Ejderhaların Efendisi ve Sabahın Köründeki Pazarlık

“Hıh! Ö-öldürün beni daha iyi!”

Yüzü yeniden al al oldu, kurtulmak için debelenmeye başladı. Bütün gün ağzından çıkan ilk şövalyevari söz buydu.

“Oh be... Kazuma çaresiz, cayır cayır yanan bedenimin tadını doya doya çıkardı resmen.”

“H-hey, laflarına dikkat et! Böyle söyleyince kulağa fazlasıyla edepsizce geliyor.”

Darkness’ı hep birlikte gıdıklayarak dize getirmiştik.

Beni tam bir sapık gibi gösterse de halinden gayet memnun görünüyordu. “Yarın biraz daha alıştırma yaparız diye umuyordum,” dedi. “Kazuma, ben sıcağa dayanmaya çalışırken buz parçasını önümde sallandıran kişi sen olur musun?”

“Olamaz... Dedim ya, hayatta olmaz. Bana öyle umut dolu gözlerle bakmayı kes.” Hayal kırıklığını yüzünden eksik etmeyen Darkness’a elimle kış kış işareti yaptım.

Kanepeye oturmuş, çıplak ayaklarını göğsüne doğru çekmiş olan Aqua’ya çevirdim bakışlarımı.

“Başkentteki o gururlu, dikbaşlı Darkness’a ne oldu böyle?” diye sordu. “Bir de bana bakın. Daha dün gece gidip kasabanın ortak mezarlığındaki ruhları arındırdım. Topluma her gün böyle fayda sağlıyorum işte. Biraz beni örnek almalısın.”

İşin aslı, Aqua mezarlığı düzenli olarak arındıracağına dair Wiz’e verdiği sözü tamamen unutmuştu. Son zamanlarda hayaletlerin her zamankinden fazla sorun çıkardığına dair dedikodular yayılınca da alelacele gidip durumu halletmek zorunda kalmıştı.

Neyse. Şimdi bunu yüzüne vurmanın âlemi yoktu. Aklımı bundan çok daha fazla kurcalayan başka bir mesele vardı.

“Göbeğinde tutup durduğun o şey de ne?”

Aqua kucağına bir battaniye sermişti, üstünde de küçük bir yumurta duruyordu. Birlikte dışarı çıktığımızda bile elini cebinden çıkarmaz, sürekli onunla oynardı.

“Oho, meraklandın demek Kazuma? Pekâlâ, anlatayım o zaman. Dinle de küçük dilini yut, bu bir ejderha yumurtası!”

Megumin’le aynı anda bağırdık. “Ejderha yumurtası mı?!”

Aqua kendinden son derece memnun bir edayla söze girdi. “Geçen gün evde tek başıma otururken gezgin bir tüccar çıkageldi. Namımızı duymuş, çok etkilenmiş. ‘Sizinle tanışmak ne büyük onur!’ dedi. ‘Ben de tam sizin gibi maceracılar arıyordum, İblis Kral’ın ordusuna kafa tutup sağ çıkmayı başaran cinsten! Tehlikeye küçümseyerek bakan, gece gündüz İblis Kral ile savaşan türden! Size özel bir hediyem var!’ İblis Kral ile savaşmaya devam edeceksek en azından bir ejderhaya ihtiyacımız olacağını söyledi, bana da gayet mantıklı geldi bu.”

Demek namımızı “duymuştu”? Bu işte fena halde bir bit yeniği vardı. Bence o adamın “duyduğu” tek şey, elimizin bolca para gördüğüydü.

Aqua, yüzümdeki ekşi ifadeye zerre aldırmadan ejderha yumurtasını anlatmayı sürdürdü.

“Şimdi beni iyi dinle. Bu dünyanın işlerinden bihaber, hiçbir şey bilmeyen biri olduğunu biliyorum Kazuma, o yüzden seni aydınlatayım. Ejderha yumurtaları öyle kolay kolay bulunmaz. Pazara bir tane düştü mü bir soylu ya da zengin bir herif anında kapar. Hal böyleyken, biri ayağına kadar gelip sana satmak istediğinde almaktan başka ne yapabilirsin ki? Bir ejderhadan bahsediyoruz burada. Bildiğin ejderha! Heyecan verici değil mi?”

Bu fikrin ilgimi çekmediğini söylesem yalan olurdu ama dinledikçe mesele daha da şüpheli bir hal alıyordu.

“Peki kaça aldın bu yumurtayı?” diye sordum.

“İnanmayacaksın ama üstümde ne varsa yeterli olacağını söyledi. Ejderha yumurtaları normalde en az yüz milyona satılırmış. Neden bu kadar ucuza bıraktığını sorduğumda ne dedi biliyor musun? Sırf itibar satın almak isteyen soylular ve zenginlerin aksine, güçlü maceracıların bu ejderhayı büyüterek İblis Kral’a karşı verilecek savaşta yanlarında dövüştüreceğini söyledi!”

