Silinemeyen Geçmişin İzleri

Ortaokul yıllarıma dair pişmanlıklarım saymakla bitmez.

Hatta pişmanlık duymadığım bir şey bulmak daha zordur.

Bunlardan biri de... "Rumuz yerine gerçek adımı kullanmış olmamdı."

Pek de derin bir sebebim yoktu aslında, yazar adı kısmına olduğu gibi kendi adımı yazıvermiştim.

Ya da belki... İçten içe küçük bir beklentim vardı. "Kitabım çıkarsa okulda olay olurum, sınıfın popüler çocuğu haline gelirim" gibi, tam da silik bir ortaokul öğrencisine yakışacak türden bir kendini gösterme arzusuyla hareket etmediğimi söylersem yalan olurdu.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki, tam bir fiyaskoydu.

Eğer düzgün bir rumuz düşünmüş olsaydım, o isimle birlikte geçmişi de kesip atabilirdim. Duygularımı düzene sokmam biraz daha kolay olurdu.

Gerçek adımı kullandığım için geçmişimden kaçamıyorum.

Kendi adımı her gördüğümde veya yazdığımda, istesem de istemesem de o günleri hatırlıyorum.

Yarım yamalak gerçekleşmiş bir rüyanın kalıntılarını, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin üzerimden silkip atamıyorum...

Şimdikinden biraz daha öncesiydi.

Shiramori-senpai ile tanışmamızın üzerinden yaklaşık üç ay geçmişti sanırım.

"Heheyt! Seni bekliyordum Kuroya-kun."

O gün kulüp odasına girdiğim anda bana böyle seslenmişti. Sesi her zamankinden iki ton daha yüksek çıkıyor, yüzünde heyecan dolu bir gülümseme parlıyordu.

"Bir şey mi oldu?"

"Ta-daaa!"

Bunu diyerek bana gösterdiği şey bir kitaptı.

—Karanlık Dünyada Beyaz Senle—

Bu kitap, benim çıkış eserimdi.

Kapağı gördüğüm an... Bir anda betim benzim attı, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.

"Bu, senin yazdığın kitap değil mi Kuroya-kun?"

"........."

"Ya, çok şaşırdım! İnternette adını aratınca şak diye karşıma çıktı! Daha önce bir ara 'Eskiden ben de bir şeyler yazıyordum' demiştin ya, ben de belki internette yazdığın bazı hikayeleri bulurum diye düşünmüştüm... Ama profesyonel olarak çıkış yaptığını hiç tahmin etmemiştim! Aşk olsun, neden bana söylemedin?"

"........."

"Müthiş, gerçekten müthişsin Kuroya-kun! Yanı başımda profesyonel bir yazar olacağı hiç aklıma gelmezdi! Sonra bana bir imza verirsin artık! Ah... Tabii bu kitabı dün okudum bile. Gerçekten çok eğlen—"

Yüksek bir enerjiyle sıraladığı bu sözlerin neredeyse hiçbirini idrak edemiyordum.

Nefes almakta bile zorlanıyordum, bir an nasıl nefes alacağımı unuttum ve olduğum yere yığılırcasına diz çöktüm.

"Eee... Ku-Kuroya-kun?! Ne oldu... Ay, yüzün bembeyaz oldu! İ-İyi misin...?"

"... İ-İyiyim."

Zoraki de olsa ağzımı açtım.

Güçlü görünmeye çalışarak... Konuştum.

Karanlık ve ağır bir sürü duygu birbirine karışarak karnımın en derinlerine çöktü.

İçimi kaplayan en baskın duygu ise... Utançtı.

Kimsenin bilmesini istemediğim geçmişimi, öğrenmesini en son isteyeceğim kişi öğrenmişti.

Gerçekten de, gerçek adımı rumuz yapmamalıydım diye içten içe hayıflandım.

"Roman yazarı olma" hayaline kapılmam, aslında sürecin doğal bir getirisiydi.

Kitap kurdu bir çocuk için oldukça sıradan bir düşünce yapısıydı bu.

Küçüklüğümden beri dışarıda oynamaktansa kitap okumayı seven bir çocuktum; bu yüzden doğal olarak ben de kendi hikayelerimi yaratmak istedim.

