Darkness, Yunyun'un dehşete düşmüş babasına meraklı bir bakış attı. “…Hmm? Bir dakika. İblis Kralı’nın ordusunun gerçekten bir üs kurduğunu söylediniz, değil mi? Yani mektupta bir generalin de burada olduğu konusunda doğruyu mu söylüyordunuz?”
“Ha, evet! Tıpkı mektupta yazdığım gibi, büyüye karşı oldukça dayanıklı biri. Yakında buralarda olur. Şöyle bir göz atmak ister misiniz?”
Köy muhtarı bize bu rahat davetini tam sunuyordu ki…
“Alarm! İblis Kralı’nın birlikleri yaklaşıyor. Alarm! İblis Kralı’nın birlikleri yaklaşıyor! Eli silah tutan herkes lütfen griffin heykelinin yanında toplansın. Düşmanın sayısının yaklaşık bin kadar olduğu tahmin ediliyor.”
““B-bin mi?!””
Darkness da ben de şaşkınlıkla kalakaldık ama Kızıl Büyü Irkı’ndan olan üç kişi sanki bu çok sıradan bir şeymiş gibi davranıyordu. Belki de dıarıda bin düşman olduğu kısmını duymamışlardı. Benim hesabıma göre bu köyün tamamı en fazla üç yüz kişiye ev sahipliği yapıyordu. İblis Kralı’nın askerleri bu sayının üç katından fazla bir orduyla yaklaşmaktaydı ve bu adamlar bunu hiç umursamıyordu.
Aqua, önüne getirilen çaydan bir yudum alırken üstün bir olgunluk sergileyerek aniden, “İblis Kralı’nın bin kadar piyonsa söz konusu olan… Sanırım nihayet bir tanrıçanın gerçek gücünü gösterme vakti geldi,” dedi. Bu köyün onun üzerinde gerçekten garip bir etkisi vardı.
Sana yalvarıyorum, lütfen ama lütfen başka bir aptallık yapma…
Darkness dona kalmıştı. Megumin ise ona gayet sakin bir tonla, “Panik yapmanıza gerek yok. Burası Kızıl Büyü Köyü ve buradaki herkes güçlü birer büyücüdür. Görmek ister misiniz?” dedi.
…Gerçekten de oldukça etkileyiciydi.
“Yaaaagh! Yaaaaarrrgh!”
“Leydi Sylvia! Efendim! Kaçmalısınız! Hiçbirimiz sağ çıkamasak bile, en azından siz…”
“Lanet olsun! Lanet olsun! Kontratak yapacak kadar bile yaklaşamıyoruz!”
“Size Kızıl Büyü Köyü’ne saldırmamamız gerektiğini söylemiştim! Gitmek istemediğimi söylemiştim!”
Daha köy kapısına bile ulaşamadan, İblis Kralı’nın birlikleri bozguna uğramıştı bile. Bin taneden fazla düşmana karşı yalnızca elli kadar Kızıl Büyücü duruyordu.
Ve o elli büyücüye gelince…
“Şimşek Çarpması!”
“Ateşleme!”
“Dondurucu Rüzgar!!”
“Lanetli Yıldırım!!!”
“Yani… İtiraf etmeliyim ki gerçekten etkilendim.”
İblis Kralı’nın ordusunun öncü birliklerine karşı acımasız bir büyü yağmuru savuruyorlardı.
Buna savaş demek bin şahit isterdi. Bu tam anlamıyla bir kıyımdı. Düşman birliklerinin üzerine yıldırımlar düşeceğini sanıyordum ama sonra bir düzine iblis durduk yere küle döndü. Bir başka grubun etrafını beyaz bir sis kapladı. Buza dönüşeceklerini düşünmüştüm ancak siyah yıldırım okları onları delip geçerek göğüslerinde delikler bıraktı.
…Derken düşman askerlerinin oluşturduğu deniz ikiye ayrıldı ve merkezden uzun elbiseli, güzel bir kadın çıktı.
