"—Shiramori-senpai."
Söze başlıyorum.
Sadece bir deneme erkek arkadaşı olan benim, bir şeyler söylemeye pek hakkım yok.
Başkalarının ailevi meseleleri hakkında ukalaca nutuk çekebilecek bir konumda değilim, durumu kökten düzeltecek harika bir çözüm sunabilecek biri de değilim.
Fakat.
Yine de... Söyleyeceğim.
Hakkım olmasa bile, içimden gelenleri söyleyeceğim.
Kollarımın arasındaki en sevdiğim insana, en azından iletmek istediklerimi ileteceğim.
"Gerçekten çok naziksiniz."
"—Nazik mi?"
"Az önce söylemiştiniz ya. 'Keşke ortada kötü biri olsaydı' diye."
Eğer ortada kötü biri olsaydı.
Açıkça 'suçlu bu' diyebileceğiniz biri olsaydı.
O kişiye kin duyarak veya ondan nefret ederek kalbinizdeki dengeyi koruyabilirdiniz.
"Ama... 'Kötü biri yok' diye düşünebilmek, 'kimse suçlu değil' diyebilmek, bence sizin kalbinizin nazik olmasından kaynaklanıyor."
"............"
"İyilik ve kötülük, bakış açısına göre değişir."
Karşındakinin kötü mü yoksa iyi mi olduğu; bakan kişinin konumuna, çıkarlarına ve karakterine göre sonsuz şekle bürünebilir.
Örneğin, Shiramori-senpai ile aynı duruma düşen her insanın hissedeceği duygular farklı olurdu.
Belki bazıları belirli birini, belki de etrafındaki herkesi suçlar, onlardan nefret eder ve onlara lanet okurdu.
Eğer ben aynı durumda olsaydım... Kendi keyfine bakan bir anneye kin duyar, üvey kız kardeşimi kıskanır ve yetersiz babama karşı öfke biriktirirdim.
Çevremdeki insanları suçlayarak, çaresizce kendimi haklı çıkarmaya çalışırdım.
Ama Senpai "Kimse suçlu değil" diyor.
Kimseden nefret etmiyor, kimseden iğrenmiyor ve kendini haklı çıkarmak için başkalarını karalamıyor.
"—Ben mi naziğim?"
Kısa bir sessizliğin ardından, Shiramori-senpai yüzünde karmaşık bir ifadeyle acı acı gülümsedi.
"Nazik olmaktan biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Benim kadar sinsi ve hesapçı birini daha bulamazsın biliyorsun değil mi?"
"Hiç de öyle değil."
"Nazik değilim; sadece nabza göre şerbet veriyorum. Karşımdakiyle ters düşmekten korktuğum, hislerimi dile getirmeye üşendiğim için ortalığı bulandırmadan 'yetişkin gibi' davranıyorum o kadar. Yetişkin taklidi yaparak... Pek çok şeyi geçiştiriyorum. Çevremdekileri düşünüyormuşum gibi görünsem de aslında sadece kendimi düşünüyorum."
"Öyle olsa bile... Ben sizin bu halinizi 'nazik' buldum. Ve böyle düşünmek de... Benim bileceğim iş."
Devam ediyorum:
"Sevdiğim eseri daha fazla kötülemeyin lütfen."
"............"
"Yazarın kendisi bile aksini iddia etse, eser hakkında ne düşüneceği okuyucunun özgürlüğüdür."
—Sevdiğim eseri daha fazla kötüleme.
—Benim için neyin sevdiğim eser olacağına karar verecek kişi... benim.
—Kimin ne dediği umurumda değil.
—Yazarın kendisi bile reddetse... Eğer ben onu sevmişsem, o benim sevdiğim eserdir.
Geçen yıl.
Hayallerine dalıp o hayaller altında ezilen ben, karanlığın içindeydim.
Kendi kendime umutsuzluğa kapıldığım, utanç duyduğum, değersiz ve anlamsız olduğunu düşünüp çöpe atmaya çalıştığım o geçmişi... Senin sözlerin onurlandırmıştı.
Nazik ama sert, bir o kadar da içten ve sıcak bir teşvik.
Solup kararmış kalbime sızan, bembeyaz bir ışık hüzmesi.