Ortaokula geçip ailemden kalan eski bir dizüstü bilgisayarı alınca, gerçekten de kendi başıma roman yazmaya başladım. Sonrasında ise o dönemin popüler olan büyük bir roman paylaşım sitesinde bunları yayınlamaya koyuldum.

Profesyonel olmak istiyordum.

Yazar olarak çıkış yapmak istiyordum.

Böyle bir isteğim olmadığını söylersem yalan olurdu... Ama bu sadece belirsiz bir hayaldi. "Rüya" demek için fazla havada kalan bir hedef. "Belki bir ihtimal olur" tarzında iyimser bir beklenti.

Rüya ile hobi arasında gidip gelen bir duruşla, bir amatör olarak kendi çapımda eğlenerek üretim yaptığım ortaokul yıllarıydı fakat... Bir gün.

Yüklediğim eserlerden biri... Nasıl desem, birazcık patladı.

Başlığı "Karanlık Dünyada Beyaz Senle" idi.

Görüntülenme sayısı diğer eserlerimle kıyaslanamayacak kadar arttı ve site içi sıralamalarda oldukça iyi bir konuma yükseldi.

Ve sonra...

"Eserinizi yayınevimiz aracılığıyla basmak ister misiniz?"

Yayınevinden kitaplaştırma teklifi geldi.

Rüya görüyorum sandım.

Bu kadar kolay bir şekilde hayallerimin gerçekleşmesine... İnanamadım.

"Şu an bu sitede kendimi geliştiririm, ileride yazdığım bir esere gerçekten güvendiğimde bir yerlerdeki yeni yazar ödüllerine başvururum" diye belli belirsiz planlar kuran benim için, bu teklif tam anlamıyla şoke ediciydi.

"Vay canına, Kuroya-sensei, 'Karanlık Dünyada Beyaz Senle' inanılmaz sürükleyici! Ortaokulda böyle ilginç bir eser yazabildiğinize göre siz bir dahisiniz! Dahi bir gencin editörü olmaktan onur duyuyorum!"

Bana ulaşan editörün adı Atsugi-san'dı.

Otuzlu yaşlarının ortasında bir erkekti.

Ortaokul öğrencisi olan benim için hiç tanımadığım bir yetişkin, tek başına bile gerginlik kaynağıydı; fakat Atsugi-san o kadar neşeli biriydi ki bir şekilde iletişim kurmayı başarabilmiştik.

"Başrol karakteri ile kız arasındaki atışmalar gerçekten çok iyi. Diyaloglarda ve anlatım dilinde dehanız parlıyor. Gerçekten çok ilginç. Dahi olduğunuzdan şüphem yok."

Tohoku bölgesinde yaşadığım için iletişimimizin neredeyse tamamı e-posta veya telefon üzerindendi ama Atsugi-san sürekli eserimi övüp duruyordu.

Profesyonel editör denince aklıma, eseri sert bir gözle inceleyen, yerden yere vurup düzeltmeler isteyen bir imaj geliyordu. Fakat Atsugi-san bir kez bile eserim hakkında kötü bir şey söylemedi.

Sadece ama sadece... Övdü.

Ortaokullu bana "Sensei" diye hitap etti, kibar ve saygılı bir dil kullandı.

O zamanlar onun tüm bu övgüleri beni çok mutlu ediyordu.

Elbette bir kısmının nezaket gereği olduğunu düşünüyordum ama yine de yazdığım romanın profesyonel bir editör tarafından kabul görmesi beni havalara uçuruyordu.

Ancak...

Hiç şikayetim yok da değildi.

Şikayet denecek kadar büyük olmayan ama şüphe uyandıran bazı duygular hep kafamın bir köşesindeydi.

"Düzeltme mi? Gerek yok Kuroya-sensei. Bu eser zaten düzeltmeye ihtiyaç duymayacak kadar sürükleyici. Tamamlanmış, kusursuz bir eser bu. Hem... İnternette seri olarak yayınlanan eserlerde, kitaplaştırma aşamasında metni çok fazla kurcalarsanız mevcut hayranları hayal kırıklığına uğratabiliyoruz."

"Ah, illüstratör işini bize bırakın. Gözümüze kestirdiğimiz birileri var zaten. İstediğin biri mi var...? Yani söylemekte özgürsün tabii ama... Yeni yazarların önerdiği çizerler genelde çok ünlü ve çok yoğun çalışan kişiler oluyor. Öyle biriyle çalışırsak kitabın çıkış hızı sekteye uğrayabilir..."

