“Uyan! Bizimle geliyorsun. Sorgu vakti geldi.”
Sena’nın beni tartaklamasıyla gözlerimi açtım. Halen battaniyeme sarılı haldeydim.
“Yahu, saatten haberin var mı senin? Sabahın körü daha!”
“Öğle oldu neredeyse! Nasıl bir hayat yaşıyorsun sen?”
Karakol personelinin meraklı bakışları arasında beni belli bir odaya götürdüler.
“Pekala, gir içeri. Sefil bahanelerini dinleyeceğiz. Ardından mahkemeye çıkarılıp çıkarılmayacağına karar vereceğiz. Kelimelerini dikkatli seçmeni tavsiye ederim.”
Sena’nın gözdağı veren bu sözleri karşısında tir tir titreyerek odaya adım attım. İçeride bir masa ve iki sandalye vardı. Kapının hemen yanına da küçük bir yazı masasıyla bir tabure yerleştirilmişti. Ucuz polis dizilerindeki sorgu odalarının birebir aynısıydı işte.
Bize eşlik eden muhafızlardan biri hiç konuşmadan o küçük masaya geçip önüne birkaç kağıt serdi.
Şu şey olmalıydı, neydi adı, katip.
Diğer muhafız ise beni odanın ortasındaki masanın yakın tarafındaki sandalyeye itekledi. O da tek kelime etmeden tam arkamda dikildi. Muhtemelen en ufak bir taşkınlık yapmaya kalkıştığım an tepeme binmek için bekliyordu.
Tepeden tırnağa zırhlı iki muhafızla böyle dar bir alana tıkılmanın verdiği baskıyla büsbütün titremeye başladım. Sena karşıma oturup masanın üzerine küçük bir çan bıraktı.
“Bunun ne olduğunu biliyor musun? Yalan söylediğinde anlayan sihirli bir eşya. Mahkemelerde ve karakollarda oldukça yaygındır. Bu odaya yapılan efsunlarla birleştiğinde, birisi gerçek dışı bir şey söylediği an ötmeye başlar. Aklında tutsan iyi edersin… Şimdi, başlayalım mı?”
Sözleri ortamdaki kasveti daha da tırmandırdı. Ardından buz gibi, ifadesiz bir suratla beni sorgulamaya başladı. Baskıyı artırmak için olsa gerek, sürekli parmaklarıyla masaya tık, tık, tık diye vurup duruyordu.
“Satou Kazuma. On altı yaşında. Meslek: Maceracı. Sınıf: O da Maceracı görünüyor. Öncelikle bana nereden geldiğini ve maceracı olmadan önce tam olarak ne iş yaptığını anlat.”
İlk sorudan köşeye sıkışmış, cevap veremez hale gelmiştim.
Nereden geldiğimi ve daha önce ne haltlar karıştırdığımı nasıl açıklayacaktım ki?
Yalan söylesem çan ötecekti…
“Japonya’dan geliyorum. Orada okula gidiyordum.”
Çıııng.
Çan çaldı. Hey, yalan söylememiştim ki!
Sena tık tık vurmayı kesip kaşlarını çattı.
“Doğum yerini ve geçmişini yanlış beyan etmek…”
Katibin bu sözleri sadakatle kağıda döktüğünü duyabiliyordum.
“Bekleyin! Yalan bir şey söylemedim ben!”
Çıııng. Bu da ne böyle?! Neden çaldı ki şimdi?!
Japonya’dandım işte! Ve okula… gidiyordum…?
“Japonya’lıyım. Ve her gün eve kapanıp tamamen keyfime odaklı bir hayat sürüyordum.”
Cevap verirken Sena gözlerini dikmiş çana bakıyordu. Ben de öyle.
Bu sefer çan çalmadı.
“Neden öğrenciymiş gibi davrandın peki?”
“Öyle davranmı— Aman, boş ver.”
Kahretsin! Lanet sihirli çan…!
“Japonya diye bir diyar hiç duymadım. Ama her neyse. Sıradaki soru: Neden maceracı olmaya karar verdin?”
“İblis Kral’ın ordusunun zulmü altında acı çeken tüm insanlara yardım etmek için istemişti—”
Çıııng.
“……”
“…Maceracı olmanın havalı durduğunu düşündüm. Kolay yoldan bir sürü para kırarım sanmıştım. Bir de kızlar bana hasta olur diye düşündümdü.”
“B-bu kadarı kafi. Sıradaki. Soylu efendimizle derdin ne? Batan borçların yüzünden sık sık sızlandığın duyulmuş…”
“Bir Dullahan’ı yendiğimiz için büyük bir ödül aldık, ancak kasabanın onarım masrafları düşüldükten sonra bu durum devasa bir borca dönüştü. Kasabayı kurtarmak, aynı zamanda onu yerle bir ediyorsak hiçbir anlam taşımaz; bunu tamamen kabul ediyorum.”
Çıııng.
“……”
"İç çeker Yalan yok, bu mantığı sırf olaya sinirlendiklerinde arkadaşlarıma yedirmek için kullandım. Ama dürüst olmak gerekirse, koskoca kasabayı kurtaran kahramanlara böyle muamele edilmesini aklım almıyor. İnsanın birilerini öldüresi geliyor tabii."