O günden beri kalbim renklerini geri kazandı.
Bir kez daha... hayallerimin peşinden gitmeye karar verdim.
Shiramori-senpai, kendi canından vazgeçmiş olan benimle dürüstçe, yüz yüze ilgilendi.
Bu yüzden ben de onunla dürüstçe ilgilenmek istiyorum.
Süslü laflar edemesem de, en sade kelimelerimle, en çıplak halimle, sevdiğim kadına karşılık vermek istiyorum.
"...Pfft. Ahaha."
Sonunda Senpai, bir kahkaha patlattı.
"Beni köşeye sıkıştırdın. Gerçekten de... Alt tarafı bir kouhai olmana rağmen çok küstahsın."
"Böyle bir anda kouhai falan diye konuyu değiştirmek yok ama."
"Haklısın. Şu an kouhai değil, erkek arkadaşımsın sonuçta."
"Deneme aşamasında olsa da..."
"Huhu. Öyleydi, değil mi?"
Mutlu bir kahkaha attıktan sonra... sımsıkı.
Shiramori-senpai ellerini sırtıma doladı ve beni kendine çekti.
En az benim kadar, hatta benden daha büyük bir güçle sarıldı.
Bu ani hareketle kalbim yerinden çıkacak gibi oldu ama o, kalbimin atışlarını dindirmek ister gibi göğsünü göğsüme yasladı.
Bedenlerimizin teması az öncekinden çok daha derindi.
Benim sarılmamın sadece bir çocuk oyuncağı olduğunu kanıtlamak istercesine tutkulu bir kucaklaşmaydı bu.
"Bir dakika..."
"Nazik, demek ha..."
Benim paniğimi görmezden gelen Shiramori-senpai, kendi kendine mırıldandı.
Eriyip gidecekmiş gibi tatlı bir sesle.
"Garip gerçekten. Kuroya-kun söyleyince sanki gerçekmiş gibi hissettiriyor."
Bu sözlerle birlikte sarılışı biraz daha sıkılaştı.
Nasıl karşılık vereceğimi bilemedim... Şimdilik tek yapabildiğim, ona tekrar sarılmak oldu.
Sessizce öylece durduk.
Tekrar profesyonel bir yazar olmayı hedefleyen biri olarak belki de bunu söylememeliyim ama... Ondan yayılan sıcaklığın, her türlü kelimeden çok daha etkili bir şekilde kalplerimizi birbirine bağladığını hissettim.
Odanın içinde, süremizin bitmesine on dakika kaldığını haber veren telefon çalana kadar öylece birbirimize sarılmaya devam ettik.
Onca hevesle geldiğimiz ilk karaoke deneyimimizde tek bir şarkı bile söylememiştik.
Yine de bizim için unutulmaz, bundan daha huzurlu olamayacak kadar doyum dolu bir zamandı.
'Özür dilerim Kasumi. Annen artık ikinizle birlikte yaşayamaz.'
'Gerçekten özür dilerim.'
'Ağlama sakın... Bu bir veda değil.'
'Bundan sonra da annenle görüşebilirsin.'
'Annen seni çok seviyor.'
'Bu yüzden babanın sözünü dinle, akıllı bir çocuk ol.'
Annem arkasında bu sözleri bırakarak gözden kayboldu.
Küçükken, "Eğer akıllı bir çocuk olursam annem bir gün geri döner" diye kendimce bir umuda tutunmuştum ama hiç de öyle olmadı.
Annemi Kazumi-chan ile birlikte gördüğümde... acı gerçeği zorla da olsa anlamıştım.
Annem artık geri gelmeyecekti.
'Kasumi ne kadar uslu ve akıllı bir çocuk.'
'Kasumi diğer çocuklardan çok daha olgun.'
'Kasumi söz dinleyen bir çocuk olduğu için gerçekten minnettarım.'
'Bak, yine sevdiğin kitaplardan aldım.'
'Seninle hep vakit geçiremediğim için üzgünüm...'
'...Öyle mi, teşekkürler.'
Babam beni hep böyle överdi.
Övülmek güzeldi ama bana vakit ayıramadığı için babamın o suçluluk dolu yüzünü görmek canımı yakıyordu. Bu yüzden her şeyi kendi başıma yapmaya başladım.