"Paketleme ve pazarlama kısmını profesyonel olan bizlere bırakın, siz internetteki seriye odaklanın Kuroya-sensei. Günümüzde internet romanlarının satış başarısı, orijinal içeriğin ne kadar aktif güncellendiğiyle doğrudan alakalı. Ayrıca etkinlik raporlarını da sık sık güncelleyip hayranlarınızın kitabı iyice tanıtmasını sağlarsanız harika olur. Ah, ön sipariş linkini eklemeyi de unutmayın."

Hazırlıklar, tabiri caizse tıkır tıkır ilerliyordu.

Ben ise sadece... Atsugi-san'ın talimatlarına uydum.

Paketleme ve tasarım işini tamamen onlara bıraktım, elimdeki taslaklarda tek bir kelimeyi bile değiştirmedim; sadece webdeki orijinal eseri güncellemek için var gücümle çalıştım. O zamana kadar pek önem vermediğim etkinlik raporlarını sık sık güncelledim, okurlarla aktif bir şekilde iletişim kurmaya özen gösterdim.

Benim dışımda, yayın hazırlıkları tıkır tıkır ilerlerken ben sadece web serisine odaklandım.

Bir şeylerin tuhaf gittiğini hissediyordum ama başka bir editör ya da yayın kurulu tanımadığım için "Herhalde normali budur" diye düşünüyordum.

Zaman su gibi akıp geçti ve...

Nihayet, çıkış eserimin yayınlanacağı gün gelip çattı.

Ve sonra...

Gülünç denecek kadar az sattı.

Düşük satış rakamları yüzünden ilk ciltten iptal kararı.

Bu bildirim o kadar hızlı geldi ki, kitap çıktıktan sadece bir hafta sonra haberini aldım.

Telefondaki Atsugi-san, mahcup bir ses tonuyla, "Bizim yetersizliğimiz yüzünden özür dilerim ama mevcut satışlarla devamını getiremeyiz," diyerek durumu açıkladı.

Şok olmuştum ama dürüst olmak gerekirse yıkılmamıştım.

Hatta tam tersine, içim hırsla doluydu.

"Görürsünüz siz!" diyerek kendimi kamçılayan bir azim vardı içimde.

Tabii ki ilk eserimle ortalığı kasıp kavurmak, devasa bir hit yakalamak harika olurdu ama hayat o kadar toz pembe değildi. İptal edilmesi üzücüydü ama pes edemezdim. Sorun değil. İlk eserinde çuvallayıp sonradan efsaneleşmiş bir sürü yazar vardı dünyada.

Yazarlık hayatım daha yeni başlıyordu.

Çünkü...

Ben...

Profesyonel bir editörün onayladığı o dahi çocuktum...

"Anladım... İptal olması elden bir şey gelmez, haklısınız."

"Evet. Çok üzgünüm."

"Peki, bir sonraki eserim hakkında..."

"Haklısın. Kafanı toplayıp bir sonraki eserin için çabalaman en iyisi olacaktır."

"Evet! Elimden geleni yapacağım!"

"O halde—"

Atsugi-san, her zamanki neşeli tonuyla, sanki dünyanın en doğal şeyinden bahsediyormuş gibi ekledi:

"O eser de web üzerinde popülerleşirse, tekrar sizinle iletişime geçerim."

"Ha?" diye kaldım.

Ben daha kelimeleri toparlayamadan Atsugi-san, "Başarılar dilerim. Başarınız için dua ediyor olacağım, Sensei," diyerek alelacele telefonu kapattı.

O günden sonra bir daha ondan haber alamadım.

Kendi başıma hazırladığım yeni projelerin taslaklarını defalarca göndersem de, hiçbir yorum yapmadan sadece, "Şimdilik web üzerinden paylaşıp bir tepkilere baksanız olur mu?" diye cevap veriyordu.

Bir dakika, dedim kendi kendime.

Bir şeyler yanlıştı.

Yazarlık dediğin... böyle bir şey miydi?

Profesyonellik... bu muydu?

Ben hani dahiydim?

"Atsugi mi... O adam gerçekten hiçbir şey yapmayan bir editördür. Sadece sayıya odaklanan tiplerden. Ondan nefret edenler gerçekten nefret eder."

