Uzun zamandır ilk kez asıl amacımı hatırladım: Eve dönmek.
Soyluların, kralların ve bu tarz şeylerin sıradan sayıldığı bir dünyada yargılanıyordum. Karşımdakilerin kim olduğunu düşününce, ceza olarak idam alabileceğimi tahmin etmek hiç de zor değildi.
Durumumun ne kadar vahim olduğu yavaş yavaş kafama dank etmeye başladı. Bu gerçeklik, hücrenin rutubetli kokusuyla birleşince keyfim kaşla göz arasında tamamen kaçtı.
Taş duvarlarla çevrili bu yerde gözyaşlarımı tutmaya çalışırken uzaktan birkaç kişinin ayak sesleri duyuldu.
“Hey, direnmiyorum işte, rahat bırakın artık!”
“Ağzını kapa da yürü, pislik!”
Zırh şıngırtıları ve kabadayıca bir ses tonu hücreye doğru yaklaştı.
Anlaşılan yanıma bir ev arkadaşı topluyorlardı.
Bir dakika ya... Burada başka hücre yok ki.
Şaka yapıyor olmalısınız. Hiç tanımadığım bir suçluyla bu küçücük hücreye tıkılacak mıydım yani?
“Gir içeri! Seni daha kaç kere buraya tıkacağız? Burası senin özel odan değil, hapishane hücresi! Bugün senden önce gelen biri daha var. Birbirinizi öldürmemeye çalışın yeter.”
“Tamam tamam, neyse ne. Hey, diğer arkadaş, tanıştığımıza... Ooo! Kazuma! Senin gibi birinin bu delikte ne işi var?”
Kasabadaki herkesin serseri bir maceracı olarak bildiği tek bir adam vardı ve şu an tam karşımda, hücremde dikiliyordu. Dust.
“Vay be, seni burada görmek ne sürpriz! Neden tıkıldın içeri?”
Muhafızlar gitmişti. Dust bir mahkûma göre şaşırtıcı derecede neşeli görünüyordu.
“Şey, bilirsin işte... Beni terörist falan sanıyorlar. Yıkıcı’yı patlattığımız gün, korona taşını patlamadan hemen önce ışınlama emrini ben vermiştim. Taş bir kontun lüks dairesine düşüp her şeyi havaya uçurmuş sanırım.”
Hikâyemi dinleyen Dust neredeyse kahkahadan patlayacaktı.
“Puhaha! Hiçbir işi yarım bırakmıyorsun değil mi Kazuma? Ha ha! O lanet kont oturduğu koltuğun hakkını bile vermeyen tekinin teki zaten! Ellerine sağlık! Ha ha ha! İyi ders vermişsin!”
“Kes sesini. İsteeyerek yapmadım! O kontla ya da her kimse onunla bir alıp veremediğim yok! ...Bir dakika, sen neden buradasın Dust?”
Muhafızla konuşmasına bakılırsa buranın gediklisi gibi duruyordu.
“Ben mi? Şey ya, Yıkıcı görevinin ödüllerini dağıtacaklarını duyunca önden ufak bir ziyafet çekeyim dedim, tabii veresiye. Nasıl olsa bir sürü para gelecek diye düşündüm. Sonra o paranın birazıyla kumar oynayayım dedim... Yine önden tabii. Ama düşündüğüm kadar çok ödül vermediler. Borçları ödeyemedim. Para olmayınca ahırda yatmak zorunda kalıyorum ama yılın bu zamanları orası buz gibi oluyor. Ben de düşündüm, neden burada kalmayayım ki? En azından yiyecek bir şeyler veriyorlar, donma tehlikesi de yok. Ben de gidip bir mekânda yiyip içip kaçtım. Seni buraya attıklarında borcun artmıyor bile!”
İsminin hakkını veriyordun hani Dust.
Hapse girdiğim için kahroluyordum ama Dust’ın katıksız bir serseri olmayı hiç umursamadığını görmek içimi biraz olsun rahatlatmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.