Yük olmayan bir çocuk olmak için çabaladım.
'Shiramori-san'a gerçekten güvenebiliriz.'
'İşi Kasumi-chan'a bırakırsak içimiz rahat olur.'
'Shiramori-san ne kadar ağırbaşlı ve yetişkin gibi, değil mi?'
'Kasumi, yanımızda olduğun için sağ ol.'
'Shiramori-san bizden çok farklı.'
'Ne güzel, herkesle hemen kaynaşabiliyor.'
Çevremdeki arkadaşlarım beni hep böyle tanımlardı.
Ortamı koklayıp kimseyi incitmeden günümü geçirdiğim, başkalarının benden beklediği kişiyi oynadığım ve herkesle bir şekilde iyi geçindiğim için beni 'olgun' diyerek överlerdi.
Bu durum beni mutsuz etmiyordu belki ama... Nedenini bilmediğim bir şekilde, buna yürekten sevinemiyordum.
İçimde tarif edilemez, beyhude bir boşluk hissi oluşuyordu.
Benden bekledikleri için rol yaptım, rol yaptıkça benden daha fazlası beklendi.
Bu böyle sürüp giden bir döngüydü.
Aslında hiçbir sorun olmaması gerekirdi.
Sadece ben düzgünce 'iyi kız' ve 'olgun' biri olduğum sürece dünya hiçbir aksama olmadan, pürüzsüzce dönmeye devam edecekti.
Peki neden bu kadar boşluktayım?
Neden böyle... Dünyanın renkleri solgun görünüyor?
Neden böyle... Kendimi çok sığ, bomboş biriymişim gibi hissediyorum?
Neden, neden, neden...
İşte böyle şeyler.
Zihnimin derinliklerinde hep bunları düşünüp duruyordum.
Kalbimin bir köşesine, ne kadar silersem sileyim asla çıkmayan o boşluk hissi yapışıp kalmıştı.
Evet.
Onunla tanışana kadar.
Sendai Tren İstasyonu.
— ...Aa. Tren gitti bile.
Merdivenleri inip çıkarak hedeflediğimiz perona vardığımızda, tren tam o anda hareket etmişti.
— Kıl payı kaçırdık ya.
— Bir sonraki... yirmi dakika sonraymış.
Yanımdaki Kuroya-kun, akıllı telefonu elinde söylendi.
Görünüşe göre bir sonraki seferi kontrol etmişti. Bu kadar çabuk hareket etmesi, muhtemelen en başından beri yetişemeyeceğimizi tahmin ettiği içindi. Hazırlıklı mı demeliydim, yoksa çabuk pes eden biri mi?
— O zaman, oturup bekleyelim mi?
Perondaki banklara yan yana oturduk.
Tren az önce gittiği için etrafta kimseler yoktu.
Çevremiz insanların ve trenlerin gürültülü sesleriyle dolu olsa da, akşam güneşinin vurduğu peronda tuhaf bir dinginlik, huzurlu bir atmosfer vardı.
— ...Planladığımızdan daha geç olacak. Oraya varınca bir şeyler yiyelim mi?
— Olur ama... sizin için sorun olmaz mı?
— Hmm, haber verirsem sorun çıkmaz. Ya senin için, Kuroya-kun?
— Ben de muhtemelen hallederim.
— Anladım.
— Evet...
Ondan sonra konuşma bir şekilde kesiliverdi.
Öğğ... Çok gergin bir hava var.
Karaokeden çıktığımızdan beri nedense hep bir tuhaflık hakimdi aramızda.
Sanırım epey utanç verici bir şey yaptım.
Olamaz... Gerçekten de birine sarılacağımı hiç düşünmezdim.
Kuroya-kun'un o kadar erkeksi bir yanını göstereceği de aklıma gelmezdi.
Sadece hatırlamak bile yüzümün alev almasına yetiyordu.
Ama görünüşe göre aynı durum Kuroya-kun için de geçerliydi. Hatta belki benden çok daha fazla gerilmiş ve utanmış gibiydi. Karaoke dükkanından çıktığımızdan beri gözlerime bir kez bile bakmamıştı.