“Askerler! Ben sizin kalkanınız olacağım, arkamda kalın! Gelişmiş büyülerini tekrar kullanabilmeleri zaman alacak, işte fırsatımız bu!”
İblis Kralı’nın böylesine çekici bir generali olduğunu kim bilebilirdi ki? Zayıf bir insan kadından hiçbir farkı yoktu; elbisesinin göğüs dekoltesi son derece iddialıydı. Sağ kulağında sallanan mavi küpe, gösterişli elbisesinin aksine göze çarpan bir saflık ve berraklık taşıyordu.
Bir grup kadın ve erkek, generalle yüzleşmek için öne çıktı. Erkeklerden birini tanıdım. Daha önce bizi buraya ışınlayan Bukkororii’ydi. Kırmızı gözleri parladı ve ellerini öne uzattı. Megumin’le olan uzun dostluğumdan biliyordum ki, Kızıl Büyü Irkı’ndan birinin gözleri daha da kızarmaya başladıysa, bu gerçekten gaza geldikleri anlamına geliyordu…
“Hortum!!”
Ve bu da tek bir devasa büyüye bolca MP dökmeye hazırlandıkları demekti.
Bukkororii’nin büyü sözleri tam İblis Kralı’nın askerlerinin ortasında devasa bir hortum çağırdı ve birçoğunu çaresizce havaya fırlattı. Düşüş muhtemelen ölümcül olacaktı.
Bukkororii’nin yanındaki muhteşem kız da sol elini uzattı, onun da gözleri parlıyordu. Sağ elinde, Kızıl Büyü Irkı’nın bir üyesi için alışılmadık bir şekilde bir silah tutuyordu. Daha yakından baktığımda bunun ejderha şeklinde oyulmuş tahta bir kılıç olduğunu fark ettim. Büyülü bir silah falan olabilir miydi? Kızıl Büyü Irkı’ndan birinin neden böyle bir şeye sahip olduğunu açıklayabilirdi belki.
Kız sol elini uzattı ve sağ elindeki kılıcı savurdu.
“Cehennem Ateşi!”
Hala devam eden hortumun tam ortasında devasa bir yangın patlak verdi.
Savaşı izledikten sonra Megumin’in evine doğru yola koyulduk. Yunyun, bize o mektubu gönderen Arue’yi bulup ona gününü göstereceğini söyleyerek kendi yoluna gitti.
Büyücülerin sergilediği büyü gösterisini hatırlayarak, “Oh be!” dedim. “Bu harikaydı! Demek gerçek Kızıl Büyü Irkı üyelerini iş başındayken görmek böyle bir şeymiş.”
“Onlardan gerçek diye bahsetmeniz, çakma Kızıl Büyü Irkı üyeleri olduğunu ima ediyor. Tam olarak kimin çakma olduğunu düşündüğünüzü bilmek isterim!” Megumin omzuma dayanmış, beni ısıracakmış gibi bakarken, sevimli, tek katlı bir eve vardık. Kaba olmak istemezdim ama ortalama bir yerden biraz daha fakir göründüğünü düşünmekten kendimi alamadım. Büyü gücü yetersizliğinden olsa gerek yorgun görünen Megumin öne çıkıp ön kapıyı çaldı.
Bir an sonra içeriden bize doğru hızlı ayak sesleri geldi. Kapı yavaşça açıldı…
Dışarıya Megumin’e benzeyen, ilkokul çağlarında bir kız çocuğu baktı.
“Ooh, bu senin küçük kız kardeşin mi Megumin? Çok tatlıymış,” dedi Darkness, yüzünde bir tebessüm belirirken.
“Megumin, bu tıpkı senin minyatür versiyonun! Gel bakayım buraya minik Megumin. Şeker ister misin?” Aqua aniden elinde şeker tutuyordu. Onu nereden bulduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama kız tepki veremeden önce—
“Komekko, ben geldim. Akıllı bir kız oldun mu bakayım?” Megumin hala omzuma yaslanmış bir halde çocukla yumuşak bir sesle konuştu.