Yayınevinin sadece bir kez katıldığım partisinde tanıştığım kıdemli bir yazara, adeta denize düşen yılana sarılır misali danıştığımda aldığım cevap buydu.

Kalem adı Umikawa Lake.

Birden fazla yayıneviyle on yıla yakın süredir çalışan, sadece roman değil, manga orijinalleri ve oyun senaryoları gibi pek çok alanda aktif, kıdemli bir yazar. Farklı yayınevleri ve oyun şirketleriyle olan bağları sayesinde sektörün perde arkasına son derece hakimdi.

"Yazardan gelen taslağa tek bir çizik bile atmadan, olduğu gibi bastırmasıyla ünlüdür. Bir de üstüne seni göklere çıkarır. 'Dahisin', 'Harika bir sezgin var' gibi... Herkese söyleyebileceği lafları uluorta saçar. Çünkü düzeltme yapmamak, editör için işin kolayıdır."

Anlattıklarına göre...

O dönem yayıncılık dünyasında, roman sitelerinde serilenen eserleri kitaplaştırmak büyük bir modaymış.

Hem de akılalmaz bir moda.

Bu durum öyle bir hal almış ki, yayınevleri arasında adeta bir yetenek avı yarışı başlamış; popüler ne varsa toplanmış, kitaplaştırılmış.

Hâl böyle olunca bazı editörler, daha meyve vermemiş fidanları kökünden sökmeye başlamışlar.

Eserin kelime sayısı azmış, popülerliği henüz yolun başındaymış, geleceği belirsizmiş... Hiç fark etmez. Sırf başka bir yayınevi kapmasın diye hemen el koyuyorlarmış.

Birazcık bile dikkat çekse, hemen teklif götürüyorlarmış.

"Atsugi, web serilerine el attığından beri pek bir keyifliydi. Sitedeki sıralamaya bakıp yukarıdan aşağıya herkese teklif götürüyor, hiçbir düzeltme yapmadan dosyayı matbaaya paslıyordu. Çok sayıda web eserini müthiş bir hızla bastı ve kendince sonuçlar da aldı. 'Web serilerinde kitaba geçerken metne dokunmamak daha iyidir' diyen bir kitle de var sonuçta. Atsugi için biçilmiş kaftandı bu iş."

Umikawa-sensei, sesindeki tiksintiyi gizlemeden devam etti:

"Ondan nefret ederim ama... Tamamen kötü bir adam olduğu da söylenemez. Bazı yazarlarla kimyası tutuyor. Editör parmağına ihtiyaç duymadan, ilk taslakta kusursuz iş çıkaran dahi yazarlar için bir bakıma 'eğlenceli' bir editör sayılır. Eseri övüp durur, yazarın kendisini iyi hissetmesini sağlar."

Bu dediği doğruydu muhtemelen.

Mesela benimle aynı ayda kitabı çıkan ve yine Atsugi-san'ın keşfettiği bir başka web serisi, çıktığı andan itibaren defalarca yeni baskı yapmış ve muazzam satış rakamlarına ulaşmıştı. Başarılı olanlar, bir şekilde başarıyordu.

Her şeyden öte...

Ben de kendimi iyi hissetmiştim.

Dahi olduğumun söylenmesi, pohpohlanmak çok hoşuma gitmişti.

O övgüleri safça kabul etmiş, kendimi gerçekten dahi sanmıştım.

Eğer bir yazar, editörün müdahalesi olmadan mükemmel iş çıkarabiliyorsa, öyle bir editörle çalışmak sorun teşkil etmezdi herhalde.

Tabii eğer gerçek bir dahiysen...

"Sana açık konuşacağım Kuroya-kun."

Umikawa-sensei gözlerimin içine baktı.

"Senin eserin... ticari seviyeye ulaşmış değil."

Tek hamlede infaz.

Atsugi-san'ın asla söylemeyeceği o gerçeği, bir kerede suratıma çarpmıştı.

