Boşluğun Kıyısında Uyandığım Sabah

/0

"Hey, üçüncü kattaki özel odada kalan hastanın haberini duydun mu?"

"Tabii ki duydum. Dün gece bütün hastaneye yayıldı zaten. Bir kere bile şaka yapmayan Beyin Cerrahı Aşiya-sensei bile kendini kaybettiğine göre, her yere sızması normal. İnanılır gibi değil ama o hasta iyileşmiş diyorlar."

"Yok yok, öyle değil. Yani evet, o kızdan bahsediyorum ama hikayenin devamı var. O hasta, komadan uyanır uyanmaz ne yapmış dersin? Sıkı dur, kendi elleriyle gözlerini oymaya çalışmış."

"—Ne diyorsun sen, gerçek mi bu?"

"Evet. Hastane içinde konuşulması yasaklanmış gibi ama tam o sırada Aşiya-sensei'nin yanında olan kızdan duydum, yani kesin bilgi. Doktorun arkasını döndüğü bir an, avuçlarıyla göz kapaklarının üzerinden gözlerine bastırmış. Tam bir korku filmi gibi, değil mi?"

"Bekle bir dakika. O kız iki yıldır yatalak değil miydi? Vücudunun hareket etmesine imkan yok."

"Öyle tabii de... Ailesi çok zengin ya? Yatışı boyunca biz ona özenle rehabilitasyon yaptırdık, o yüzden eklemleri kaskatı kesilmemişti. Yine de kendi isteğiyle hareket etmediği için eklemleri hantallaşmış, tam hareket ettiremiyormuş. Neyse ki o sayede iki gözünü de kör etme girişimi yarım kalmış."

"———Yine de inanılmaz. Sırtüstü yatmak rahat görünse de vücudun en çabuk zayıfladığı pozisyondur, bunu öğrendik değil mi? İki yıl boyunca uyuyan biri, insani işlevlerinin çoğunu yitirmiş olmalıydı."

"Doktor da o yüzden boş bulundu herhalde. Hani, ne deniyordu ona? Göz akının kanlandığı durum."

"Subkonjonktival kanama."

"Hah, işte o. Normalde kendiliğinden iyileşirmiş ama glokomun eşiğine gelene kadar göz kürelerine baskı yaptığı için şu an dünyayı göremiyormuş. Kendi isteğiyle de gözlerini sargı beziyle kat kat sardırmış diyorlar."

"Hımm. Demek o hasta uyandığından beri gün ışığını bir kez bile görmedi... Karanlıktan karanlığa ha? Bu kadarı hiç normal değil."

"Normal ne kelime? Üstelik dahası da var. Galiba şeymiş, afazi mi ne? Öyle bir durumdaymış. Düzgün konuşamıyormuş, doktor tanıdığı bir konuşma terapistini çağıracakmış. Bizim hastanede öyle biri yok ya."

"Araya-sensei geçen ay istifa etmişti doğru. Ama... öyle olursa o hasta için ziyaret yasağı mı gelir?"

"Öyle görünüyor. Psikolojik durumu dengelenene kadar anne ve babası bile günde sadece çok kısa bir süre görebiliyormuş."

"Anladım. Öyleyse o çocuk için üzücü olacak."

"Kim, hangi çocuk?"

"Bilmiyor musun? Hasta buraya getirildiğinden beri her cumartesi ziyarete gelen bir çocuk var. Artık çocuk denilecek yaşta değildir gerçi ama onunla görüşmesine izin verilsin isterdim."

"Ah, şu meşhur 'yavru köpek' çocuk mu? Vay canına, hala geliyor muydu o? Bu devirde bu kadar sadık birini bulmak zor."

"Evet. Bu iki yıl boyunca sadece o çocuk hastayı bekleyip durdu. Bu yüzden... Hastanın iyileşme mucizesinin bir parçasında o çocuğun payı olduğunu düşünüyorum. Yıllardır bu işi yapıp da böyle hayaller kurduğuma göre bende de bir tuhaflık var herhalde, neyse."

/1

Orası karanlıktı, dibi ise zifiriydi.

Etrafımda sadece karanlığın olduğunu fark edince, öldüğümü kabullendim.

Ne ışığın ne de sesin olduğu bir denizde yüzüyordum. Çıplak, hiçbir süsü olmayan, Ryogi Shiki ismindeki o insan figürü derinlere batıyordu.

Bunun bir sonu yoktu. Hayır, belki de en başından beri düşmüyor bile olabilirdim.

Çünkü burada hiçbir şey yoktu.

Işığın yokluğu değil, karanlığın bile olmayışıydı bu. Hiçbir şey olmadığı için hiçbir şey görünmüyordu. Düşmek kelimesinin bile bir anlamı yoktu.

"Yokluk" kelimesi bile muhtemelen burada geçersizdi.

Tanımlamanın bile anlamsız olduğu o boşluğun içinde sadece vücudum batıyordu. Çıplak halimle ben, insanın gözlerini kaçırmak isteyeceği kadar zehirli renklere sahiptim. Çünkü burada "var olan" her şey, fazlasıyla ağır bir zehir taşırdı.

'—Demek ölüm, buymuş.'

Mırıldanan sesim bile muhtemelen bir rüyaydı.

Sadece, zaman denilen şeyi gözlemliyordum. Boşlukta zaman bile yoktu ama ben onu gözlemleyebiliyordum.

Akan bir su kadar doğal, çürüyen bir ceset kadar zavallı bir halde, sadece zamanı sayıyordum.

Hiçbir şey yoktu.

Hep, hep çok uzaklara baksam da hiçbir şey görünmüyordu.

Hep, hep bir şeyi beklemeye devam etsem de hiçbir şey görünmüyordu.

Çok huzurlu ve tatmin ediciydi.

Hayır———— hiçbir anlam ifade etmediği için, burada sadece "var olmak" bile başlı başına kusursuzdu.

Burası ölümdü.

Sadece ölülerin ulaşabileceği bir dünya. Yaşayanların gözlemleyemeyeceği bir dünya.

Buna rağmen, sadece benim yaşıyor olmam——

Aklımı kaçıracak gibiydim.

İki yıl. Burada "ölüm" denilen kavramla iç içeydim.

Bu bir gözlemden ziyade, bir savaşın şiddetine daha yakındı sanırım.

Sabah olunca hastane aniden hareketlenmeye başladı.

Koridorda yürüyen hemşirelerin ayak sesleri ve uyanan hastaların günlük gürültüleri defalarca yankılandı. Gecenin sessizliğine kıyasla, sabahın telaşı bir festival gibi hissettiriyordu.

Yeni uyanmış olan benim için bu gürültü çok fazlaydı.

Neyse ki odam özel bir odaydı. Dışarısı gürültülü olsa da bu kutunun içi sessiz ve huzurluydu.

Çok geçmeden doktor muayene için geldi.

"Nasıl hissediyorsunuz, Ryogi-san?"

"—Bilmem. Pek anlayamıyorum."

Duygusuz cevabım karşısında doktor zor durumda kalmış gibi sessizliğe büründü.

"…Anlıyorum. Fakat dün geceye göre daha sakin görünüyorsunuz. Zor olsa da size şu anki durumunuzdan bahsedeceğim. Eğer kendinizi kötü hissederseniz lütfen çekinmeden söyleyin."

Doktorun sözlerine sessizlikle karşılık verdim. Zaten belli olan şeyler pek ilgimi çekmiyordu.

O ise bunu bir onaylama olarak algıladı sanırım.

"Pekala, kısaca açıklayayım. Bugün 14 Haziran 1998. Siz—— Ryogi Shiki, iki yıl önce 5 Mart gece yarısı bir trafik kazası sonucu hastanemize getirildiniz. Yaya geçidinde bir binek araçla çarpışma kazasıydı. Hatırlıyor musunuz?"

"…………"

Cevap vermedim. —Böyle bir şeyi bilmiyordum.

Hafıza denilen çekmeceden çıkarabildiğim son görüntü, yağmurun altında öylece duran sınıf arkadaşımın figürüydü sadece. Neden kaza geçirdiğim gibi şeyleri hatırlamıyordum.

"Ah, hatırlayamamanız sizi endişelendirmesin.

Ryogi-san, araçla çarpışmadan hemen önce durumu fark edip yana sıçramış gibi görünüyorsunuz. Şans eseri olsa gerek, fiziksel yaralarınız ağır değildi.

Ancak buna karşılık başınıza sert bir darbe almışsınız. Hastaneye getirildiğinizde koma halindeydiniz ama beynin kendisinde bir hasar yok gibiydi. Bu yüzden hatıralarınızı canlandıramamanız, iki yıllık koma halinin getirdiği geçici bir bilinç bulanıklığı olmalı. Dün geceki muayenede beyin dalgalarınızda bir anormallik görülmedi zaten.

Hafızanız zamanla yerine gelecektir ama bunun garantisini veremeyiz. Ne de olsa komadan bu şekilde uyanmanızın bile bir ön örneği bulunmuyor."

İki yıl denilse bile bu bende pek bir gerçeklik hissi uyandırmıyordu. Uyuyan Ryogi Shiki için bu boşluk, yokluğa eş değerdi.

Ryogi Shiki denilen kişi için "dün", şüphesiz iki yıl önceki o yağmurlu geceydi.

Fakat benim için öyle değildi.

Şimdiki benim için dün, tam anlamıyla "yokluk"tu.

"Ayrıca, gözlerindeki yaralar o kadar ağır değil. Künt bir cisimle alınan yaralar, göz küresi hasarları arasında en hafif olanıdır. Dün gece yakınlarında kesici bir alet olmaması büyük şans. Sargıların da yakında çıkarılır. Dışarıdaki manzarayı görmek için bir hafta kadar daha sabret."

Doktorun sözlerinde suçlayıcı bir tını vardı.

Kendi gözlerimi oymaya çalışmamdan ötürü bana içerlemiş olmalıydı. Dün gece de neden böyle bir şey yaptığımı defalarca sormuş ama cevap vermemiştim.

