Geçmişten Gelen Kahraman

Bizim için bir görevin bu kadar... pürüzsüzce bitmesi alışılagelmiş bir durum değildi.

Belki de yeni bir olay bayrağı açılması için adeta yalvaran o düşünceyi aklımdan geçirdiğim için suç bende falan olmalıydı.

“H-hanımım? Tanrıçam, sizsiniz değil mi! Yüce Tanrım! Sizi bu hallere düşüren nedir?!”

Bir adam koşarak gelip Aqua’nın kafesinin parmaklıklarını kavradı. O parmaklıklar bir sürü vahşi timsahın hırçın saldırılarına göğüs germişti ama bu adam onları sanki oyun hamuruymuş gibi kolayca büküverdi ve elini Aqua’ya uzattı.

Yabancı, orada öylece şapşal şapşal duran bana ve Megumin’e şöyle bir bakış attı. Eli, en az bizim kadar boş bakan Aqua’ya doğru uzandı ve...

“Arkadaşıma karşı biraz fazla cüretkar davranmıyor musunuz? Siz tam olarak kimsiniz? Aqua’yı tanıyor gibi görünüyorsunuz ama o sizi kesinlikle tanımıyor.”

Darkness, adam Aqua’nın elini tutmaya yeltenince araya girdi.

Daha demin kafesteki tanrıçanın timsahlar tarafından hırpalanışını kıskançlıkla izleyen kızdan eser kalmamıştı. Şimdi tam bir haçlı, sarsılmaz bir kalkan gibi arkadaşını koruyordu.

...Keşke her zaman böyle davranmasını sağlayabilseydim...

Adam Darkness’a bir bakış attı, içini çekti ve başını iki yana salladı. Yüzündeki ifade resmen “Bela istemiyorum ama bela beni buluyor,” diyordu. Normalde pek bir çekingen olan Darkness, adamın bu tavrıyla gözle görülür bir öfkeye kapıldı.

Ortalık geriliyordu. Hala kafesten çıkmak için kılını kıpırdatmayan Aqua’ya fısıldadım:

“Hey, bu adam senin tanıdığın değil mi? Tanrıça olduğunu falan da biliyor. Hadi bir şeyler yap!”

Aqua bir anlığına, kafası karışık ama samimi bir ifadeyle bana baktı.

“...Ah! Tanrıça! Doğru ya, ben bir tanrıçayım. Ee? Durumu çözmemi mi istiyorsun? Sen onu bir tanrıçaya bırak...”

Nihayet kafesten sürünerek dışarı çıktı.

...Tanrıça olduğunu gerçekten de unutmamıştı, değil mi?

Özgürlüğüne kavuşan Aqua, yabancıya meraklı bir bakış attı.

“Sen de kimsin?”

Hadi canım, birbirlerini hiç mi tanımıyorlardı?!

Yoksa tanıyorlar mıydı?

Adam da kendi payına epey şaşırmış görünüyordu.

Büyük ihtimalle Aqua onun kim olduğunu çoktan unutmuştu.

“Kim miyim derken ne demek istiyorsunuz, hanımım?! Benim, Mitsurugi Kyouya! Bana büyülü kılıç Gram’ı vermiştiniz ya?”

Aqua hiçbir şey söylemedi, sadece kafası daha da karışmış gibi baktı. Benimse aklıma aniden bir fikir geldi.

İsmi sanki bir animeden fırlamış gibiydi ama açıkça Japon ismiydi. Benden önce Aqua’yla yolları kesişenlerden biri olmalıydı.

Oldukça düzgün birine benziyordu ve kahverengi saçlarıyla aslında gayet yakışıklıydı. Üzerinde çok pahalı olduğu her halinden belli olan parıldayan mavi bir zırh vardı, belinde ise siyah bir kın asılıydı.

Arkasında iki çekici kadın duruyordu. Biri mızrak taşıyordu ve bir savaşçıya benziyordu; diğeri ise kalçasında bir hançer olan deri zırhlar kuşanmıştı.

Bu Mitsurugi aşağı yukarı benim yaşlarımda görünüyordu. Ama benim aksime... Şey, daha çok bir manga kahramanını andırıyordu.

“Ah! Evet! Hatırladım seni! Kusura bakma. Buraya o kadar çok insan gönderdim ki hepsini takip etmek zor oluyor.”

Mitsurugi ve ben, el birliğiyle Aqua’nın zihninde bir anı kıvılcımı yakmayı başarmıştık.

Mitsurugi, Aqua’ya hafif gergin bir gülümseme sundu. “U-uzun zaman oldu Lady Aqua. Bana verdiğiniz görevi tamamlamak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Artık seviye otuz yedi bir kılıç ustasıyım. Ama... Siz neden buradasınız hanımım? Hem de bir kafesin içinde?” Diğerlerimize şüphe dolu bir bakış attı.

