geçimini dolandırıcılıkla sağlayan o adamın, yani Kaiki Deishu'nun, işini ilahi takdire bıraktığını düşünmek benim tanıdığım çalışma yöntemlerine hiç uymuyor. Tanrı'nın o görünmez elini tutmasına imkan yok; hatta şeytanın elini bile tutmaz o.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.