Ağustos Sıcağında Bir Davetsiz Misafir

“Ş-Şey, rahatsızlık verdiğim için özür dilerim, Koyomi Ağabey.”

“Aa, sen miydin? Geldiğin için sağ ol Sengoku. Geç içeri.”

“R-Rahatsızlık veriyorum ama değil mi? Nadeko en iyisi eve dönsün.”

“Gidemezsin, daha yeni geldin!”

“H-H-Hoşça kal. Çok eğlenceliydi.”

“Daha hiçbir şey yapmadık ki?!”

“Hayatımın… hayatımın en güzel günüydü.”

“Bizim holde ayakkabılarını çıkarmak seni bu kadar mı mest etti?! Mutluluğun sırrını mı buldun ne yaptın?!”

Ağustos ayının başlarında, yaz tatilinin orta yerinde bir gündü.

Malum dolandırıcıyla ilgili meselenin şimdilik tatlıya bağlandığı ve kız kardeşimin arkadaşı Nadeko Sengoku’nun, sözleştiğimiz gibi bize geldiği o gün.

Bahane şuydu: Dolandırıcı hakkındaki istihbaratı Sengoku’dan almıştım, şimdi ise hem olan biteni ona anlatacak hem de adamakıllı bir teşekkür edecektim.

Aslında nezaket gereği teşekkür etmeye benim onun evine gitmem gerekirdi ancak geçen ay onlara gittiğimde, beraber Hayat Oyunu oynayıp çok eğlenmemize rağmen, işler bir noktada tuhaflaşmış ve kendimi Sengoku’nun annesinden kaçarken bulmuştum. Bu yüzden oraya tekrar gitmeye pek niyetim yoktu.

Belki bir içgüdüydü bu.

Ya da tuhaflıklarla harmanlanmış bir sezgi.

İşte bu yüzden Sengoku’yu arayıp bize davet ettim. Yolda onunla buluşup eşlikçi olmayı teklif ettim ama, “Gerek yok,” cevabını aldım.

Sonuçta iki ay önce Kanbaru ile bize gelmişti, yani yolu biliyordu; zaten ilkokuldayken kız kardeşimi görmek için sürekli gelip giderdi.

Kendi başına gelebiliyorsa üzerine düşmeye gerek yoktu; ne derler bilirsiniz, fazla şefkat maraz doğurur.

Yine de Sengoku pek güven veren bir çocuk sayılmazdı. Kararlaştırılan saatte gelmeyecek diye biraz endişeliydim; eğer gelmeseydi onu bulmak için elimden gelen her şeyi yapmaya kararlıydım ama kapı zili tam vaktinde çaldı.

O kadar dakikti ki, sanki kapı önünde atom saatini takip ederek bekliyordu. Gerçi cep telefonu yoktu, o yüzden bu pek mümkün değildi.

Belki de evden çıkmadan önce saatini ona göre ayarlamıştı... Yok canım, kimse o kadar takıntılı olamazdı.

Cep telefonumun arama kaydına baktığımda, Sengoku’dan gelen her aramanın istisnasız saat başında yapıldığını görüyordum ama bu da kesinlikle bir tesadüf olmalıydı.

“Her neyse, içeri gel. Sorun yok, odamı falan her yeri temizledim.”

“Ah, t-tamam…”

“Her şey hazır, bütün gece parti yapabiliriz!”

“Hii!”

Uzun zamandır tanışmamıza rağmen bizim evde olmaktan çekiniyor gibi göründüğü için onu rahatlatmak adına şaka yapmıştım ama o bunu ciddiye alıp korkuyla geri çekildi. Tir tir titriyordu.

Hmm.

Yine de, yeniden görüşmeye başladığımız şu altı ay içinde Sengoku’yu panik içinde olmadığı bir an bile görmemiştim.

Sengoku demek, panik demekti.

Karakteri böyleydi, belki de bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu. Sanırım bundan sonra ona göz kulak olmaya devam etmem gerekiyordu.