Gözümde canlandırabiliyordum: Aqua bu adamı “Sen seçilmiş bir kahramansın, bu görev için biçilmiş kaftansın...” falan filan diyerek dans edip şarkılar söyleyerek buralara yollamıştı.

Varlığını tamamen unutmuş olabilirdi ama ona ne tür saçma sapan şeyler söylediğini tahmin edebiliyordum.

Bir saniye... Mitsurugi muhtemelen Aqua’yı kafese benim tıktığımı düşünüyordu.

Sanırım bu manzaradan çıkarılacak en mantıklı sonuç buydu. Aqua’nın orada kendi isteğiyle kaldığını söylesem bana inanma ihtimali neydi ki?

Hadi canım, ben bile kendime inanmazdım. Bu kadar çatlak bir tanrıçanın varlığından kimin haberi olabilirdi?

Bu yüzden Mitsurugi’ye, Aqua ile buraya nasıl düştüğümüzü olabildiğince açık bir şekilde anlattım ve...

“Saçmalık. İmkansız! Sen ne düşünüyordun?! Bir tanrıçayı bu dünyaya getirmek! Sonra da onu bir kafese kapatıp gölün ortasına bırakmak ha?!”

Mitsurugi öfkeden kudurmuş halde yakama yapıştı. Aqua panik içinde araya girmeye çalıştı.

“Ş-şimdi bir dakika bekle! Benim burada hayatım gayet güzel! Beni buraya sürüklemiş olması artık umurumda bile değil, tamam mı? Hem sadece İblis Kral’ı yenersem evime dönebilirim! Tıpkı bugünkü görevimiz gibi; evet, çok korktum ama sonunda başardık ve kimse yaralanmadı! Üstelik ödül tam üç yüz bin! Ve hepsinin bende kalabileceğini söylediler!”

Mitsurugi, Aqua’ya acıyarak baktı.

“Lady Aqua, bu adamın sizi yanına çekmek için ne yaptığını bilmiyorum ama size yapılan bu muamele haksızlık! Sırf üç yüz bin eris için onca tehlikeye mi atıldınız? Siz bir tanrıçasınız! Bu hallere düşecek biri misiniz? ...Söylesenize, hangi handa kalıyorsunuz?”

Aqua’nın bir tanrıça olduğunu söylemekten kaçınmaya çalıştığımızı sanıyordum ama Mitsurugi o kadar heyecanlıydı ki ağzımı kapalı tuttum. O ise her fırsatta “tanrıça” diyerek ağzını hiç kapalı tutmuyordu.

Ne tanrıça ama. Mitsurugi belli ki kiminle uğraştığını bilmiyordu.

Aqua onun sorusuna tereddütle cevap verdi.

“H-hepimizin kaldığı bir han değil orası. Daha çok... bir ahır diyelim.”

“Ne?!” Mitsurugi’nin yakamdaki tutuşu sertleşti.

H-hey! Canım yanıyor!

Darkness, Mitsurugi’nin diğer kolunu kavradı.

“Bence arkadaşımı bırakmanın vakti geldi. Seni uyarıyorum, yeni tanıştığın bir adamın gırtlağına yapışmak pek de iyi bir ilk izlenim bırakma yolu değildir.”

Normalde Darkness sadece saçma bir şeyler söyleyeceği zaman konuşurdu ama şu an karakterine aykırı bir şekilde öfkeliydi. Megumin’e göz attığımda onun da yeni yaptırdığı asasını kaldırdığını ve patlama büyüsü için efsun okumaya başladığını fark ettim. Bir saniye! Dur orda!

Mitsurugi beni bıraktı ve Darkness ile Megumin’e büyük bir ilgiyle baktı. “Bir haçlı ve bir baş büyücü mü? Üstelik oldukça alımlılar. Görünüşe göre iyi bir parti ile kutsanmışsın. İşte tam da bu yüzden kendinden utanmalısın. Lady Aqua’yı ve bu güzel insanları bir ahırda uyumaya zorlamak! Yanlış anlamadıysam sen en düşük sınıf olan bir maceracısın.”

Onun anlatışını duyunca, ben bile kendimi epey şanslı hissetmeye başladım. Başkaları beni böyle mi görüyordu yani?

Aqua’ya fısıldadım:

“Hey, bu civarlarda çoğu maceracının ahırlarda uyuduğunu sanıyordum. Bu işler böyle yürümez mi zaten? Bu adam neden bu kadar tepkili?”

“Buraya gelmesi için ona rüşvet olarak büyülü bir kılıç vermiştim,” dedi Aqua. “Bu sayede en başından beri yüksek seviyeli görevler alabildi. Muhtemelen burada hiç fakirlik çekmemiştir... Şey, özel yetenekler veya ekipmanlar verilen çoğu kişide durum böyledir zaten.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.