Komekko…
İster Komekko olsun ister Bukkororii, Kızıl Büyü isimlerine şaşırmayı neredeyse tamamen bırakmıştım. Belki de bende bir sorun vardı.
Komekko, Megumin’e baktı ve kalakaldı. Ablasını tekrar görmenin sevinciyle dolmuş olmalıydı. Gözleri kocaman açıldı ve derin bir nefes çekti. Sonra bağırdı: “Ba-baa! Abla geri geldi, yanında da bir adam getirdi!”
Tamam bücür, seninle şöyle bir konuşma vakti geldi!
“Şimdi iyi bak. Bu masadaki ters çevrilmiş bardağı görüyor musun? Onu kendi kendine hareket ettireceğim!”
“Vay canına! İnanılmaz! Nasıl yapıyorsun? Hey, Mavi Saçlı Kız, nasıl yapıyorsun? Söyle bana!”
“Mıknatıstır o!” dedi Darkness. “Masanın altında bir mıknatıs olmalı. Öyle yapıyorsun, değil mi Aqua? Değil mi?”
Megumin’in evindeki oturma odasındaydık. Aqua bir bardakla parti numaraları yapıyordu, Komekko ile Darkness da bunu yutuyordu. Mıknatıs konusunda muhtemelen Darkness’ın haklı olduğunu düşündüm. Ne de olsa Aqua’nın kullandığı bardak metalden yapılmıştı. Masanın altına bir mıknatıs sıkıştırmak yeterince kolay olurdu…
Onların bu sırrı çözmeye çalışmalarını dinlerken düşüncesizce göz ucuyla bakış attım.
Aqua oturma odasının ortasında oturuyordu, elleri dizlerinin üzerinde düzgünce kavuşturulmuştu. Masadaki bardağa dikkatle bakıyordu, hepsi buydu… Ve bardak hareket ediyordu.
……?!
Gözlerime inanamıyordum. Orada olup bitene daha da odaklanmışken…
“Öhö…! Öhöm!” Önümdeki kişi dikkat çekecek şekilde boğazını temizledi.
Hay aksi, doğru ya!
Neler olduğuna o kadar kapılmıştım ki, Megumin’in babasının halının üzerinde karşımda oturduğunu ve bana ters ters baktığını az kalsın unutuyordum. İlk bakışta siyah saçlı, sıradan bir adam gibi görünüyordu. Ancak gözleri keskindi ve etrafına sessiz, korkutucu bir baskı yayıyordu. Bu an gelene kadar onun hakkında adı dışında hiçbir şey bilmiyordum: Megumin’in babası, Hyoizaburou.
“…Kızıma göz kulak olduğunuzu anlıyorum. En azından bunun için size teşekkür ederim.” Hafifçe başını salladı.
Yanında Megumin’e bir şekilde benzeyen, gür siyah saçları olan, ağız ve göz etrafında ilk kırışıklık belirtileri başlamış çekici bir kadın oturuyordu. “Evet, çok teşekkür ederim… Kızımız mektuplarında sizden sıkça bahsediyor, genç Kazuma… Neredeyse sizi tanıyor gibi hissediyoruz…” Megumin’in annesi Yuiyui derin bir saygıyla eğildi.
Bu durumu açıklığa kavuşturmama yardım etmek için burada olması gereken kişinin durduğu yöne doğru öfkeli bir bakış fırlattım. Köşeye bir yer yatağı serilmişti ve önceki patlamada tüm MP’sini harcamış olan Megumin, üzerine kıvrılmış mışıl mışıl uyuyordu.
Hyoizaburou, Megumin’e uzun ve derin bir bakış attı, ardından şaşkınlıkla bana döndü.
“…Peki seninle kızımızın arasındaki ilişki tam olarak nedir?”
Bunu bana üçüncü kez soruşuydu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.