"Bundan sonra sabah ve öğleden sonra olmak üzere fizik tedavi göreceksiniz. Ailenizle görüşmeniz için günde bir saatlik bir süre uygun olacaktır. Vücudunuz ve zihniniz arasındaki denge sağlandığında hemen taburcu olabilirsiniz. Zor olacak ama lütfen gayret edin."

Tam beklediğim gibi olan bu sözler hevesimi kaçırıyordu.

Ters bir cevap vermeye bile üşendiğimden, sağ elimi hareket ettirmeyi denedim.

...Vücudumun her bir parçası sanki bana ait değilmiş gibiydi. Hareket ettirmek zaman alıyor; eklemlerim ve kaslarım sanki lif lif yırtılıyormuşçasına sızlıyordu.

İki yıl boyunca hiç kullanılmadığı düşünülürse, bu da doğaldı elbet.

"Öyleyse bu sabahlık bu kadar. Shiki-san sakinleşmiş göründüğü için yanına hemşire bırakmıyorum. Bir ihtiyacınız olursa yastık ucundaki butona basın. Yan odada bekleyen bir hemşire var. En ufak bir şey için bile çekinmeden kullanabilirsiniz."

Nazikçe söylenmiş sözler.

Eğer gözlerim görebiliyor olsaydı, muhtemelen doktorun o yapmacık gülümsemesine şahitlik ediyor olurdum.

Giden doktor, son anda bir şeyi hatırlamış gibi ekledi:

"Ah, az kalsın unutuyordum. Yarından itibaren bir danışman gelecek. Sizinle yaşları oldukça yakın bir hanımefendi, o yüzden rahatça konuşabilirsiniz. Şu anki durumunuzda, iyileşmeniz için sohbet etmek vazgeçilmez bir unsurdur."

Böylece, yine tek başıma kaldım.

Hastane odasındaki yatağımda uzanmış, kendi ellerimle kapattığım gözlerimle öylece var oluyordum.

"Kendi ismim—"

Kurumuş dudaklarımla fısıldadım.

"Ryogi Shiki."

Fakat öyle biri burada yoktu.

İki yıllık o hiçlik beni öldürmüştü.

Ryogi Shiki olarak yaşadığım tüm anıları net bir şekilde hatırlayabiliyordum. Ama bu neyi değiştirirdi ki? Bir kez ölüp geri dönen benim için o anıların ne değeri olabilirdi?

İki yıllık boşluk, geçmişteki ben ile şimdiki ben arasındaki bağı tamamen koparmıştı.

Şüphe yok ki ben Ryogi Shiki’ydim, Shiki’den başka kimse değildim ama... geçmişteki o hatıraların bana ait olduğunu bir türlü hissedemiyordum.

Bu şekilde dirilen ben, Ryogi Shiki denilen insanın hayatını sadece bir film şeridi gibi izliyordum. Filmin karakterini kendimle bir tutamıyordum.

"Tıpkı, filme yansımış bir hayalet gibi."

Dudağımı ısırdım.

Kendimi tanıyamıyordum.

Gerçekten Ryogi Shiki olup olmadığım bile belirsizdi.

Sanki ne idüğü belirsiz bir varlıkmışım gibi geliyordu.

Vücudumun içi bomboştu, tıpkı bir mağara gibi.

Hava bile içimden rüzgar gibi geçip gidiyordu.

Nedenini bilmiyordum ama gerçekten de göğsümde kocaman bir delik açılmış gibiydi.

Bu durum beni çok tedirgin ediyordu... ve çok yalnız hissettiriyordu.

Yapbozun eksik parçası kalbimdi. O boşlukta, bu hafif halimle dayanmak imkansızdı.

O kadar boşum ki, yaşamak için bir neden bile bulamıyorum.

"Bunun... ne önemi var ki, Shiki?"

Kelimeye dökünce o kadar da mühim gelmedi.

Garip olan şuydu; göğsümü parçalamam gerektiren o endişe ve telaşı ne acı ne de keder olarak hissediyordum.

Endişe vardı. Acı da vardı.

Ama bunlar en nihayetinde "Ryogi Shiki" olan şeyin hissettikleriydi.

Ben ise duygusuzdum. İki yıllık bir ölümden sonra dirilmek bile ilgimi çekmiyordu.

Sadece burada öylece sallanıp duruyordum.

Yaşadığımı bir türlü tam olarak hissedemeyerek.

Ertesi gün oldu.

Işığı yakalayamayan şu anki halimle bile sabahın geldiğini anlayabilmek küçük bir keşifti.

Böyle önemsiz bir şeyin beni bu kadar mutlu etmesi tuhaftı. Neden sevindiğimi düşünürken sabah muayenesi başladı ve ne ara bittiğini anlamadım.

Öğle öncesi pek sakin geçmedi.

Annem ve abim ziyarete gelip konuştular.

Sanki birer yabancı gibiydik, konuşmalarımız bir türlü uyuşmuyordu. Çaresizce Shiki’nin hatıralarına uygun tepkiler verince annem huzur içinde ayrıldı.

Rol yapıyor gibiydim, her şey çok gülünçtü.

Öğleden sonra danışman geldi.

Sözde dil terapisti olan bu kadın, aşırı derecede neşeliydi.

"Selam, naber?" diye selam veren bir doktoru daha önce hiç duymamıştım.

"Vay canına. Çökmüşsündür diye düşünmüştüm ama cildin pırıl pırıl. Durumu ilk duyduğumda salkım söğüt altındaki hayaletler gibi birini hayal etmiştim, pek hevesli değildim açıkçası. Ama bak, tam sevdiğim tipte tatlı bir kız çıktın, şanslıyım!"

Ses tonundan yirmili yaşlarının sonlarında olduğu anlaşılan kadın, yatağımın yanındaki sandalyeye çöktü.

"Tanıştığımıza memnun oldum. Afazi iyileşmene yardımcı olmaya gelen dil terapistiyim. Buranın personeli olmadığım için kimlik kartım yok ama zaten gözlerin görmediği için bu pek sorun olmasa gerek."

"—Afazi mi, kim demiş o-"

İster istemez lafa girince, kadın doktorun "hı-hı" diyerek başını salladığını hissettim.

"Eee, normal tabii kızman. Afazinin pek iyi bir imajı yoktur, üstelik teşhis de hatalı. Ashiya-kun ders kitabı gibi bir adam olduğu için senin gibi özel vakalar karşısında zayıf kalıyor. Ama suç biraz da sende. Üşendiğin için hiçbir şey anlatmıyorsun, haliyle adam da öyle şüpheleniyor."

Sanki çok samimiymişiz gibi kıkırdadı.

—Tamamen bir önyargıydı ama bu kişinin kesinlikle gözlük taktığına dair bir kanaate vardım.

"Demek afazi olduğum sanılıyordu."

"Öyle. Kazada beynin hasar aldığı için dil devrelerinin bozulduğunu düşündüler. Ama o yanlış teşhis. Senin konuşmaman fiziksel değil, ruhsal bir durum değil mi? Yani afazi değil, mutizm. Bu durumda benim görevim bitiyor ama bir dakikada kovulmak da işime gelmez. Zaten asıl işim bu aralar sakin, bir süre sana eşlik edeyim bari."

...Üstüne vazife değil.

Hemşire çağırma butonuna uzandım.

Ancak kadın doktor benden önce davranıp butonu hızla elimden aldı.

"—Sen."

"Aman aman, tehlikeli. Eğer Ashiya-kun’a bu konuştuklarımızı söylersen beni hemen kapının önüne koyarlar. Bırak afazi olduğunu sansınlar, fena mı? Sen de sıkıcı cevaplar vermek zorunda kalmazsın, karlı bir iş."

...Bu konuda haklıydı aslında. Fakat bunu bu kadar açıkça söyleyen bu kişi de kimdi?

Sargılı gözlerimi kimliği belirsiz kadın doktora çevirdim.

"Sen doktor değilsin, değil mi?"

"Evet, asıl mesleğim büyücülük."

Şaşkınlıkla iç çektim.

"İllüzyonistlerle işim olmaz."

"Ahaha, kesinlikle haklısın. Senin göğsündeki o deliği bir sihirbaz kapatamaz. Onu sadece normal bir insan doldurabilir."

"—Göğsümdeki... delik mi?"

"Evet. Farkındasın değil mi? Artık 'bir kişi' daha eksildiğinin."

Kıkırdayarak ayağa kalktı.

Yerine yerleştirilen sandalyenin gıcırtısı ve uzaklaşan ayak sesleri kulağıma ulaştı.

"Henüz çok erkenmiş gibi görünüyor, o yüzden bugünlük bu kadar. Yarın yine gelirim, hadi bay."

Aniden ortaya çıkmıştı ve aniden gidiyordu.

Hareket etmesi güç olan sağ elimi dudaklarıma götürdüm.

Artık, bir kişi eksik.

Göğsümde açılan, o delik.

—Ah, ne kadar da korkunç.

Nasıl olur da böyle bir şeyi gözden kaçırabilirdim?

Yok. Nereye seslenirsem sesleneyim, o yok.

Ryougi Shiki’nin içinde barınan o diğer kişilikten, Ryougi Ori’den eser kalmamış. Tertemiz silinmiş gitmiş.

Shiki, kendi içinde farklı bir kişilik barındıran çift kişilikli biriydi.

Ryougi soyunda, genetik olarak iki kişiliğe sahip olan çocukların doğduğu olurdu. Sıradan aileler için uğursuzluk sayılıp nefret edilecek bu durum, Ryougi hanesinde tam tersine, üstün bir varlık olarak kutsanır ve çocuğa meşru mirasçı muamelesi yapılırdı.

...Shiki bu kanı miras aldı. Erkek kardeşi olmasına rağmen kız olan Shiki’nin mirasçı seçilmesinin sebebi de buydu.

Fakat normalde böyle bir şey yaşanmazdı.

İki kişilikten —yani pozitif olan erkek ve negatif olan kadın kişilikten— baskın olanı genelde pozitif olan erkek tarafı olurdu.

