Koşucu Kertenkelelerin Mevsimi

Beni suçlu ilan edip mahkemeye kadar sürükleyen savcı Sena’dan başkası değildi bu gelen.

“Satou Bey, durum çok vahim! Kasabanın dışında Koşucu Kertenkeleler görüldü... Ve...”

İçeri paldır küldür daldığında yüzü kireç gibiydi. Ancak kotatsunun altına iyice gömülmüş, sadece kafası dışarıda duran halimi görünce yüzündeki o telaşlı ifade yerini hoşnutsuzluğa bıraktı.

Çok geçmeden, sesindeki o panik havası uçup gitti ve yerini beni sorguya çekip itiraf koparmaya çalışırken kullandığı o soğuk tona bıraktı.

“Tam olarak ne yaptığınızı sorabilir miyim acaba?”

“Bence gayet açık. Soğuk bir günde sıcak kalmaya çalışıyorum. Ha, yeri gelmişken, kapıyı kapatabilir misiniz?”

Sena derin bir iç çekerek dediğimi yaptı.

“...Satou Bey. İblis Kral'ın generallerinden iki tanesini dize getirdiniz, hatta başı büyük ödüllü bir canavarı bile hakladınız. Sizin hakkınızdaki düşüncelerim oldukça olumlu ve size gerçekten saygı duyuyorum ama...”

Eyvah, bu işin sonu hiç iyi bir yere varmayacak. Her şey şu kotatsunun içinde sıcak sıcak oturmak istemem yüzünden başıma geliyordu.

Darkness söze girdi. “Onu görmezden gelebilirsin. Buraya böyle apar topar gelmenin önemli bir sebebi olmalı.”

“Ah, doğru ya! Koşucu Kertenkele denilen canavarlar şu an etrafta cirit atıyor. Kasabadaki her maceracı onları temizlemek için seferber oldu. Normalde çok tehlikeli yaratıklar değillerdir ama... Görünüşe göre aynı anda birçoğu kızışma dönemine girmiş ve aralarından bir Koşucu Kertenkele prensesi çıkmış!”

Sena’nın anlattığına göre, her yıl bu dönemlerde Koşucu Kertenkelelerin çiftleşme mevsimi gelirdi. İki ayak üzerinde yürüyen bu otobur canavarlar normalde kimseye zararı dokunmayan yaratıklardı. Gelgelelim, Prenses Koşucu denilen devasa bir dişi doğduğu anda, bu yaratıklar birer belaya dönüşüveriyordu.

Prenses Koşucu etrafına daha fazla Koşucu Kertenkele topluyor ve en sonunda sürünün içinde onunla çiftleşebilmek için büyük bir kavga başlıyordu.

Üstelik dövüşme yöntemleri de hayli garipti...

Koşuyorlardı.

Kısa mesafede akılalmaz hızlara ulaşıyorlardı.

Hani bir dönem herkesin delisi olduğu şu yakalı kertenkeleler gibiydiler.

Kendi türleriyle yarışmak yerine, gözlerine kestirdikleri diğer hızlı türlerin karşısına dikilip onlara meydan okuyor, sonra da onlara toz yutturuyorlardı.

En çok meydan okumayı kazanan kertenkele, prensesle çiftleşme hakkı kazanıyor ve tüm sürünün lideri, yani Kral Koşucu oluyordu.

Tabii isimdeki mantıksızlığı tartışabilirdiniz. Madem herif Kral Koşucu oluyordu, dişiye neden Kraliçe değil de Prenses diyorlardı? Ama bence bu tartışmaya giren insan en baştan kaybetmiş demekti.

Bu tuhaf canlıların yaşam tarzını duymak bu dünyadan bir kez daha tiksinmeme yetti ama at, ejderha veya kuş binen insanlar için bu durum doğrudan bir hayatta kalma meselesiydi.

Normalde uysal olan bu Koşucu Kertenkeleler kendilerine rakip arayacak, gözlerine kestirdikleri canlı ne olursa olsun —ister bir at, ister bir ejderha— hiç korkmadan yanına gidip yarış başlasın diye ona bir tekme savuracaklardı. Sonra da alabildiğine hızla koşmaya başlayacaklardı.

Koşucu Kertenkelelerin tekmeleri kemik kıracak, hatta daha beterine yol açacak kadar güçlüydü.

Şimdi bir Prenses Koşucu ortaya çıktığı için, Lonca sürüyü bir an önce seyreltmek konusunda oldukça kararlıydı...