İçindeki o kıvranmayı ve ıstırabı asık suratıyla saklamaya çalışması o kadar belli oluyordu ki, ona böyle bakınca benim içim biraz olsun ferahlıyordu.
Sessizlik
Biraz sakinleşmiş bir zihinle, karaokedeki konuşmalarımızı kafamda tarttım.
Nazik.
Kuroya-kun beni bu kelimeyle tanımlamıştı.
Buna minnettarım ama benim gibi birini 'nazik' bulmasının tek sebebi... Kuroya-kun'un bizzat kendisinin nazik biri olmasıydı.
Nazik.
Kuroya-kun gerçekten çok nazikti.
Nazik, hassas ve duyguları derin biri... Normalde havalı görünmeye çalışıp mesafeli davransa da, aslında çok sıcak bir kalbi olan bir çocuktu.
Birden hatırladım.
Yazdığı romanı... 'Siyah Dünyadaki Beyaz Sen'i.
İçeriğini... tek kelimeyle anlatmak çok zordu.
Topluma veya okula tam uyum sağlayamayan çocukların, beceriksizce de olsa çabaladıkları, debelendikleri ve her şeye rağmen ileriye gitmeye çalıştıkları bir hikayeydi.
Zorla bir türe sokacak olsam herhalde 'gençlik hikayesi' derdim.
Kendisinin dediğine göre 'hiç satmamış' ama... dürüst olmak gerekirse bunun sebebini anlayabiliyorum. Çok popüler olacak bir içeriği yoktu; başlığı veya özeti pek de ilgi çekici değildi.
Eğer tanıdığım birinin kitabı olmasaydı, ben de alıp okumayı düşünmezdim sanırım. Zaten bu kitabın çıktığından bile haberim yoktu.
Satmayan bir kitaptı ve herkesin seveceği bir içeriğe sahip olduğunu söylemek zordu. Yazım tarzında veya kurguda amatörce kısımlar göze çarpıyordu ve sonuna gelince '...Eee? Bu kadar mı yani?' deyip hayal kırıklığına uğrayacak çok insan çıkabilirdi.
Başkasına tavsiye etmesi güç bir kitaptı.
Ama.
Beni... tam kalbimden vurdu.
Onun bu nazik hikayesinden çok etkilenmiştim.
Yazarın kişiliği ile eserin içeriğini birbirine karıştırmak benim ilkelerime aykırı olsa da... yine de yazarı tanıyınca ister istemez ikisini bir arada düşünüyordum.
Kitabın, onun o nazik ve sıcak kişiliğinin dışa vurumu olduğunu hissetmiştim.
Anlaşılması kolay değildi, sonu insanı tatmin etmiyordu.
Ne basit bir iyilik-kötülük savaşıydı, ne de sürükleyici, heyecan dolu bir eğlence.
Ama o, nasıl desem, kelimelere dökmek zor olsa da... sanırım bir 'onaylama' hikayesiydi.
Dışlamak yerine, seni olduğun gibi kabul eden bir hikaye.
Beceriksiz insanların bir anda el çabukluğu kazanmadığı, beceriksiz halleriyle yollarına devam ettikleri bir hikaye.
Yanlış yola sapan birini düzeltmek yerine, 'Toplum buna yanlış diyor olabilir ama bu yol da eğlenceli görünüyor' diyerek sırtını sıvazlayan türden bir hikaye.
Doğruların veya sıradanlığın dayatılmadığı.
Değer yargılarının veya toplumsal kuralların zorla kabul ettirilmediği.
Değişimin veya büyümenin aşırı derecede güzellenmediği.
Biraz tuhaf çocukların, o tuhaflıklarıyla ileriye bakmalarının öyküsü.
Tam ona yakışan bir eser olduğunu düşündüm.
Tam onun gibi nazik bir eser olduğunu düşündüm.
Şimdi geriye dönüp bakınca...
Aslında o kitabı okuduğum andan beri ben...
— ...Shiramori Senpai.
Çok derin düşüncelere daldığım o andan beni gerçeğe döndüren bir ses.
— Hmm. Ne oldu?
Döndüğümde Kuroya-kun bana bakmıyordu. Bana seslenmesine rağmen yüzünü aksi yöne çevirmişti.