Şimdiye kadarki o az sayıdaki "gerçek" Ryougi mirasçılarının hepsi erkek olarak doğmuş, içlerinde kadın bir kişilik barındırmışlardı. Ancak Shiki’de, her nasılsa bir hata olmuş ve bu durum tersine dönmüştü.

Kadın olan Shiki’nin içinde, erkek olan Ori hapsedilmişti.

Bedenin kontrolüne sahip olan kadın Shiki’ydi — yani bendim.

Ori ise benim eksi yönlerimi temsil eden, bastırılmış duygularımı üstlenen kişilikti.

Shiki, Ori denen o karanlık gölgeyi bastırarak yaşamıştı. Tekrar tekrar, kendisi olan Ori’yi öldürüp normalmiş gibi davranarak hayata tutunmuştu.

Ori’nin kendisi ise bu durumdan pek şikayetçi görünmüyordu. Genelde uyur, kılıç antrenmanlarında uyandırıldığında ise canı sıkkın bir halde işi devralırdı.

...Sanki bir efendi-uşak ilişkisi gibiydi ama işin özü öyle değildi. Sonuçta Shiki ve Ori birdi. Shiki’nin eylemleri Ori’ye aitti; Ori’nin kendi arzularını bastırması da bizzat kendisinin isteğiydi.

...Evet. Ori bir katildi. Bildiğim kadarıyla hiç eyleme geçmemişti ama kendisiyle aynı türden canlılar olan insanları öldürmeyi arzuluyordu.

Asıl kişilik olan Shiki bunu görmezden geldi. Bunu ona hep yasakladı.

Shiki ve Ori birbirlerini yok saysalar da, birbirleri olmadan yapamazlardı. Shiki dışlanmış olsa da, Ori denen diğer yarısı sayesinde asla yalnız değildi.

Fakat bu ilişkinin parçalanma vakti gelip çattı.

İki yıl önce. —Shiki lise birinci sınıftayken.

O güne dek bedeni kullanmaya pek yanaşmayan Ori’nin, bizzat öne çıkmak istediği o mevsimde...

Oradan sonrası Shiki için bulanık.

Şimdiki halimle, lise birin başından kaza anına kadar olan Shiki’nin hatıralarını geri çağıramıyorum.

Hatırladığım tek şey; bir cinayet mahallinde duran kendi suretim.

Oluk oluk akan o koyu kırmızı kanı görüp yutkunan kendim.

Fakat bundan çok daha net hatırladığım bir görüntü var.

Kıpkırmızı, alev alev yanan alacakaranlıkta bir sınıf.

Shiki’yi paramparça eden o sınıf arkadaşı.

Shiki’nin öldürmek istediği o tek çocuk.

Shiki’nin korumak istediği o tek ideal.

Bunu çok eskiden beri biliyormuşum gibi geliyor ama...

Uzun bir uykudan gözlerimi açan ben, hala bir tek onun ismini hatırlayamıyordum.

Gece olduğunda hastane sessizliğe gömüldü.

Arada bir koridorda yankılanan terlik sesleri, sadece uyanık olduğumu hissettiriyordu.

Karanlığın içinde... Hayır, tam da karanlığın içinde olduğum için.

Hiçbir şey göremeyen ben, yapayalnız olduğumu iliklerime kadar hissediyorum.

Eski Shiki olsaydı bu hisse kapılmazdı herhalde.

Kendi içinde bir diğer benliğini taşıyan Shiki... Ama Ori artık yok. Hayır — ben artık Shiki miyim yoksa Ori miyim, onu bile bilmiyorum.

İçimde Ori yoktu. Sadece bu yüzden kendimi Shiki olarak tanımlıyorum.

"Heh... Ne büyük çelişki. Biri olmayınca, hangisi olduğumu bile bilemiyorum."

Alaycı bir şekilde güldüm ama göğsümdeki o boşluk zerre dolmadı. En azından üzülebilseydim, bu hissizleşmiş kalbimde bir şeyler değişirdi belki.

Kendimi tanıyamamam gayet doğal.

Ben hiç kimseyim, bu yüzden Ryougi Shiki’nin hatıralarını kendime aitmiş gibi hissedemiyorum.

Ryougi Shiki denilen o kabuk burada olsa bile, içindekiler yıkanıp gittikten sonra bir anlamı kalmıyor. ...Acaba. Bu bomboş kaba, şimdi ne tür şeyler dolacak?

—Be-Ben... Gi-Gir... i-yo-rum...

Aniden böyle bir ses duyuldu.

Sanki bir kapı açılmış gibi bir hava akımı.

Hayal görüyorumdur diyerek kapalı gözlerimi o yöne çevirdim.

Oradaydı.

Beyaz bir sis, yavaşça dalgalanıyordu. Görmemesi gereken gözlerim, o sisin sadece şeklini seçebiliyordu—

Sis, belli belirsiz bir insana benziyordu. Hayır, sanki bir insan denizanası gibi kemiksiz kalmış da rüzgarda sürükleniyormuş gibiydi.

O iğrenç sis, dosdoğru üzerime geldi.

Henüz vücudum tam hareket etmediği için, öylece bekledim.

Eğer bu hayalet denilen şeyse bile, korkmuyordum.

Asıl korkutucu olan, formu olmayan şeylerdir. Ne kadar tuhaf olursa olsun, bir formu varsa korku hissetmem.

Üstelik — eğer o bir hayaletse, şimdiki halimle ben de ondan pek farklı sayılmam. Yaşamayan bu şeyle, yaşamak için bir sebebi olmayan benim aramda pek bir fark yok.

Sis yanağıma dokundu.

Tüm vücudum hızla donmaya başladı. Sırtımdan aşağı inen o ürperti, bir kuşun pençeleri kadar keskindi.

Hoş olmayan bir histi ama boş gözlerle onu izlemeye devam ettim. Bir süre dokunduktan sonra sis, üzerine tuz dökülmüş bir sümüklü böcek gibi eriyip gitti.

Sebebi basitti. Sisin bana dokunduğu süre yaklaşık beş saatti. Saat neredeyse sabahın beşi oluyordu. Sabah olduğu için hayalet eriyip gitmiş olmalıydı.

Uyumadığım sürenin acısını çıkarmak için, şimdi tekrar uyumaya karar verdim.

İyileşmeye başladığım günden bu yana kaçıncı sabah olduğunu bilmediğim bir gün daha geldi.

Gözlerim hala sargılarla kaplı olduğu için hiçbir şey göremiyorum.

Kimsenin olmadığı, huzurlu bir sabah.

Dalgaların çekilmesi gibi bir sessizlik; o kadar görkemli ki kendimi kaybediyorum.

...Küçük kuşların cıvıltısını duyuyorum.

...Güneş ışığının sıcaklığını hissediyorum.

...Temiz hava ciğerlerime doluyor.

...Ah. O dünyaya kıyasla burası ne kadar da güzel.

Yine de, buna sevinmeyen bir yanım var.

Sadece hissedebildiğim o sabah havasına her büründüğümde düşünüyorum.

—Bu kadar mutlu olmam gerekirken.

İnsan, yine de bu kadar yalnız.

Yalnız olmak her şeyden daha güvenliyken, neden yalnızlığa dayanamıyoruz?

Eski ben tamamlanmıştım. Tek başıma yetiyordum, bu yüzden kimseye ihtiyacım yoktu.

Ama şimdi farklı. Ben artık tam değilim.

Eksik olan parçamı bekliyorum. Böylece, hep bekliyorum.

Ama ben, aslında kimi bekliyorum ki...?

Kendini danışman olarak tanıtan kadın doktor her gün geliyordu.

Farkında olmadan onunla olan sohbetlerimi, boş geçen günümün tek dayanağı haline getirmiştim.

"Hmm, demek öyle. Ori-kun’un bedenin kontrolüne sahip olmaması değil de, sadece kullanmaması söz konusuydu yani. Siz ikiniz gittikçe daha ilginç bir hal alıyorsunuz."

Her zamanki gibi sandalyesini yatağımın yanına çekmiş, doktor keyifle konuşuyordu.

Nedense benim durumumu çok iyi biliyordu.

Sadece Ryougi hanesindekilerin bildiği çift kişilik meselemi de, iki yıl önceki o saldırı olaylarıyla bağlantımı da.

Normalde gizli tutulması gereken bu şeyler, şu anki benim için hiçbir önem taşımıyordu.

Farkında olmadan, danışmanın laflarına karşılık vererek sohbeti sürdürüyordum.

"Çift kişilikli olmanın ilginç bir yanı olduğunu sanmıyorum."

"Cık, cık, cık. Sizinkisi öyle çift kişilik falan denecek kadar sevimli bir şey değil. Bak şimdi; aynı anda var oluyorlar, her birinin sarsılmaz bir iradesi var ve üstelik eylemleri tek bir potada birleşiyor. Böylesine karmaşık ve tuhaf bir kişilik yapısına çift kişilik değil, 'müteaddit münferit kişilik' demek daha doğru olur."

"Müteaddit... münferit kişilik mi?"

"Öyle. Ama yine de aklımda bazı soru işaretleri var. Eğer öyleyse, Shiki-kun'un uyumasına hiç gerek yoktu. Senin anlattığına göre o hep uyuyormuş ama orası biraz, şey..."

Hep uyuyan Shiki.

...Bu sorunun cevabını bilen, muhtemelen sadece benim.

Çünkü Shiki, Shiki'den daha çok— rüya görmeyi severdi.

"Eee? Hâlâ uyuyor mu peki?"

Kadın doktorun sorusuna cevap vermedim.

"Anladım. O zaman gerçekten öldü demek. İki yıl önceki kazada senin yerine geçerek. Bu yüzden hafızanda boşluklar var. Shiki-kun'un üstlendiği iki yıl önceki olaylara dair anıların hayal meyal olması bu yüzden. O yitip gittiğine göre, bu anılar artık geri gelmeyecek. ...Ryougi Shiki'nin o seri cinayetlerle nasıl bir bağı olduğu, artık tamamen karanlığa gömüldü."

"O olaylar. Failin yakalanmadığını duymuştum."

"Evet. Sen kaza geçirdikten sonra şaka gibi ortadan kayboluverdi."