Onun kapısına dayandığımda saç bandıyla kaküllerini yukarı kaldırmıştı ama bugün, muhtemelen buraya kadar yürüdüğü için, varsayılan moduna dönmüştü; kakülleri yüzünü örtüyordu.

Yüz ifadesini seçemiyordum bile.

Dürüst olmak gerekirse ne hissettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Görünüşe bakılırsa utangaç ya da çekingendi ama aynı derecede tiksiniyor olması da muhtemeldi.

Eğer arkadaşının ağabeyinin ısrarlı davetlerini geri çeviremediği için çaresiz hissedip istemediği bir yere geldiyse, kendimi berbat hissederdim. Yani, tam bir yanlış anlaşılma olurdu...

Durumun böyle olmadığına inanmak istiyordum.

Keşke biraz daha açık sözlü olsaydı her şey çok daha kolay olurdu; cidden, Kanbaru’nun yüzde biri kadar açık sözlü olsa yeterdi.

Senjogahara’nın o sivri dili ya da insanı bezdiren hırçın mizacı, dolandırıcı meselesinden sonra tam da yumuşama belirtileri gösteriyorken, kız kardeşimin arkadaşı tarafından nefret edilmeyi bünyem kaldırmazdı.

Sınav hazırlıklarımı sekteye uğratır, konsantrasyonumu bozardı.

“Hadi, çıkar şu ayakkabılarını artık. Gir içeri.”

“T-Tamam. Olur. Çıkarıyorum. Sen ne dersen o. Ne istersen.”

“...”

Bu ne ürkeklik böyle...

Benden nefret ediyorsa yapacak bir şey yoktu ama bu tavırlarıyla üzerime yersiz şüpheler çekmese olmaz mıydı?

Neyse, ister utangaçlıktan ister temkinli oluşundan isterse de kararsızlığından olsun, Sengoku bir şekilde eşiği geçti ve beni takip ederek ikinci kata çıktı.

“Tsukihi de burada olacaktı ama görünüşe göre hâlâ ortalığı toparlamakla meşgul.”

“O-Ortalığı mı toparlıyor? Neden sonra?”

“Şu dolandırıcı meselesi yüzünden işte... Gerçi tam olarak ne demek olduğunu ben de bilmiyorum. Karen veya Tsukihi’nin ne düşündüğünü hiçbir zaman anlayamıyorum zaten...”

Sengoku’nun da ne düşündüğünü anlamıyordum.

Sanırım ortaokullu kızların nasıl düşündüğünü kavrayamıyordum ama bu konu tam bir dipsiz kuyuydu. Bir başkasının ne düşündüğünü gerçekten nasıl bilebilirdiniz ki?

Aramızdaki o bağa rağmen Shinobu’yu bile tam olarak anladığımı söyleyemezdim.

“Vay canına. Gerçekten de öyleymiş. Bir parti, Nadeko için bir parti veriyorsun.”

Nihayet, onca kararsızlıktan sonra -otuz adımlık yolu gitmemiz tam otuz dakika sürmüştü- Sengoku odama vardığında mutlu ve heyecanlı görünmeye başladı.

Gerçi bu mutluluğu odadan ziyade yere yayılmış atıştırmalıklar ve meyve suyuna borçluydu.

Parti standartlarına göre epey mütevazıydı ve hiçbir sürpriz öğesi yoktu; hatta geçen gün Sengoku’nun evinde gördüğüm o sıcak karşılama bundan birkaç gömlek daha lükstü. Ama yine de onun mutlu olması beni sevindirmişti.

Gerçi bu “parti” için her şeyi hazırlayan bendim değil, kız kardeşimdi... Hazırlıkları bitirir bitirmez “o dolandırıcının arkasını toplamak” için dışarı çıkmıştı.

İçimden bir ses onun bu titizliğinden nefret ediyordu ama bölgedeki tüm ortaokullu kızların patronu olmuş birinden de bu beklenirdi zaten.

“Nadeko’ya benim ağırlayacağım kadar iyi bak,” diye talimat vermişti Tsukihi bana. Kendi kız kardeşinden böyle bir direktif almak da bir hayli tuhaftı.