"A-anlıyorum… O halde, sıradaki…"
"…Şey, affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?" dedim biraz tereddütle, Sena başka bir soruya geçmeden araya girerek. "Bana her şeyi doğrudan soramaz mısınız? 'İblis Kral’ın ordusunun ajanı mısın?' ya da 'Bu emri soylu efendimize olan nefretinden mi verdin?' falan diye. Çünkü sabahtan beri anlatmaya çalışıyorum; Rastgele Işınlanma kullanılsın dedim evet, ama bunu bilerek o adama falan yönlendirmedim. İşlerin bu noktaya geleceğinden haberim bile yoktu. Sırf kasabayı kurtaralım diye yapın dedim. Gerçek bu."
Sena konuştuğum süre boyunca gözünü çandan ayırmadı.
Tabii ki çan çalmadı.
Çalmayacağını anlayınca derin bir nefes verdi.
“Hakkında sadece berbat şeyler duyduğum için yanılmışım galiba. Bunun için özür dilerim.”
Tavrı bir anda nasıl da değişmişti. Savcı başını öne eğip karşımda derin bir saygıyla eğildi.
Demek az önceki o sert mizacı sadece suçlulara karşı takındığı bir maskeden ibaretti. Normal hali buydu.
Aklanmanın verdiği rahatlıkla, hemen üste çıkıp kasılmaya başladım.
“Aşk olsun yani! Sırf birtakım dedikodular yüzünden insanları hapse atmak da neyin nesi! Bu kafayla savcılık lisansını bile kaybedersin sen!”
“Ikk… A-affedersiniz… Gerçekten çok üzgünüm…”
Başını eğmeye devam ediyordu.
“Benim neleri başardığımı biliyor musun sen? İblis Kral’ın generallerinden Beldia’nın bozguna uğratılmasında kilit rol oynadım. Yürüyen Kale Yıkıcı’ya karşı yapılan savaşta komutayı muazzam bir şekilde ele alıp o 'geçilmez' kaleyi yerle bir ettim! Beni tutuklamak yerine teşekkür etmeniz gerekirdi!”
Sandalyemde o kadar geriye yaslanmıştım ki ahşap gıcırdamaya başladı. Beni bütün gece hücrede çürütmüştü, öyle kolay kolay altta kalacak değildim.
“A-affedersiniz. Ben sadece görevimi yapmaya çalışıyordum… Elbette başarılarınızı duydum Satou Bey. Sadece—”
“Sadece ne?! Ne sadece?! Neyse, boş ver, bu karakolda ziyaretçilere çay ikram edilmez mi hiç? Artık şüpheli falan değilim, sadece bir ziyaretçiyim. Yoksa önüme şöyle sıcak bir pirzola tabağı getirmeyi mi planlıyordunuz?!”
“P-pirzola mı…?! Üzgünüm, elinizde y-yakınlarda öyle bir şey yok. A-ama hemen içecek bir şeyler getireyim…”
Sena alelacele dışarı koştu ve demlendirdiği çayı getirip önüme koydu.
“Bu ılık ama! Bu karakolda çay yapmayı bilen tek bir kişi bile yok mu? Bu beceriksizliğin ve bu huysuz tavırlarınla eminim hayatın boyunca hiç sevgilin olmamıştır! Madem elimizin altında bu faydalı sihirli çan var, sorayım bakayım. Hayatında biri var mı?”
“Hayır,” dedi Sena, gözlerimin içine dik dik bakarak. Hiç istifini bozmamıştı. “Yok. Bu berbat kişiliğim yüzünden bu yaşımda hala bir erkek arkadaşım olmadı. Tatmin oldun mu? Yerinde olsam fazla ileri gitmekten sakınırdım.”
Çanın sessiz kaldığını görünce aniden bir korku dalgasıyla, “Çok özür dilerim,” dedim. “Peki hakkımda duyduğun şu berbat şeyler neydi? Sadece dün diğer maceracıların gevelediği şeyler mi?”
“Ş-şey… Reşit olmayan grup arkadaşının iç çamaşırını herkesin içinde çaldığını, birlikte yaşadığın Muhafız’a banyoda sırtını yıkattığını, sana engel olduğu gerekçesiyle Rahip’ini bir zindanda ölüme terk ettiğini de duydum… İnsanlığından şüphe ettiren pek çok söylenti yani.”
………………
Olduğum yerde donakaldım. Sena bana şüpheyle baktı.
“Doğru değiller, değil mi?”
“Kesinlikle değil.”
Çıııng.
Sena’nın az önceki soğuk tavrı anında geri geldi.
“Partin seni ilgilendirir, bir şey diyecek değilim. Ama kasabanın geri kalanının sana ne dediğini biliyor musun? Çöp-zuma, Pislik-zuma…”
“B-bu çok acımasızca! Kim bu insanlar? Kim bana öyle diyor?”
Aslında aklımda birkaç isim vardı. Hatta bayağı çok isim vardı.
Sena yüzüme bakıp içini çekti.
“Sabır… Kayıtlara geçmesi için son kez soruyorum. İblis Kral’ın ordusuyla hiçbir bağın yok, değil mi? Generalleriyle falan başka hiçbir temasın olmadı…?”
“Elbette hayır! Ben öyle—”
Çıııng.
"…biri gibi mi duruyorum?" diye tamamlayacaktım cümlemi.
Fakat tam o an, korkunç bir hata yaptığımı fark ettim.
Sihirli çanın sesi sorgu odasının duvarlarında yankılanırken, İblis Kral’ın generallerinden birini daha hatırlamıştım: Wiz.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.