Kadın doktor, ne kadar ciddi olduğu belirsiz bir tavırla kahkahayı patlattı.

"Ama Shiki-kun'un yok olması için bir sebep yoktu ki. Neticede sessiz kalsaydı, yok olan Shiki-san olacaktı, değil mi? Acaba neden bizzat yok olmayı diledi?"

Böyle bir şeyi bana sorsan ne yazar, ben nereden bileyim?

"Bilmiyorum. Ondan ziyade, makası getirdin mi?"

"Ah, yine olmaz dediler. Sabıkalı olduğun için kesici aletler kesinlikle yasakmış."

Kadın doktorun sözleri beklediğim gibiydi.

Günlük rehabilitasyonlar sayesinde vücudum bir şekilde kendi başıma hareket edebilecek kadar iyileşti. Günde iki kez, sadece birkaç dakikalık ufak egzersizlerle bu kadar çabuk iyileşen ilk kişi benmişim.

Bunu kutlayalım diyen doktordan makas istemiştim.

"Ama makası ne yapacaksın ki? Çiçek düzenleme sanatına falan mı başlayacaksın?"

"Olamaz. Sadece, saçımı kesmek istedim."

Evet. Vücudum hareket etmeye başlayınca, sırtıma değen saçlarım sinir bozucu gelmeye başlamıştı. Ensemden omuzlarıma doğru pütür pütür dökülen saçlar çok gürültülüydü.

"Onun yerine bir kuaför çağırsak ya. Söylemeye çekiniyorsan ben çağırayım mı?"

"Gerek yok. Başkasının ellerinin saçlarıma dokunmasını hayal bile etmek istemiyorum."

"Haklısın tabii, saç kadının canıdır. Sen iki yıl önceki halinle kalmışken saçlarının uzamış olması çok zarif bir hava katıyor."

Kadın doktorun ayağa kalkma sesini duydum.

"O zaman makas yerine sana bunu vereyim. Sadece üzerine rün kazınmış bir taş ama en azından bir tılsım işlevi görür. Kapının üzerine bırakıyorum, kimsenin almasına izin verme, dikkat et."

Kadın doktor bir sandalyeye çıkarak tılsım dediği şeyi kapının üstüne yerleştirdi sanırım.

Ardından kapıyı açtı.

"Hadi bakalım, ben kaçar. Yarından itibaren başka biri gelebilir, o zaman ona göre davranırsın."

Garip bir veda cümlesi kurarak çıkıp gitti.

O gece, her zamanki ziyaretçi gelmedi.

Gece yarısı olduğunda mutlaka beliren o duman benzeri hayalet, sadece o güne mahsus olmak üzere odaya girmedi.

O duman her gece geliyor ve bana dokunuyordu.

Bunun tehlikeli bir şey olduğunu biliyordum ama öylece bırakıyordum.

Eğer o hayaletimsi şey bana musallat olup beni öldürecekse, buna itirazım yoktu.

Hatta, keşke beni öldürseydi; bu ne kadar da kolay olurdu.

Hayatta olduğuna dair hiçbir his taşımayan benim için, yaşamak için bir sebep bile yok. Öyleyse, tamamen yok olup gitmek çok daha huzurlu olurdu.

Karanlığın içinde, göz kapaklarımı örten sargıya parmaklarımı değdirdim.

Görme yetim yakında geri dönecek. O zaman, bu sefer gerçekten göz bebeklerimi parçalayacağım.

Şu an göremiyorum ama iyileşirse yine 'o şeyi' göreceğim. Eğer o dünyayı göreceksem, böyle gözlere ihtiyacım yok. Bunun sonucunda bu dünyayı göremez hale gelsem bile, şu anki durumdan çok daha iyi olurdu.

Ancak, o ana kadar harekete geçemiyorum.

Eski Shiki olsa hiç tereddüt etmeden göz bebeklerini parçalardı ama şimdiki ben, geçici bir karanlığa sığındığım için yerimde sayıyorum.

—Ne kadar da zavallıca.

Yaşama iradem olmadığı gibi, ölme iradem bile yok.

Duygusuzlaşmış olan ben, hiçbir eylemde çekicilik bulamıyorum. Sadece bir başkasının iradesini kabullenen bir onaydan ibaretim.

Bu yüzden, o ne olduğu belirsiz duman beni öldürecekse buna engel olmam.

Ölmekte bir cazibe bulmuyorum ama buna direnme niyetim de yok.

...Nasıl olsa sevinç de keder de sadece 'Ryougi Shiki' olan o şeye bahşedilen duygulardıysa.

Şimdiki benim için, yaşamanın bir anlamı bile yok.

Boş Sınır /

Aozaki Touko'nun Ryougi Shiki adındaki kişi hakkında bir şeyler duyması, tam haziran başındaki o güneşli öğleden sonralardan birindeydi.

Kendi keyfiyle işe aldığı yeni çalışanının Ryougi Shiki'nin arkadaşı olması ve Touko'nun vakit öldürmek için bu yeni çalışanın anlattıklarını dinlemeye karar vermesi her şeyin başlangıcıydı.

Anlatılanlara göre Ryougi Shiki, iki yıl önce geçirdiği trafik kazasından sonra komaya girmişti; hayati fonksiyonları devam etse de uyanma umudu kesinlikle yoktu. Üstelik, görünüşe bakılırsa fiziksel gelişimi de durmuştu. Canlı olmasına rağmen gelişimin durması gibi bir hataya Touko başta inanmadı.

"Hmm... Gelişmeyen canlı ölü demektir aslında. Hayır, zamanın basıncı ölüler üzerinde bile etkisini gösterir. Bir ceset, çürüme denen o gelişimi tamamlayarak toprağa döner. Hareket ettiği halde gelişmemek, ancak geçen gün senin çalıştırdığın o otonom bebekler gibi şeylere mahsustur."

"Ama gerçekten öyle. O günden beri hiç yaşlanmış gibi görünmüyor. Touko-san, Shiki'ninki gibi nedeni belirsiz başka koma vakaları yok mu?"

Yeni çalışanın bu sorusu üzerine Touko, "Hmm," diyerek kollarını kavuşturdu.

"Bakalım. Şu malum ülkede meşhur bir vaka vardır. O zamanlar henüz yeni evlenmiş, yirmili yaşlarında bir kadın komaya girer ve tam elli yıl sonra yeniden hayata döner. Bilmiyor musun?"

Touko'nun sözleri üzerine yeni çalışan "Hayır," diyerek başını salladı.

"Peki, uyandığında ne durumdaydı?"

"Tamamen normal olduğu söylenir. Elli yıllık uyku sanki hiç yaşanmamış gibi. Yirmili yaşlarındaki kalbiyle sapa sağlam uyanmış ve kocasını derin bir üzüntüye boğmuş."

"—Ha? Neden üzülsün ki? Karısı iyileştiğine göre bu sevinilecek bir şey değil mi?"

"İşte mesele de o ya. Kalbi yirmili yaşlarında kalmış olsa da, bedeni artık yetmiş yaşına gelmiş ve yaşlanmıştı. Koma halindeyken bile. Yaşatmak demek, yıpratmak demektir; bunun önüne geçilemez.

Böylece, yetmiş yaşındaki hanımefendi kendisini hâlâ yirmilerinde sanarak kocasından kendisini gezmeye götürmesini ister. Koca tarafı yetmiş yılını bizzat yaşayarak geçirdiği için bir sorun yoktur. Sorun kadındadır. Farkında olmadan elli yılını tüketmiş olan o kadın, ne kadar dil dökülürse dökülsün bu gerçeği kabul edemez. Kabul etmek istemediğinden değil, gerçekten hakikat olarak algılayamadığından.

Trajedi dersen, tam bir trajedi işte. Kırışıklıklarla dolu bir bedeni sürükleyerek oyun alanlarına gitmeye çalışan karısını, kocası ağlayarak durdurmuş. Ve o an içinden şunu geçirmiş: Keşke hiç uyanmasaydı..."

"Nasıl? Masalsı trajediler, aslında çoktan gerçeğe dönüştü bile. Bir faydası oldu mu bari?"

Touko’nun sözleri üzerine, genç adam mahcup bir tavırla başını öne eğdi.

"Oya, yoksa üstüne mi alındın?"

Touko’nun muzipçe sırıtan yüzüne karşılık, adam hafifçe başını salladı.

"……Evet, biraz. Bazen düşünüyorum da, Shiki sanki bilerek uyanmak istemiyor gibi."

"Bir derdi var desene. İyi bakalım, vakit öldürmek için anlat anlatabilirsen."

Sırf vakit öldürmek için bunu söyleyen Touko’ya bozulan adam, yüzünü başka yöne çevirdi.

"Kalsın. Touko-san, sizin bu düşüncesiz tavırlarınız gerçekten büyük bir sorun."

"Ne oldu, konuyu açan sendin ya. Hadi anlat işte. Merakımdan istediğimi sanma. Azaka denen kız, telefonda her seferinde bu Shiki ismini sayıklayıp duruyor. Nasıl biri olduğunu bilmezsem, kıza ne cevap vereceğimi de bilemem, değil mi?"

Azaka ismi telaffuz edilince adam kaşlarını çattı.

"Zaten sormayı düşünüyordum. Kız kardeşimle nerede tanıştınız?"

"Bir yıl önce bir seyahatte. Ufak bir cinayet vakasına karıştığımızda, maalesef gerçek kimliğimi açık etmek zorunda kalmıştım."

"……Pekala, neyse. Azaka saf biridir, sakın aklına olur olmaz şeyler sokmayın. Zaten hassas bir yaşta."

"Azaka ve saflık, demek öyle. Gerçi haklı olabilirsin, belki de öyledir. Neyse, kardeşinle arandaki çekişme senin sorunun, buna karışmam. Biz asıl şu Shiki denen çocuktan bahsedelim."

Masaya doğru eğilerek ısrar eden Touko’ya karşı, adam iç çekerek anlatmaya başladı.

Arkadaşı Ryougi Shiki’nin karakterini ve o tuhaf kişiliğinin derinliklerini…

O ve Ryougi Shiki, lise yıllarından sınıf arkadaşıydılar.