“O-Oha, patlamış mısır! Harika! Hadi mısırla tıka basa doyalım... Nadeko nefesi kesilene kadar yiyecek. Çiğnemeden yutacak.”

“Ölürsün.”

“Rüya gibi.”

Sengoku büyülenmiş gibi mırıldanarak çömeldi.

Atıştırmalıklar için birinin bu kadar mutlu olabilmesine şaşırmıştım. Acaba evde tatlı yemesine izin verilmiyor muydu?

Ailesinin ona ne kadar düşkün olduğunu düşünürsek...

Gerçekten şaşırtıcıydı.

Hoppa! Sengoku bir minderin üzerine çöktü ve çoraplarını çıkarmaya başladı. Hem sağını hem solunu. Anlaşılan çıplak ayakla durmak istiyordu ve ben daha düşüncemi bitirmeden çorapları çıkmıştı bile.

Çoraplarını özenle katlayıp yanına koydu.

“...”

İnsanların kapalı mekânda şapka çıkarması gibi çoraplarını çıkarmıştı ama... Ha? Bir dakika, bilmiyorum ki. Bilmiyorum, bilmiyorum. Başkasının odasındayken çorapları çıkarmak gibi bir görgü kuralı mı vardı?

Başkalarının odasında bulunma tecrübem çok az olduğu için kıyaslama yapamıyordum.

Gittiğim tek yerler Senjogahara ya da Kanbaru’nun odasıydı... Kanbaru’nun durumunda ise, bırakın çorabı, oraya iş botları olmadan girerseniz yaralanma ihtimaliniz bile vardı.

“T-Tsukihi dışarı çıktı demiştin...” Sengoku’nun önündeki atıştırmalık cümbüşüne dalmamak için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi. İlk fırsatta yüzünü mısırla doldurma arzusunu bir kenara bırakmayı başararak sordu: “Peki ya Karen?”

“O da gitti. Onlar ayrılmaz bir ikili, paket program gibiler.”

Gerçi aralarındaki boy farkı onları bir arada tutmayı zorlaştırıyordu, yani set olarak satılmaları pek kolay olmazdı... Onlarla ne yapmalıydı?

Hiçbir şey, bazıları böyle derdi; kız kardeşlerinize böyle şeyler yapmazdınız sonuçta.

“S-Saygıdeğer anne ve baban?”

“Vay, ne kadar kibar bir ifade... Hayır, saygıdeğer ebeveynlerim de dışarıda, yani iş başındalar. Bayrammış, yaz tatiliymiş, onların mesleğinde böyle şeylerin yeri yok. Yani aslında tatil falan yapmıyorlar.”

“G-Gerçekten mi... O-O zaman bugün sadece ikimiz varız, Koyomi Ağabey.”

“Hm? Şey, öyle söyleyince evet, sadece ikimiz varız. Bir sakıncası mı var?”

“Tabii ki hayır. Teheeheeheehee,” diye sevimli bir şekilde kıkırdadı Sengoku.

Nihayet.

Ha, anladım. Ailemden çekindiği için bu kadar gerginmiş. Başkalarının anne babası kesinlikle bir gerginlik kaynağıdır, orası kesin.

Senjogahara’nın babasıyla epey zor anlar yaşamıştım; onu saymasak bile Sengoku’nun annesinden kaçmışlığım vardı. Şimdi ise Kanbaru orada olmasa bile gidip onlarla vakit geçirecek kadar alışmış olsam da, ilk başlarda onun büyükanne ve büyükbabası da beni germişti.

“Neyse, her şeyden önce hoş geldin Sengoku.”

Hazırladığım iki bardağa meyve suyu doldurdum ve birini Sengoku’ya uzatarak bir kadeh kaldırdık.

“E-Evet! Nadeko hoş geldi, Koyomi Ağabey! Şerefe! Doğum günün kutlu olsun!”

“...”

Doğum günüm nisanda.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.