"Ama bak, suç sende değil. Ortaokul öğrencisi olduğunu düşünürsek, hatta gelecekteki potansiyelini hesaba katarsak, şu anki seviyen bile yeterli sayılabilir. Asıl suçlu, bu dosyayı tek bir düzeltme yapmadan basan editördür. Bir elması işlenmemiş bir taş parçası olarak müşterinin önüne sunuyorsa, o editörün varlığının hiçbir anlamı yoktur. Web'den bulup getireyim, tutmazsa çöpe atarım mantığıyla hareket eden editörler bu sektörün kanseridir. Eğer teklif götürdüğün yazarla ilgilenmeyeceksen, en başından o teklifi—"

Sözlerinin devamı artık kulaklarıma ulaşmıyordu.

Umikawa-sensei'nin bunları açıkça söylemesi onun nezaketiydi, biliyordum; beni teselli etmeye de çalışmıştı. Suçun editörde olduğunu açıkça belirtmişti.

Ama...

Nedense içimde editöre karşı en ufak bir öfke uyanmadı.

Sadece ve sadece... kalbimi derin bir eziklik duygusu kapladı.

Benim en başından beri hiçbir yeteneğim yokmuş.

Web romanı fırtınasına kapılmak isteyen bir editörün, "Ya tutarsa" diye rastgele attığı oltalardan biriymişim sadece.

Yayınevinin istediği ben değilmişim, eserimmiş. Hatta daha doğrusu, sadece "webde popüler" etiketiymiş. İçeriğin ne olduğunun bir önemi yokmuş, sadece o etiketin getireceği ek değere göz dikmişler.

Benim yeteneğim ya da emeğim, zerre kadar umurlarında olmamış.

Sadece herkesin söyleyebileceği türden, ağız ucuyla yapılmış övgülerle beni geçiştirmişlerdi; en başından beri benden pek bir beklentileri yoktu. Bu yüzden sonuçlar kötü çıkınca, beni bir kenara fırlatıp atmak onlar için çok kolay olmuştu.

Buna rağmen ben... Karşımdakinin sözlerini ciddiye alıp kendimi bir dahi sanma gafletine düşmüştüm.

Böyle bir durumda olduğum için kendimi o kadar gülünç buluyordum ki, anlatamam.

Kendi yeteneğim ve çabamla hayallerime ulaştığıma inanan o halim, o kadar zavallı, o kadar acınasıydı ki... Utancımdan bu dünyadan yok olup gitmek istedim.

Çat, diye.

İçimde bir yerlerde, bir şeylerin ses çıkararak koptuğunu hissettim.

O günden sonra... Roman yazmayı bıraktım.

Büyük bir şevkle sürdürdüğüm web güncellemeleri aniden kesilince, okurlar arasında beni merak edenler oldu. Faaliyet raporu kısmındaki yorumlar bölümüne çeşitli sesler yükseldi.

Sağlığım veya psikolojim için endişelenenler... Ve eserimin ne kadar sürükleyici olduğunu hararetle anlatanlar.

Ama ben... Hiçbirine inanamadım.

Ne zaman övülsem, ne zaman teselli edilsem, ruhum daha karanlık bir renge bürünüyor, dibe çöküyordu.

Ne kadar sıcak sözler duysam da, telefondaki Atsugi-san’ın sesi zihnimde yankılanıyor, hiçbir şeyi samimi bulmama izin vermiyordu.

Bir zamanlar duymaktan deli gibi mutlu olduğum o hayran seslerine karşı, vücudum bir tür alerjik reaksiyon gösteriyor gibiydi. Artık onları okumak bile midemi bulandırıyordu.

Kendi eserimin iyi olduğuna inancımı yitirmiştim. "Eğlenceli" diyenlerin sesine bile güvenemez hale gelmiştim.

Neden roman yazdığımı bile artık bilmiyordum.

"Demek öyle oldu..."

Anlattıklarımı dinleyen Shiramori-senpai’nin yüzünde acı dolu bir ifade belirdi.

Hâlâ katlanır sandalyede otururken, pet şişedeki çaydan bir yudum aldım. Bunu Shiramori-senpai almıştı. İlk kitabımın kapağını gördüğüm an kısa süreli bir nefes darlığı yaşamıştım ama şimdi bir şekilde sakinleşmiştim.

"Özür dilerim... Hiçbir şey bilmeden düşüncesizce şeyler söyledim."

"...Hayır. Hepsi benim kendi hatam," dedim.

Kendi sesim bile beni şaşırtacak kadar kuru çıkmıştı.