Henüz okula başlamadan önce Ryougi ismiyle bir şekilde yolu kesişmiş, aynı sınıfa düştükten sonra da arkadaş olmuşlardı. Arkadaş edinmekten pek hoşlanmayan Ryougi Shiki ile yakınlık kurabilen tek kişi oydu.

Fakat lise birinci sınıftayken yaşanan o seri cinayet olayından sonra, Ryougi Shiki içten içe değişmeye başlamıştı.

Genç kız ona çift kişilikli olduğunu ve diğer kişiliğinin cinayet işlemekten haz aldığını itiraf etmişti.

Aslında üç yıl önceki o cinayetlerle Ryougi Shiki’nin tam olarak nasıl bir bağı olduğu hala bir gizemdi. Gerçekler açığa çıkamadan, kız onun gözleri önünde bir kaza geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı.

Mart ayının başında, soğuk ve yağmurlu bir gecede.

Touko, bu hikaye silsilesini sanki masada bir kadeh sakeye meze ediyormuş gibi dinliyordu. Ancak hikaye derinleştikçe, yüzündeki o alaycı gülümseme yavaş yavaş silindi.

"—İşte, Shiki ile benim hikayem bu. Üstünden iki yıl geçti gerçi."

"—Ve bu yüzden gelişimi durdu demek. Yaşam enerjisi rezervi falan, vampir olsa anlardım da."

Touko, dudaklarının kenarını kıvırarak hafifçe güldü.

"Peki, o çocuğun ismi nasıl yazılıyor? Tek kanji değil mi?"

"Denklemin 'Shiki'si (式). Bir önemi mi var?"

"Shikigami’nin 'Shiki'si ha. Soyadı da Ryougi (İki Prensip). Bu kadarı da fazla rastlantı."

Ağzındaki sigarayı kül tablasına bastırarak söndüren Touko, sanki artık sabrı taşmış gibi ayağa kalktı.

"Hastane varoşlardaydı, değil mi? İlgimi çekti, gidip bir bakacağım."

Cevap beklemeden ofisten çıktı Touko.

Kendi kendine, 'Böyle bir yerde böyle bir şeye bulaşacağımı hiç düşünmezdim, ne tuhaf bir kader' diye fısıldayıp dudaklarını ısırdı.

Ryougi Shiki’nin kendine gelmesi, o günden birkaç gün sonrasına denk gelir.

Akrabalarının bile görüşmesine izin verilmediği bir ortamda, sıradan birinin ziyaretçi olarak girmesi zaten imkansızdı.

Belki de bu yüzdendi.

Yeni işe giren genç adamın, bambaşka bir karanlığa bürünüp kendini sessizce masa başı işlerine gömmüş olması.

"Çok karanlık burası, her açıdan."

"Evet. Lambaları artık yenilesek iyi olacak."

Touko’ya bakmadan cevap verdi adam.

Touko, ciddi insanların bir şeye kafayı taktıklarında beklenmedik gariplikler yapabileceğini düşünerek söze girdi. Bu gencin de o türden biri olduğunu tahmin ediyordu.

"Bu kadar dert etme. Bugün yarın oraya gizlice girmeye çalışacakmışsın gibi bir halin var."

"İmkansız. O hastanenin güvenlik sistemi bir araştırma enstitüsü kadar sıkı."

Bu kadar rahat cevap vermesine bakılırsa, güvenlik sistemini en ince ayrıntısına kadar araştırmıştı.

Daha yeni işe aldığı elemanın suçluya dönüşmesine izin veremezdi. Touko omuz silkti.

"……Söylememeyi düşünüyordum ama elden bir şey gelmez, anlatayım bari. Ben, bugünden itibaren o hastanede geçici olarak görev yapmaya başladım. Ryougi Shiki’nin durumunu senin için kontrol edeceğim, o yüzden şimdilik uslu dur."

"─────Ne?"

"Dedim ya, doktor olarak davet edildim. Normalde reddederdim ama bu seferki konu pek yabancısı olduğum bir şey değil. Senden zorla o kadar hikaye dinledikten sonra, bu kadarcık bir iyilik yapayım dedim."

Touko bunları sanki çok sıkıcı bir şeymiş gibi söylüyordu.

Adam sandalyesinden fırladığı gibi Touko’ya doğru yürüdü ve ellerine yapıştı.

İkisinin elleri aşağı yukarı hızla gidip geliyordu. Touko bunun bir minnet göstergesi olduğunu anlamadığı için, karmaşık bir ifadeyle adamın yüzüne baktı.

"Tuhaf zevklerin var evet."

"Çok mutluyum! Şaşırdım doğrusu, Touko-san, sizin de normal insanlar gibi nazik ve vefalı bir yanınız varmış!"

"……Normal insanlardaki kadar yok ama yine de böyle şeyleri yüzüme karşı söylememen daha iyi olur."

"Önemli değil, ben sadece sığ düşünmüşüm. Ah, demek bu yüzden bugün takım elbise giydiniz! Çok havalı olmuşsunuz, gerçekten yakışmış. Sizi tanıyamadım resmen, evet!"

"……Her zamanki kıyafetlerim ama neyse. İltifatını kabul ediyorum."

Ne söylerse söylesin boş olduğunu anlayan Touko, konuşmayı kestirip attı.

"Durum böyle, o yüzden fevri hareket etme. Zaten o hastanede bir gariplik var. Sen burada bekçilik görevine odaklan. Anlaşıldı mı?"

Bu sözlerle, az önce heyecandan uçan adam bir anda eski sakinliğine döndü.

"—Gariplik mi dediniz, o hastanede mi?"

"Evet. Bir tür bariyer hazırlığı yapılmış gibi. Benden başka bir büyücü işin içine girmiş. Gerçi hedefleri muhtemelen Ryougi Shiki değil. Öyle olsaydı, onu iki yıl boyunca kendi haline bırakmazlardı."

Bu bariz bir yalandı ama Touko o kadar kendinden emin söylemişti ki, genç adamın zerre şüphesi kalmadı.

"……Şey. Bariyer dediğiniz, bu binanın ikinci katındaki gibi bir şey mi?"

"Evet. Bariyer, seviye farkı olsa da belirli bir alanı izole eden şeylere denir. Gerçekten duvar örenlerden tut, görünmez bir kalkanla çevirenlerine kadar çeşitleri vardır. Ama en kalitelisi, ortada hiçbir şey yokken kimsenin oraya yaklaşmamasını sağlayan o zorlayıcı telkindir.

Tıpkı bu bina gibi. Buraya gelmek için bir amacı olmayanların burayı fark edememesi için yapılan o telkin sayesinde, kimse fark etmeden burası bir bariyer olarak kalabiliyor. Etrafı gösterişli bir şekilde öteki dünya formuna sokup 'burada bir gariplik var' diye bağıran bariyerler, en düşük seviye büyücülerin işidir."

Anormalliği fark ettirmeyen anormallik; işte Touko’nun atölyesinin savunması buydu. Haritada var olsa bile herkesin gözünden kaçan bir bariyer. Üstün bir büyücünün yuvalandığı dünya, aslında sıradan bir komşu ev kadar göz önünde ama gizlidir.

Ancak─── bu yeni çalışan, o bariyeri bilinçsizce aşmıştı. Aozaki Touko denilen kişiyi tanımasa asla bulamayacağı bu binayı, o inanılmaz bir kolaylıkla keşfedivermişti.

……Zaten Touko’nun onu işe almasının sebeplerinden biri de buydu.

"……Peki, hastanedeki bariyer tehlikeli bir şey mi?"

"Beni dinlesene be adam. Bariyerin kendisinin bir zararı olmaz. Zaten 'bariyer' kelimesi aslen Budist bir terimdir.

"O bariyer, en nihayetinde dış dünyayla kutsal alanı birbirinden ayıran bir şeydir. Ama zamanla büyücülerin kendilerini korumak için kullandığı tekniklerin genel adı haline geliverdi.

Bak, az önce de söylediğim gibi, en üst seviye bariyer sıradan insanların tuhaflığı fark etmediği, 'bilinçaltına hitap eden bir sabit fikir'dir. En ileri seviyesi ise uzamsal yalıtımdır ki o noktaya ulaşıldığında iş artık büyücünün değil, sihirbazın maharetine girer. Şu an bu ülkede sadece tek bir sihirbaz olduğu için, öyle bir bariyerin kurulması pek mümkün değil.

Kurulamaz diyorum ama o hastaneye kurulan bariyer oldukça ustaca. Ben bile başlangıçta fark etmedim. Bariyer yapımı konusunda uzman bir tanıdığım vardı, herhalde onunla aynı ayarda bir usta işi bu. ...Neyse, bariyer uzmanlarının çoğu filozoftur. O tayfa kavga dövüş işlerinden pek anlamaz, o yüzden şimdilik için rahat olsun."

...Evet, bariyerin kendisinde bir tehlike yoktu. Sorun, dış dünyadan koparılmış o dünyada ne yapıldığıydı.

O hastanedeki bariyer dışarıya değil, içeriye dönüktü.

Yani hastane içinde ne yaşanırsa yaşansın, kimsenin ruhu bile duymayacak türden bir şey. Mesela gece yarısı hasta odalarından biri havaya uçsa, tek bir kişi bile uykusundan uyanmazdı.

Touko bu gerçeği dile getirmedi. "Vakit yaklaşıyor," diyerek saate bir göz attı ve yürümeye başladı.

O ince sırtına gencin sesi ulaştı.

"Touko-san. Shiki'nin durumu size emanet."

"Hı-hı," diye cevap verdi Touko elini havada şöyle bir sallayarak. Arkasına bile bakmayan kadına, aklına takılan ufak bir soruyu daha yöneltti.

"Sahi. O bahsettiğiniz uzman tanıdığınız kim?"

Touko aniden durakladı.

Bir süre derin derin düşündükten sonra çark edip geri döndü ve cevap verdi:

"E orası açık. Bariyer uzmanı dendi mi, işin ehli her zaman keşişlerdir."