Yumurtayı kucağında sevgiyle kucakladı. Başım hafifçe döndü.

“Ve sen de... Satın aldın öyle mi?”

“Elbette aldım. Adını bile koydum zaten. Adı Zeltman Kingsford olacak. Annesi ben olacağıma göre, bir gün ejderhaların hükümdarı olacağından hiç şüpheniz olmasın! Kendisine İmparator Zel diye hitap edebilirsiniz.”

Aqua konuşurken kollarındaki yumurtayı yumuşak bir ışıkla yıkadı. Sıcak tutmak için büyü mü yapıyordu, yoksa bir tanrıça bir canlının büyümesini böyle mi hızlandırıyordu?

Pek de bir önemi yoktu aslında, çünkü nereden bakarsan bak, bu basbayağı bir tavuk yumurtasıydı.

“Neyse,” dedi Aqua. “Yumurtadan çıkana kadar hiçbir göreve katılmayacağım. Ufaklığı gözümün önünden ayıramam, o yüzden Kazuma, akşam yemeğimi buraya getiriverirsin artık.”

Doğrusu bu gece yemekte garnitür niyetine sahanda yumurta harika gider diye düşündüm.

“Pekâlâ, biz çıkıyoruz. Seni böyle aptalca bir işle baş başa bıraktığımız için kusura bakma Megumin.”

“Sorun değil. Zaten bunu yapmazsak Aqua hayatta dışarı çıkmaz. Ne derseniz deyin, o iblisle baş edebilecek tek kişi de o.”

Ertesi gün.

Yanımda Aqua ve Darkness ile birlikte Wiz’in dükkânına doğru yola koyuldum. Megumin evde kalmıştı.

Dışarısı gayet sıcak olmasına rağmen şöminede ateş yakmış, önüne bir battaniye sermiş, Aqua’nın yumurtasını sıcak tutuyordu. Yumurtasını kuluçkaya yatırmakla meşgulken evden adımını atmayı kesin bir dille reddeden tanrıçaya verdiğim taviz buydu.

İki kızla birlikte kasabanın ana caddesinden uzakta, kuytu bir köşede kalmış o şirin sihirli eşya dükkânına vardık.

Sabahın körü olmasına aldırmayan Aqua kapıyı yumruklamaya başladı. “Açın kapıyı! Hadi ama, açsanıza! Güneş çoktan doğdu bile! En iyi müşterileriniz geldi! Çabuk olun da dükkânı açın!” Doğruya doğru, buranın müdavimi sayılırdık.

Aqua’nın kopardığı patırtının ardından içeriden ayak sesleri duyuldu ve kapı birdenbire ardına kadar açıldı.

“Günün gürültü yapmadığınız tek bir saati yok mu sizin?! Mahalleliye verdiğiniz rahatsızlığı bir düşünün! Resmen kamu düzenine tehditsiniz! Henüz açmadık, bir süre de açmayacağız! Gidin elinizi yüzünüzü yıkayıp öyle gelin.”

Bu azarı savuran kişi, suratındaki tuhaf maskesiyle dükkânın umursamaz yarı zamanlı çalışanı, iblis Vanir’den başkası değildi.

“Bugün müşteri olarak gelmedik. Başka bir niyetimiz var!” diye yapıştırdı cevabı Aqua. “Dükkân açıkken her zaman meşgul oluyorsunuz. Sizinle konuşabilmek için özellikle sabahın köründe kalkıp geldik buraya, o yüzden minnettar olmalısın. Hadi bakalım, duyalım seni! Teşekkür et bize!”

İblisin karşısına dikilip burnundan zafer dolu küçük bir soluk verdi.

İşin aslı, dükkânın şu sıralar asıl gelir kapısı benim icat ettiğim eşyaların satışından geliyordu ve fena para kırmıyorlardı. Fikri mülkiyet hakları karşılığında payımı peşin ve toptan aldığım için Wiz’in dükkânı ne kadar mal satarsa satsın cebime ekstra para girmeyecekti. Yine de bir mucit olarak fikirlerimin bu kadar rağbet görmesi beni ziyadesiyle mutlu ediyordu.

“Ortamın havasını okuyamamanızla nam salmışsınız, ayrıca bana bir lütufta bulunmuşsunuz gibi konuşmanız hiç hoşuma gitmedi. Umarım bu sözlerin ardında mantıklı bir açıklama vardır. Ama neyse, ne için geldiğinizi biliyorum. Sonradan görme zengin velet hak ettiği ödülünü istiyor. İçeri geçip bekleyin, gidip getireyim.”

Vanir bunu söyleyip dükkânın içine doğru yöneldi ama Aqua peşine yapışıp bırakmadı. “Minnettar olsana! Şöyle diyebilirsin mesela: ‘Benim gibi işe yaramaz bir iblisi ziyarete gelip o kıymetli vaktinizi ayırdığınız için çok ama çok teşekkür ederim.’ Hadi, desene!”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.