"...Gerçekten, tamamen benim hatam. Hiçbir yeteneğim ya da becerim yokken kendi kendime gelin güvey oldum. Hayallerim gerçek oldu sanıp tek başıma gaza geldim..."

Kelimeleri ağzımdan döktükçe, karnımın dibinde ağır ve siyah bir şeylerin biriktiğini hissediyordum.

Yine de kendimi aşağılamaktan ve kendimle alay etmekten geri duramıyordum.

"Aileme de çok yük oldum... 'Yazar olarak çıkış yapıyorum' falan diye ortalığı ayağa kaldırdıktan sonra eve kapandım, okula gitmedim... Sınıfta kalmaktan ucu ucuna kurtuldum ama... Annemle babam kaç kez okula çağrıldı. Sadece sorun çıkardım, gerçekten rezillik..."

Övünmek gibi olmasın ama, kafam çalışırdı.

Notlarım her zaman dönem genelinde ilk üç arasındaydı.

Asıl hedefim, ildeki puanı en yüksek prestijli liseydi.

Ancak roman işleriyle uğraşırken derslerim boşladı ve hiçbir geçerli sebebi olmayan devamsızlıklarım yüzünden okul puanım yerle bir oldu.

Sonuç olarak hedefimi düşürüp bu liseye girmek zorunda kaldım.

"Hepsi... Boşunaydı."

Geçmişimin tamamını söküp atar gibi konuştum.

"Boşuna mı...?"

"Boşunaydı tabii. Zaman kaybıydı, hayat israfıydı. Saçma sapan hayallere daldığım için... Hayallerimin gerçek olduğuna inanıp kibirlendiğim için ben..."

Hayallerimde boğuldum, hayallerim tarafından oynatıldım ve sonunda uçsuz bucaksız bir utanç tattım.

Eğer o hayalleri kurmasaydım, eğer o romanı yazmasaydım... Muhtemelen kendimi bu kadar aciz hissetmeyecektim.

"Keşke o romanı hiç yazmasaydım... Keşke yazar olmak gibi hadsizce bir düşünceye hiç kapılmasaydım... Hepsi, her şey... Boşunaydı!"

"Boşuna değil."

Bunu diyen Shiramori-senpai’ydi.

Kelimelerini dikkatle seçen bir ses tonuyla, ama doğrudan gözlerimin içine bakarak, net bir şekilde ifade etti.

"Kuroya-kun, o romanı yazmış olman boşuna değil."

"...Ne demek istiyorsunuz?"

"Şey... Senin hayatın için boşuna mı değil mi, bunu ben bilemem. Ben sen değilim çünkü. Ama... Benim için boşuna değildi."

"............"

"Çünkü—"

Dedi Shiramori-senpai.

Dudaklarında hafif bir gülümseme, yüzünde gizemli bir ifadeyle.

"Bu roman çok eğlenceliydi."

Kitabımı eline aldı ve kapağını sevgiyle okşayarak bu sözleri söyledi.

Ancak bu sözler, benim bam telime bastı.

"Böyle boş övgülere ihtiyacım yok...!"

Ruhum, karşımdakinin dile getirdiği bu takdiri kabul etmeyi reddediyordu.

Sanki alerjik bir madde yutmuşum gibi, vücudum tepki veriyordu.

"Nasıl eğlenceli olabilir? Alt tarafı bir amatörün uydurması bu...! İnternette tamamen tesadüf eseri, bir anlığına popüler olmuş bir çöp parçası... Ticari bir başarının, profesyonel bir seviyenin yanından bile geçemez... Piyasaya sürülmüş olması bile bir hata, boktan bir eser bu."

Kelimeler ardı ardına dökülüyordu.

Normalde sosyal fobi sahibi ve ağzı laf yapmayan biri olmama rağmen, iş kendimi aşağılamaya gelince kelimeler su gibi akıyordu.

"Editörüm sadece ağız ucuyla beni övüyordu... Tanıdığım bir Sensei açık açık 'Bu profesyonel seviyede değil' dedi... İnternetteki değerlendirmeler zaten felaket. Yazımın berbatlığından, konunun sıkıcılığından, yazarın kendi tatmininden başka bir şey olmadığından dem vurup yerden yere vuruyorlar beni... Lütfen böyle düşük seviyeli bir eseri öyle kolayca övmeyin...!"

Kendi halime gülecek kadar hassaslaşmıştım bu övgü meselesine.