Touko'nun geçici doktor olarak hastaneye çağrılmasının üzerinden yaklaşık altı gün geçmişti.

Ryougi Shiki'nin her geçen gün iyileştiğine dair müjdeli haberleri ona her yetiştirdiğinde, Touko bir tür endişeye kapılmadan edemiyordu.

Yani, şimdiki Ryougi Shiki ile geçmişteki Ryougi Shiki'nin başkaları için aynı kişi olup olmadığı sorusuna.

"Günde iki kez rehabilitasyon ve beyin dalgası kontrolü günlük rutini olmuş. Taburcu olacağı gün görüşmenize de izin verirler herhalde, biraz daha sabretmen gerekecek."

Hastaneden dönen Touko, turuncu kravatını gevşeterek masasına tünedi.

Yazın kapıda olduğu bir akşamüstüydü.

Gün batımının kızıllığı, elektrikleri yanmayan ofisin içini kan kırmızısına boyuyordu.

"Günde iki kez rehabilitasyon... Sadece bu kadarı yeterli mi? Shiki iki yıl boyunca uyur vaziyetteydi."

"Hasta uyuyor olsa bile her gün eklemlerini hareket ettirmişlerdir. Üstelik rehabilitasyon sadece fiziksel bir egzersiz değildir. Günde beş dakika bile yapılsa kâfidir. Zaten 'rehabilitasyon' tıbbi bir terim de değildir. O, 'insanlık onurunun geri kazanılması' anlamına gelir. Bu yüzden, şimdiye kadar yatalak olan Ryougi Shiki, kendisinin bir insan olduğunu bizzat hissedebiliyorsa bu yeterlidir. Vücudun iyileşmesi ise tamamen başka bir mevzu."

Touko orada bir es verip sigarasını ateşledi.

"Fakat asıl mesele fiziksel değil, zihinsel boyutta. O kız, artık eski Ryougi Shiki değil."

"—Hafıza kaybı mı?"

Buna kendini hazırlamış olacak ki, korka korka böyle aptalca bir tahminde bulundu.

"Hmm, pek sayılmaz. Kişiliğin kendisinin eskisi gibi olduğunu düşünüyorum. Ryougi Shiki'nin şahsında bir değişim yok. Değişim 'Shiki' olan kısmında gerçekleşti. Senin için sarsıcı bir haber olabilir bu."

"Böyle şeylere artık alıştım. Lütfen detaylıca anlatın. Shiki... yani, ne durumda?"

"Pekala. Açık konuşmak gerekirse, o şu an bomboş.

Şimdiye kadar içinde bir 'öteki kendisini' barındıran Shiki... Ama artık 'Ori' yok. Hayır, muhtemelen kendisinin Shiki mi yoksa Ori mi olduğu bile onun için bulanık bir haldedir.

Gözlerini açtığında içindeki Ori yoktu. Onun kaybıyla birlikte kalbinin içi koca bir boşluğa dönüştü. Muhtemelen... o kız bu boşluğa dayanamıyor. ...Göğsü bomboş. Bir delik gibi, bir şeyler eksik. Hava bile oradan bir rüzgar gibi geçip gidiyor."

"Ori yok mu dediniz? —Nasıl olur?"

"Shiki'ye siper olduğu içindir herhalde.

Her halükarda, iki yıl önceki kazada Ryougi Shiki öldü. Sırf hayatta olduğu için yanlış bir kanıya varıyoruz ama sen onu ölmüş varsay.

Ryougi Shiki, yeni bir insan olarak Ryougi Shiki'nin bedeninde yeniden doğdu. Şimdiki Shiki için, geçmişteki Shiki ve ondan türeyen şimdiki varlığı bir başkasından ibaret.

Kimse bir başkasının geçmişini kendi gerçeğiymiş gibi hissedemez. Muhtemelen o kız, şu an bile kendisinin kendisi olmadığı hissiyle geceleri geçiriyordur."

"...Başkası mı? O zaman Shiki eski olayları hatırlamıyor mu?"

"Hayır, hatırlıyor. Şimdiki kız şüphesiz senin tanıdığın Shiki'dir. Hayatta kalabilmesinin sebebi, Shiki ve Ori adında, ayrı ama eş değer iki kişiliğe sahip olmasıydı.

Ryougi Shiki kaza sonucu zihinsel olarak öldü. O anda ölme görevini üstlenenin Ori olduğunu varsayalım. Böylece o ölmüş oldu ama beynin içinde hala Shiki kalmıştı.

Sonuçta zihinsel ölüm gerçekleşmedi. Shiki, Ryougi Shiki'nin öldüğü gerçeği yüzünden uyumaya devam ediyordu ama ölen Ori olduğu için o hayattaydı.

Bu yüzden... iki yıl boyunca komada kalmış olmalı ve hayati fonksiyonları devam etmesine rağmen hiç büyümedi. Ölü olduğu halde yaşadığı içindi bu.

Ancak dirilen Shiki'nin eskisiyle arasında ufak farklar var. Tam olarak hafıza kaybı denemez ama gerekmedikçe eski anılarını hatırlamayacaktır.

Başkası mı yoksa bambaşka biri mi demek zor; ama şimdiki kız, önceki Shiki'den farklı. Shiki ve Ori denilen kişiliklerin birbirine karıştığı üçüncü bir kişilik olarak kabul et gitsin."

...Fakat aslında böyle bir şeyin olması imkansızdı.

Shiki, Ryougi olduğu müddetçe, yarısı olan Ori ile eriyip kaynaşamazdı ve Ori'den boşalan o boşluğu Shiki tek başına dolduramazdı.

Touko bu gerçeği dile getirmeden konuşmaya devam etti.

"Yine de, tamamen bir yabancı olarak yeniden doğsa bile, o Ryougi Shiki'dir. Kendini ne kadar yabancı hissederse hissetsin, o kız nihayetinde yine de Ryougi Shiki. Şu an henüz yaşadığını bile tam hissedemiyor olabilir ama elbet onun da kendisini 'Shiki' olarak tanıyacağı zaman gelecektir.

Gül, gül olarak doğar. Yetiştiği toprak ve su değişti diye başka bir çiçeğe dönüşmez."

Touko, "Bu yüzden böyle şeyler için karalar bağlama," diye mırıldanarak ekledi.

"Sonuçta, o boşluk bir şekilde doldurulmak zorunda.

Anılarla değil, bugünü biriktirerek yeni bir kendilik inşa etmekten başka çaresi yok. Bu, kimsenin yardım edemeyeceği bir inşa sürecidir. Başkalarının laf söyleyebileceği bir iş değil. Kısacası, ona eskisi gibi davranman yeterli. Yakında taburcu olacakmış."

Bitmiş sigarasını pencereden aşağı fırlatan Touko, kollarını kaldırıp gerindi.

Kemikleri gürültüyle çıtırdadı.

"Gerçekten de, alışık olmadığım işlere kalkışmamalıyım. Sigaranın tadı bile iğrençleşti," dedi, kime söylediği belli olmadan, derin bir nefes vererek.

/ 4

Her zamanki sabah muayenesi bittiğinde, bugünün ayın yirmisi olduğunu öğrendim. Gözlerimi açalı yedi gün geçmiş demekti.

Vücudu da hızla iyileşen ben, yarın taburcu olacaktım. İki gözümdeki bandajların da yarın sabah çözüleceği söylendi.

Yedi gün... Bir hafta.

Bu süre zarfında elde ettiğim şeyler pek de fazla değil.

Kaybettiklerim o kadar çok ki, neyi yitirdiğim bile artık meçhul.

Annem, babam ve Akitaka... Muhtemelen hepsi eskisi gibi, hiç değişmediler. Ancak benim gözümde onlar artık birer yabancı. Ryougi Shiki denilen "ben" bile bu kadar değişmişken, beni çevreleyen her şeyin yok olup gitmesi elden bir şey gelmez bir durum olsa gerek.

Aniden, iki gözümü örten bandajlara elimi götürüyorum.

Yitirdiklerimin yerine kazandığım şey, işte bu.

İki yıl boyunca... Canlı canlı "ölüm" denilen şeye dokunan ben, artık bu tür şekilsiz kavramları görebilen bir bünyeye sahip olmuştum.

Koma halinden uyandığımda ilk gördüğüm şey, şaşkınlıkla yanıma koşan hemşire değil... Onun boynunda çekili olan o çizgiydi.

İnsanlarda, duvarlarda, havada... Uğursuz ama bir o kadar dingin çizgiler görüyordum. Çizgiler sürekli akıyor, bir türlü sabit durmuyordu.

Yine de kesinlikle o varlığın bir yerindeydiler; sanki her an oradan "ölüm" sızacakmış gibi bir baskı hissiyle sarmalanmıştım.

Benimle konuşan hemşirenin, boynundaki çizgiden itibaren parça parça dağılıp gittiği sanrısına kapıldım.

Bunun ne olduğunu anladığım an... Kendi ellerimle bu iki gözü patlatıp kör etmeye çalıştım.

İki yıldır hareket etmeyen kollarım, sadece güç uygulamaya çalıştığım için bile müthiş bir acı veriyordu; ama yine de onları zorladım.

Talihsizlik mi yoksa şans mı bilinmez, kollarım hala çok güçsüz olduğu için iki gözümü mahvetme girişimim yarıda doktor tarafından durduruldu.

Bunun bilincin bulanık olmasından kaynaklanan ani bir dürtü olduğuna karar verdiler ve gözlerimi neden oymaya çalıştığımı pek sorgulamadılar.

"Yakında... Gözlerim iyileşecek mi?"

Öyle bir şeyi asla istemiyorum. Öyle bir dünyayı bir daha asla görmek istemiyorum.

Hiçbir şeyin olmadığı o dünya. Orada "var olduğum" zamanlar, her şey çok huzurlu ve doyurucuydu.

—İnanamıyorum. Uyandıktan sonra geri dönüp baktığımda, o yer kadar iğrenç bir dünya daha yok. O karanlık, uyurken gördüğüm basit bir kâbus olsa bile... Oraya tekrar düşmeye dayanamam.