— ...Buyurun.
Diyerek sertçe, küçük bir kağıt paket uzattı.
— E... Bu, bu da ne?
— ...Hediye.
Tereddütle paketi aldığımda, Kuroya-kun utancını bastırmaya çalışan bir sesle konuştu. Şaşkınlığım daha da artmıştı.
— Ha? Hediye mi... Ne hediyesi bu?
— Önemli bir şey değil ama... yani, işte, çıkmaya başlayalı tam bir ay falan geçti ya... Onun için, o yüzden, yani bir tür yıl dönümü gibi.
Sessizlik
— ...Yani şey... Ö-Özür dilerim. Vazgeçtim, geri verin lütfen. Çok ezikçe, değil mi? Sadece bir ay geçti diye hediye falan... Kesin iğrenmişsinizdir.
— Aa, h-hayır hayır! İğrenmedim ki! Sadece şaşırdım!
Sessizliğimi iğrenme sanan Kuroya-kun, neredeyse ağlayacakmış gibi bir ifadeyle hediyeyi geri isteyince aceleyle onu teselli ettim.
Gerçekten şaşırmıştım.
Öyle bir şaşkınlıktı ki kelimeler ağzımdan düzgün çıkmıyordu.
— ...Vay canına, gerçekten şaşırdım. Kuroya-kun'un böyle bir sürpriz hazırlayacağı hiç aklıma gelmezdi.
Elimdeki küçük pakete tekrar dik dik baktım.
— Bunu şimdi açabilir miyim?
— ...Açın. A-Ama pek bir şey beklemeyin. Gerçekten, hiç öyle ahım şahım bir şey değil...
Kuroya-kun'un aşırı mütevazı hallerini görmezden gelerek paketi açtım.
— ...Vay canına!
İçinden çıkan şey... bir beyaz ayı anahtarlığıydı.
Beyaz bir madalyon şeklindeydi ve üzerinde bir ayının silüeti vardı.
Çok şirindi ama öyle aşırı göze batan bir şey de değildi; mesela okul çantasına taksan sırıtmayacak, zevkli bir tasarımdı.
— Çok tatlı!
— ...Aslında Reversi ve ayıyı simgeleyen bir anahtarlıkmış sanırım. Aramızda bir şekilde bağı olan bir şey olsun istedim.
Demek öyle.
Öyle söyleyince fark ettim; ayının yüzü gerçekten de Reversi'nin beyaz taşına benziyordu.
Doğrusu o siyah-beyaz masa oyunu, aramızdaki bağın en derin olduğu eşya sayılabilirdi.
"......Ha? Reversi mi?"
Siyah ve beyazın oyunu.
Bana verdiği şey, beyaz bir ayıydı.
"Yani bu demek oluyor ki, olamaz..."
Sessizlik
Kuroya, mahcup bir tavırla cebinden bir anahtarlık çıkardı.
Bendekinin neredeyse aynısıydı ama... Tek bir fark vardı, o da rengi.
Onunki siyah bir ayı yüzüydü.
Benimkinin farklı rengi.
"Takım mı bunlar!?"
"............"
"Vay canına... Şaşırttın beni. Senin gibi birinin böyle bir hediye vereceği hiç aklıma gelmezdi Kuroya-kun."
Takım eşyalarından, çiftlerin bir örnek giyinmesinden falan nefret eder sanıyordum.
"......Affedersin, en iyisi geri ver sen onu. Olmadı değil mi? İğrenç geldi herhalde, aynı anahtarlığı takmak falan..."
"Ya hayır diyorum ya, soğumadım! Aksine çok mutlu oldum!"
Aman be!
Neden bu kadar korkup çekiniyorsun ki!
Ne kadar sevindiğimi anlamıyor musun?
"Gerçekten çok mutlu oldum, teşekkür ederim Kuroya-kun."
"......B-bir şey değil."
"Ama üzgünüm. Benim yanımda sana verecek hiçbir şeyim yok..."
Çıkmaya başlayalı bir ay olduğunun farkındaydım ama sürpriz bir hediye hazırlamak hiç aklıma gelmemişti.
"Yok, takılma buna lütfen. Tamamen benim kendi başıma yaptığım bir şeydi zaten."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.