Kitap çıktıktan sonra kendimi internette arattığımda, doğal olarak acımasız eleştiriler çoğunluktaydı; fakat olumlu yorumlar da yok değildi.

Çok az da olsa beni övenler vardı.

Yayın sitesinde beni eskiden beri destekleyenler, bana ve eserime hak etmediğim kadar sıcak sözler söylemişlerdi.

Ancak benim için artık o yorumların her biri, kaçmam gereken birer nefret nesnesinden ibaretti.

"...Övmek ne kadar kolay, değil mi? Sadece kulağa hoş gelen birkaç kelimeyi yan yana diziyorsunuz. Sallama bir eleştiri yapsanız tepki çekersiniz ama sallama bir övgüye kimse ağzını açmaz."

Tıpkı Atsugi-san’ın o uyduruk övgülerini, tek kelime etmeden kabul ettiğim o zamanki halim gibi.

Kalbimin giderek daha karanlık bir şeye hapsolduğunu kendim de hissedebiliyordum.

Editörün o içi boş övgülerini ciddiye alıp canı yanan ben, artık internette gördüğüm hiçbir övgüye... İnanamaz olmuştum. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sadece öfke ve korku hissediyordum.

Artık hiçbir şeye güvenemezdim.

Beni övenlere güvenemiyordum ve her şeyden önemlisi, kendi yeteneğime güvenmiyordum.

Kendi yazdığım esere, herkesten çok ben güvenmiyordum.

"Ben bile... Şimdi objektif bir gözle okuduğumda, bunun ne kadar boktan bir iş olduğunu görebiliyorum. Yanlış anlaşılmalarla kendine hayran kalmış bir ortaokullunun yazdığı, hiçbir değeri olmayan bir çöp—"

"Kes artık!"

Shiramori-senpai güçlü bir sesle bağırdı.

Sanki canı yanmış gibi bir çığlıktı bu.

Aynı anda, öne eğik olan başımı iki eliyle kavrayıp zorla yukarı kaldırdı.

Göz göze geldik.

Bana ciddi bir bakışla, içinde yoğun bir öfke barındıran gözlerle bakıyordu.

"Sevdiğim eser hakkında daha fazla ileri geri konuşma."

"Sevdiğiniz... Eser mi?"

"Evet, seviyorum. Az önce de söyledim ya, çok eğlenceliydi."

"...Dediğim gibi, boş övgülerinize—"

"Boş övgü falan değil. Ben insanlara yalan söylerim ama kitaplara asla yalan söylemem."

Shiramori-senpai bunları söyledi.

Sanki bu nokta onun için taviz verilemezmiş gibi, sesi sert ve kararlıydı.

"Benim için bir kitabın ilginç olup olmadığına karar verecek kişi benim. Kimin ne dediği umurumda değil. Sektörün profesyonelleri eleştirse de, internet yorumlarında yerden yere vurulsa da, hatta... bizzat yazarı bile reddetmeye kalksa... eğer ben sevmişsem, o benim sevdiğim eserdir."

"..."

Bu bir bakıma son derece doğal bir durumdu.

Okunan bir kitabın sürükleyici olup olmadığına karar veren tek kişi kendindi.

Yazar her ne kadar onun bir başyapıt olduğunu düşünürse düşünsün, eğer okuyan kişi sıkıcı olduğuna karar vermişse, o kitap o kişi için bir fiyaskodan ibarettir.

Tersinden düşünecek olursak;

Yazar ne kadar "rezalet", "başarısızlık", "kara leke" diye haykırsa da, okuyan kişi ondan keyif almışsa, o eser onun için ilginç bir yapıttır—

"Senin yazdığın hikâye çok ilginçti, Kuroya-kun."

Shiramori-senpai devam etti.

"Boş övgü değil bu. Hem çok ilginçti hem de beni mutlu etti. Benim tatlı kouhai'min böylesine harika bir hikâye yazdığını düşününce... elimde olmadan seninle gurur duydum."

Bunları söylerken biraz mahcup bir şekilde gülümsedi.

"Yani... öyle kusursuz bir övgü de değil tabii. 'Şimdiye kadar okuduğum en iyi kitaptı!' diyecek kadar yalan söyleyemem. Henüz ham olan, acemice kalmış pek çok yer de vardı... Onu eleştirenlerin ne hissettiğini de anlayabiliyorum. Başkalarına tavsiye etmesi zor bir kitap ama... yine de ben sevdim. Şahsen sevdim. İyi ki okumuşum dedirtti. Nedendir bilmem, belki de enerjimiz tutmuştur?"