Ve oraya bağlanan bu iki göze de.

Parmak uçlarımı gözbebeklerime bastırıyorum.

Geriye kalan tek şey, bir shinaiyi savurur gibi kararlı bir şekilde bu parmakları göz kürelerimin içine sokmak—

"Dur bakalım. Fazla gözü karasın sen."

Aniden bir ses duyuldu.

Dikkatimi kapıya verdim.

Oradaki de neydi?

Ayak sesi çıkarmadan biri yaklaşıyordu.

Yattığım yatağın başına gelince, o kişi zınk diye durdu.

"Doğrudan Ölümün Algı Gözleri (Chokushi no Magan), ha? Onu kaybetmek büyük israf olur Shiki. Zaten gözlerini oysan bile, göreceğin şeyleri yine de göreceksin. Lanet türü şeyler böyledir; atsan bile sana geri dönerler."

"Sen... İnsan mısın?"

Sorum karşısında o kişi gülüşünü bastırmış gibiydi.

Şışşt diye bir sesle çakmağın alev çıkarma sesi duyuldu.

"Ben bir büyücüyüm. Sana o gözleri nasıl kullanacağını öğreteyim diyorum."

Tanıdık bir kadın sesi. ...Bu kişi kesinlikle o danışmandı.

"Bu gözlerin kullanımı mı dedin...?"

"Evet. Şimdikinden biraz daha iyi olur en azından; bilmemekten iyidir. Sadece bakarak rakibin ölümünü somutlaştırmak... Böyle bir büyücü gözü Kelt tanrısından beri görülmedi. Kaybetmek çok yazık."

Kadın, "Balor derler ona," diye anlam veremediğim bir şey ekledi.

"Büyücü gözü dediğin, kişinin göz küresine bir çeşit ek etki kazandıran ruhsal bir ameliyatın sonucudur ama senin durumunda bu doğal yollarla ortaya çıkmış. Zaten bu yeteneğe sahiptin ve bu son olay yeteneğinin çiçek açmasını sağladı. Duyduğuma göre Shiki denen çocuk eskiden beri eşyaların özüne bakarmış, öyle değil mi?"

...Her şeyi biliyormuş gibi konuşuyor.

Ancak bu kadının dediği gibi, Shiki eskiden beri hep uzaklara bakardı. Bir insana baktığında bile onun dış görünüşüne değil, içindeki derinliğe odaklanırdı sanki.

Shiki'nin kendisi bunun farkında değildi gerçi.

"Bu muhtemelen Ryougi Shiki'nin bilinçsizce uyguladığı bir kontrol yöntemiydi. Sen dış yüzeye bakmaya çalışmamalısın.

Her varlığın bir kusuru, bir çatlağı vardır. Mükemmel bir nesne yoktur; bu yüzden her şey bozulup en baştan yaratılma arzusu duyar.

Senin gözlerin işte o çatlakları görebiliyor. Bir mikroskop gibi düşün. Ruhsal görüşün çok güçlü. Bizim fark edemediğimiz çizgileri görebiliyorsun ve ölüme bu kadar uzun süre temas ettiğin için beynin bunun ne olduğunu kavrayabiliyor. Sonuç olarak ölümü görür hale geliyorsun. Hatta ona dokunabilirsin bile. Canlıların ölüm çizgileri, yaşadıkları sürece sürekli yer değiştirir. Bunu kesin olarak görebilme yeteneği, sadece bakarak bir hayatı sona erdiren büyücü gözlerinden farksızdır. Eğer onları yok edeceksen ben alırım. İstediğin fiyata satın alabilirim."

"...Gözlerim olmasa da göreceğimi söyledin. Öyleyse gözlerimi mahvetmek için bir neden yok."

"Öyle. Sen normal biri olarak yaşayamazsın. Artık dertlenmeyi bırak, Ryougi Shiki.

Artık uyan. Sen zaten benim tarafımdan birisin, değil mi? Öyleyse... Sıradan insanlar gibi yaşama hayalleri kurma."

"........"

...Bu sözler, bir anlamda son noktayı koymuştu.

Ama bunu kabul etmemem gerektiğini hissediyordum.

Şu an elimden gelen en güçlü itirazı yapıyorum.

"Yaşama isteğim falan... Yok benim."

"Hıh. Kalbin boş olduğu için mi? Ama ölmek de istemiyorsun, değil mi? Çünkü sen o diğer dünyayı tanıdın. Keter Kabalistlerinin bile ulaşamayacağı o derinlikte bulunabildin; ne açgözlü bir kadınsın böyle.

Bak, senin derdin basit. Başka biri olarak yeniden doğdun diye ne olmuş yani? Sadece Kokutou yok, o kadar. Elbette Shiki ve Kokutou bir bütündü. Onun olmaması zaten başlı başına seni başka biri yapar. Sen Shiki'nin ta kendisi olsan bile, eskisinden farklı olduğunu biliyorum.

Ama bu sadece bu kadar.

Buna rağmen, yaşama isteğin hiç olmadığı halde ölmekten kaçıyorsun. Yaşamak için hiçbir nedenin yokken ölmekten korkuyorsun. Yaşam ve ölüm arasında seçim yapamayıp sınırda ip cambazlığı yapıyorsun. Kalbinin bomboş (garandou) kalması normal."

"...Her şeyi biliyormuş gibi konuşma—"

Kadına ters ters bakıyorum. O anda—gerçekten de, görmemem gereken gözlerim kadının silüetini ve siyah çizgileri yakalayıverdi.

"Ölüm", kadının çizgilerinden bana dolanıyor.

"Gördün mü bak? Boşlukta olduğun için bu kadarlık bir temasta bile sarsılıyorsun. Buradaki kötü düşünceler (zatsunen) için senin vücudun birinci sınıf bir kap. Eğer uyanmazsan onlar tarafından tüketilip öldürüleceksin."

Tüketilip öldürülmek... O beyaz dumandan mı bahsediyordu?

Ama onlar artık gelmiyor.

"Kötü düşünceler dediğin şey, ölümden sonra geride kalan ruh kırıntılarından başka bir şey değildir. İradeleri yoktur, sadece süzülürler. Ama kırıntı oldukları sürece zamanla birleşip tek bir ruh haline gelirler. İradeleri yoktur ama içgüdüleri kalmıştır. Eski hallerine dönmek isterler. İnsan vücudu isterler.

Hastanelerde bu kırıntılar çok olur. Onlar yüzen ruhlar (fuyuurei) haline gelip bir beden ararlar. Güçleri çok zayıf olduğu için normal insanlar tarafından ne fark edilirler ne de onlarla temas kurabilirler. Şekilsiz bir ruhla ancak onu algılayabilen ruhsal yetenekleri olanlar bağ kurabilir. Ruh görmeyi meslek edinenler, onlara musallat olunmasın diye benliklerini bir kabukla korurlar; bu yüzden yüzen ruhların onlara sızması nadirdir.

Ama... Senin gibi kalbi bomboş (garandou) olanlar...

Kolayca ele geçirilirler."

Kadın bunları aşağılarcasına söyledi.

Demek o dumanın yanıma gelme sebebi buydu. Fakat öyleyse neden üzerime çökmedi? Eğer benim içimi dolduracak olan oysa, direnmezdim bile.

— Çok acınası. Rune koruması bile bu haldeyken anlamsız. Yeter artık, zaten karakterime uygun işler değil bunlar. Bundan sonrası sende, ne halin varsa gör.

Zehir zemberek sözlerini savuran kadın yataktan uzaklaştı.

Hastane odasının kapısını kapatmadan hemen önce son bir kez seslendi:

— Ama söyle bana; Oriki gerçekten boşuna mu öldü, Ryogi Shiki?

Buna cevap veremem.

Gerçekten de... Bu kadın, sürekli kaçındığım ne varsa hepsini bir diken gibi ruhuma batırıp bırakıyor.

Gece oldu.

Her yanımı koyu bir karanlık sardı. Aksine bugün, koridorda yankılanan ayak sesleri bile duyulmuyor.

Dağ başındaki bir göl yüzeyi kadar durgun olan gecenin içinde, o kadınla olan konuşmamı zihnimde tekrarlayıp duruyordum.

Hayır, dürüst olmak gerekirse sadece o son sözü.

Oriki neden Shiki'nin yerine geçti?

Soruma cevap verecek bir Oriki yok artık.

— Artık olmayan Oriki.

Neyin uğruna yok olup gitti?

Neyi feda ederek silindi bu dünyadan?

Düş kurmayı seven Oriki.

O hep uyurdu. Bu eyleminden bile vazgeçerek o yağmurlu gecede öldü.

Artık kavuşamayacağım kendim. En başından beri tanışamadığım kendim.

Oriki adındaki, aslında ben olan o parça...

Bilincim derinlere batıyor.

Onun vardığı sonuca ulaşmak için anılarımı geriye doğru sarıyorum.

Gııııy, hastane odasının kapısı açıldı.

Yavaş ve ağır aksak ayak sesleri yaklaşıyor.

Hemşire mi? Hayır, saat gece yarısını çoktan geçti.

Eğer bir ziyaretçiyse, bu olsa olsa...

Tam o anda, insan elleri boğazıma dolandı.

Soğuk avuçlar, boyun kemiğimi kırmak istercesine tüm gücüyle bastırdı.

/ 5

"A-..."

Boynuna binen baskıyla Shiki nefesi kesilerek inledi.

Nefes alamıyor. Boğazı sıkılıyor. Bu gidişle nefessiz kalmadan önce boynu kopup gidecek.

Shiki, görmeyen gözleriyle karşısındakine dik dik baktı.

...İnsan değil bu.

Hayır, şekli insana benziyor. Fakat üzerine çöküp boğazını sıkan bu kişi artık yaşamıyordu.

Bir ölü, kendi kendine hareket edip yatağın üzerindeki Shiki'ye saldırıyordu.

Boğazındaki baskı bir an bile hafiflemiyor.

Shiki, karşısındakinin kollarını kavrayıp direnmeye çalıştı ama güç farkı gün gibi ortadaydı.

Dahası... Bu zaten kendi arzuladığı şey değil miydi?