“İşte bu yüzden buradayım, Satou Bey!”

Sena bana bakıp keyifle gülümsedi.

Nedenini hiç anlamamıştım oysa. “Mantığınızı hâlâ çözebilmiş değilim. Lonca zaten bir görev açtı, değil mi? Neden bizzat ayağıma geldiniz? Elbet birileri halleder.”

“Neden mi bahsediyorsunuz, Satou Bey? İblis Kral'ın generallerinden birinin yuvası olan o zindanla karşı karşıya kaldığımız günü hatırlıyorum da... Şöyle demiştiniz: 'Kasaba halkını korumak zorundayız. Bir maceracının görevi budur.'”

O kadar havalı bir laf etmiş miydim sahiden? ...Düşününce, galiba etmiştim.

Ateşin başından bana bir bakış bile atmayan Aqua araya girdi. “Şu NEET'in bir iş yapmasını beklemeyin boşuna. Borcunu ödeyip paraya boğulduğundan beri, cebinde beş kuruş kalmayana dek parmağını bile oynatacağını sanmam. Hem zaten aramızda en düşük seviye Kazuma'da. Korkması çok doğal, onu suçlamıyorum.”

Bunu da eklemesen olmazdı zaten...

“Hey, ne zamandan beri en düşük seviye bende? Aqua, senin... Tamam, o kadar hortlağı temizledikten sonra seviyenin epey yükseldiğini biliyorum. Ama Megumin...”

“Seviye yirmi altı.”

Megumin yüzünde muzaffer bir ifadeyle maceracı kartını gözüme soktu.

“...O ne ara oldu?”

“Hem Destroyer'ı hem de İblis Kral'ın generali Vanir'i ortadan kaldırdım. Üstelik ufak tefek canavarları temizleme işi de genelde bana kalıyor. Seviyemin bu kadar yükselmesi kaçınılmazdı.”

Ciddi miydi bu?

Bu kadar yüksek bir seviyeyle kesin bir sürü beceri puanı da kazanmıştı. Ama o puanların hepsini Patlama büyüsünün gücünü artıracak becerilere yatırdığından adım gibi emindim.

Yine de seviyesi benden düşük olan biri mutlaka olmalıydı.

“Peki ya Darkness? Saldırıları hiçbir zaman isabet etmediği için seviye atlaması çok zordur. Koşucu Kertenkelelerinizle bizzat ilgilenmeme gerek olmadığını düşünüyorum. Bırakalım da Darkness gidip biraz tecrübe puanı kassın...”

“Hıh,” diye burundan güldü Darkness.

Ardından, büyük bir gururla kartını burnumun dibine soktu.

“Vanir'in o büyü bebeklerini neredeyse tek başıma yok ettiğimi unutuyorsun herhalde. Ve o bebekler, normal bir insan için taşıdıkları tehlikeyle doğru orantılı olarak tecrübe puanı veriyordu...!”

Kendisiyle acayip gurur duyuyordu.

Kartında seviyesinin yirmi olduğu yazıyordu.

Sırıtan Darkness'a bakarken içimi ani bir öfke kapladı.

“Tükürürüm böyle işe.”

“Ne?! Ne yapıyorsun?!”

Kartının tam ortasına tükürdüğümde çığlığı bastı.

Gözyaşları içinde kartını temizlemeye çalışan Darkness'ı görmezden geldim. Kotatsunun altından sürünerek çıkıp kendi kartımı çıkardım.

Seviye kısmının yanında kabak gibi duruyordu: On üç.

...Ben şimdi ne yapacaktım? Bu ne ara olmuştu?

Üstelik Aqua ve diğerlerinin dediğine göre, zayıf olan maceracı sınıfının gelişmiş sınıflara kıyasla çok daha hızlı seviye atlaması gerekiyordu...

Ben kartıma melül melül bakarken Sena kafasını yana eğdi. Yüzümdeki ifadeyi o dürüst, açık bakışlarıyla süzdü...

“Sizin seviyeniz kaç, Satou Bey? İblis Kral'ın generalleriyle kapıştığınıza göre epey yüksek bir seviyeniz olmalı...”

“H-hey, millet! Hemen eşyalarınızı toplayın, göreve gidiyoruz!”

Sena daha fazla bir şey söyleyemeden, biraz da can havliyle lafını ağzına tıkadım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.