"Enerji mi...?"

"Sonuçta bu iş bir uyum meselesi, kitap okumak da öyle. Milyonlar satan bir kitap sana hiç hitap etmeyebilir, senin başyapıt dediğin bir kitap ise... hiç satmadığı için yarıda kesilip bitebilir. Görünüşe göre seninle uyumumuz tutmuş, Kuroya-kun. Bu yüzden senin... yazar Kuroya Soukichi'nin hayranı oldum."

"..."

Shiramori-senpai, beni utandıracak ne varsa arka arkaya sıralıyordu.

Belki de tüm bunlar sadece bir kibarlıktı. Psikolojisi bozulmuş, çekilmez bir kouhai'ye öylesine verilmiş bir teselliydi belki de.

Ama...

Ben, bunların onun samimi düşünceleri olduğuna inandım.

Nedense, buna inanabildim.

Yüzüme karşı söylenen bu sözlerin, itiraz kabul etmez bir inandırıcılığı vardı.

Editörümle yaşadığım o olaydan beri, sanki bir alerjim varmışçasına reddettiğim kendi eserime yönelik övgüleri, her nasılsa şu an dürüstçe kabul edebiliyordum.

Dudaklarından dökülen her bir kelime, kalbimin en derinlerine işliyordu.

Öylesine göz alıcı, öylesine parlayan kelimelerdi ki...

Ruhumu kaplayan o siyah ve ağır tortuyu, nazikçe eritip yok ediyordu.

"Ben... alt tarafı bir okurum. Kendim hiçbir şey üretemediğim halde üstten bakan bir tavırla, küstahça yorum yapan sıradan bir okur sadece. Bu yüzden... Kuroya-kun'un tattığı o çaresizliği ve acıyı tam olarak anlayamam... Sana nasıl yardımcı olabileceğimi de bilmiyorum. Bu yüzden... en azından bir okur olarak, kendi adıma sorumsuzca bir şeyler söyleyeceğim."

Shiramori-senpai bunları söyledi.

Ellerimi tuttu ve doğrudan gözlerimin içine baktı.

Tıpkı bir yazarın imza gününe gelmiş bir hayran gibiydi.

"Çok ilginçti.

Seni desteklemeye devam edeceğim.

Lütfen kendine dikkat et ve elinden geleni yap."

Bu...

Nasıl desem, bir kalıptı aslında.

Okurların dile getirdiği standart bir şablondan ibaretti.

Yazı paylaşılan sitelerin yorum kısımlarında veya sosyal medyada, yazarlara yönelik bu tarz övgüleri her yerde görebilirdiniz. Ben de bu tür kalıplaşmış mesajları o sitelerde birkaç kez almıştım.

Her yerde rastlanabilecek, sıradan bir destek yorumu.

Editörle olan o olaydan sonra, artık inanamadığım o kelimeler.

Fakat...

O her zamanki sıradan cümleler, şu an ruhumu titretecek kadar derinden etkilemişti beni.

Kalbimden vurulmuş, sarsılmıştım.

Farkına vardığımda, gözlerimden yaşlar boşalıyor, bir türlü durmak bilmiyordu.

Ah—

Demek öyleymiş, evet.

Hatırladım.

Mutluluk vericiymiş.

İnanılmayacak kadar mutlu ediyormuş insanı.

Bir eserin övülmesi, ne kadar da güzel bir duyguymuş.

"İlginç" denilmesi... desteklenmek... insanın ruhunu titretecek kadar büyük bir sevinçmiş. Bu dünyada var oluşunu tamamen meşrulaştıracak kadar gurur verici bir hismiş.

Bir ışık.

Bembeyaz bir ışık kalbimi aydınlattı.

Kendi kendime umutsuzluğa kapılıp utanç kaynağı sandığım, beyhude ve anlamsız olduğuna karar verip terk etmeye çalıştığım o hayalin ayak izleri... rengi solup simsiyah olmuş o manzara...

Sanki hafif bir parıltıyla aydınlanıyor ve renklerini yeniden kazanıyor gibiydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.