"........."

Shiki nefesini tuttu ve kollarını ölünün kollarından çekti.

Bu şekilde öldürülecekse, buna boyun eğmeyi ve vazgeçmeyi seçti.

Çünkü yaşamanın bir anlamı yok.

Yaşadığını hissetmeden var olmak, işte asıl işkence buydu.

Yok olup gitmek, doğanın kanunu gibi göründü gözüne.

Ay ışığı içeri süzülüyor.

Aslında sadece birkaç saniye geçmiş olmalıydı ama zaman çok ağır akıyordu.

Lastik gibi uzadıkça uzuyordu.

Ölü, Shiki'nin boğazını sıkmaya devam ediyor.

Vücut ısısı olmayan, odunsu parmaklar gırtlağına gömülüyor.

Bu cinayet eyleminde ne bir acıma var ne de bir irade.

Boynundaki deri yırtıldı.

Süzülen kan, yaşadığının kesin bir kanıtıydı.

Ölmek... Tıpkı Oriki gibi ölüp... Her şeyi terk etmek.

Terk etmek mi? Bu kelime Shiki'nin bilincini sarsıp kendine getirdi.

Aniden bir şüphe doğdu içimde.

Acaba... O, gerçekten sevinerek mi öldü?

...Doğru ya, bunu hiç düşünmemiştim.

Sebep ne olursa olsun, orada onun bir iradesi var mıydı?

Ölmek istemiş olması imkansız.

Çünkü... Ölüm öyle yalnız ve öyle değersiz ki.

Ölüm öyle karanlık ve öyle ürkütücü ki.

Ölüm, her şeyden daha korkunçtu!

"— Kusura bakma, ama olmaz."

O an Shiki vücuduna bir canlılık verdi.

İki koluyla ölünün kollarını kavradı, altta kalmasına rağmen tek ayağını karşısındakinin karnına dayadı ve—

"— Sırf oraya düşmemek için bile olsa, ölmeyeceğim!"

— Var gücüyle bu et yığınını üzerinden tekmeleyip fırlattı.

Deri ve kanın kayganlığıyla ölünün elleri boynundan sıyrıldı.

Shiki yataktan fırladı.

Ölü, anında Shiki'nin üzerine atıldı.

Işığı olmayan hastane odasında iki beden birbirine girdi.

Ölünün bedeni yetişkin bir erkeğe aitti. Shiki'den iki baş daha uzundu.

Ne kadar çabalarsa çabalasın, Shiki alt edilmek üzereydi.

Kolları kıstırılmış halde yavaş yavaş geri çekildi.

Dar oda, hemen duvarda son buldu.

Güm diye duvara yapıştırılınca Shiki kararını verdi.

Bilerek sırtı pencereye gelecek şekilde kaçmıştı.

Böyle kıstırılacağını zaten biliyordu.

Mesele... Burasının kaçıncı kat olduğuydu.

"— Tereddüt etme."

Kendi kendine emir vererek, ölüyü tutan ellerini serbest bıraktı.

Ölü, ellerini onun boğazına doğru uzattı.

Ancak Shiki ondan daha hızlı davrandı; serbest kalan elleriyle pencereyi açtı.

Öylece, her ikisi de birbirine dolanmış halde dışarıya, boşluğa düştüler.

Düşüşün o kısa anında...

Ölünün köprücük kemiğini kavrayıp havada ters döndüm.

Vınn diye dönerek ölüyü yere, kendimi ise onun üzerine gelecek şekilde konumlandırdım ve geriye kalan tek şey içgüdülerimle sıçramaktı.

Zemin çoktan görüş alanıma girmişti.

Ölünün bedeni yere çarpıp parçalandı.

Benim bedenim ise yere çakılmadan hemen önce zemine paralel bir şekilde süzüldü.

Şırıl diye hastane bahçesindeki toprağı eşeleyerek ellerim ve ayaklarımın üzerinde iniş yaptım.

Ceset, hastane binasının çiçekliğine düştü; bense oradan epey uzağa, bahçenin ortasına doğru sürüklendim.

Dojoda bile hiç denemediğim, tanrısal bir beceri gerektiren bu inişi yapmış olsam da, üç katlık yüksekliğin ağırlığı uzuvlarımı felç etmişti.

Etrafımda sadece bahçedeki ağaçlar ve bu hengameye rağmen çıt çıkarmayan sessiz gece vardı.

Kıpırdayamıyordum, sadece boğazımdaki acıyı hissediyordum.

Ah... Hala yaşıyorum.

Ve... O ölü de henüz tamamen ölmedi.

Ölmek istemiyorsam yapmam gereken şey belli.

Öldürülmeden önce öldürmek. Sadece bunu düşünmek bile göğsümdeki boşluğu alıp götürdü. Aynı zamanda tüm duygularım da sönükleşti.

"Şaka gibi," diye fısıldadım.

Böylesine basit bir şey için uyanmıştım.

Evet... Kafa yoran o halim tam bir aptalmış.

Cevap bu kadar basitken—

"Şaşırttın beni. Kedi misin nesin sen?"

Ses tam arkamdan geldi.

Shiki arkasına bakmadı, inişin şokuna katlanmaya çalışıyordu.

"Sen misin? Ne işin var burada?"

Shiki'nin sorusuna, kendisini büyücü olarak tanıtan danışman sıkılmış bir tavırla cevap verdi:

"Seni izliyordum çünkü. Bu gece bir şeyler olacağını tahmin etmiştim. Hadi bakayım, dinlenmeye vaktin yok. Hastaneler taze ceset konusunda cömert yerlerdir. Bu elemanlar ruh formunda içeri sızamayınca kaba kuvvete başvurdular. Bir cesedi ele geçirip, et ve kemik halindeyken seni öldürüp sonra ruhuna çökmeye niyetliler."

"Hepsi senin o garip taşın yüzünden değil mi?"

Shiki yere kapaklanmış halde konuştu. Sesinde artık o eski tereddütten eser yoktu.

"Vay, demek farkındaydın. Evet, kabul ediyorum, bu benim hatam. Ruhlar girmesin diye odaya bariyer kurdum ama bunu aşmak için bir beden bulup geleceklerini düşünmemiştim. Normalde bu tür yaratıklarda böyle bir zeka olmazdı ama neyse."

Büyücü kıkırdayarak güldü.

"Öyle mi? O zaman bu işi sen hallet."

"Emredersin."

Büyücü parmağını şıklattı.

Görmeyen Shiki'nin zihninde bu nasıl canlandı bilinmez.

Büyücü, sigarasının ateşiyle boşluğa harfler kazıdı. Harfler, bir projeksiyon gibi ölünün bedeninin üzerine yansıdı.

Sadece düz çizgilerden oluşan, uzak bir diyarın, uzak bir dünyanın büyü mühürü... Rün adı verilen devreler çalışmaya başladı ve o anda, yerde yatan ölünün bedeni alevler içinde kaldı.

— Hah, elimdeki F-serisi bunun için fazla zayıf kaldı demek.

Büyücü homurdandı.

Alevlere bürünen ölü, yavaşça ayağa kalktı.

Tamamen kırılmış olan iki bacağıyla nasıl hareket edebildiği belirsizdi; sadece kas gücüyle hareket ediyormuşçasına sürünerek Shiki'ye doğru geliyordu.

Alevler kısa süre sonra söndü.

— Hey... Seni sahtekâr.

— Hemen parlama. İnsan boyutundaki bir nesneyi tamamen yok etmek zordur. Eğer yaşıyor olsaydı kalbini yakıp işi bitirirdim. Ama bir ölüde işler öyle yürümez. Ölü olduğu için kolu gitmiş, kafası kopmuş umursamaz. Sıradan bir tabancanın şiddetiyle bir insanı tamamen haritadan silemeyeceğini biliyorsun, değil mi? Eğer o şeyi durdurmak istiyorsan ya bir krematoryum kadar yüksek bir ateş gücü getireceksin ya da çok mertebeli bir rahip bulup geleceksin.

— Bırak bu boş lafları. Kısacası, senin çapın yetmiyor.

Shiki'nin bu sözleri büyücünün gururunu fena halde incitmiş gibiydi.

— Senin için de imkânsız. Ölü zaten ölmüş olduğu için onu öldüremezsin. Maalesef elimdeki teçhizatla insan öldürebilirim ama onları yok edemem. Buradan kaçalım.

Büyücü geri çekildi.

Fakat Shiki kımıldamadı.

Üçüncü kattan düştüğü için bacakları kırıldığından değil.

Sadece, alay ediyordu.

— Ölüymüş, şuymuş buymuş fark etmez. O sonuçta "yaşayan" bir ceset, değil mi? Öyleyse...

Süründüğü yerden doğruldu.

Bu duruş, sırtını kamburlaştırıp avına atılmaya hazırlanan bir yırtıcının tavrına benziyordu.

Parmağını usulca kendi boğazına götürdü.

Kan akıyordu. Derisi yırtılmıştı. Boğulma izleri duruyordu. Fakat, hayattaydı.

Bu hisle kendinden geçti, bir tür vecd haline girdi.

— Ne olursa olsun, onu öldüreceğim.

Gözlerini örten sargılar usulca çözülüp düştü.

Karanlığın içinde, Doğrudan Ölümün Büyülü Gözleri oradaydı...

İnce bacaklarıyla yeri tekmeledi.

Üzerine koşan Shiki'ye karşı ölü, iki kolunu ileri uzattı.

Shiki bunu kıl payı savuşturdu ve gözlerinin yakaladığı o çizgileri takip edercesine, tek hamlede ölüyü parçalara ayırdı.

Sağ omuzdan başlayıp çapraz bir şekilde sol bele kadar inen bir darbeyle Shiki'nin tırnakları cesede saplandı.

Bu hamleyle kendi parmak kemikleri parçalanmıştı ama ölünün aldığı hasar bunun katbekat üzerindeydi.

Ölü, sanki onu kontrol eden ipler kopmuş gibi yığılıp kaldı.

Yine de tek kolunda hâlâ bir bağ kalmış olacak ki, yerlerde sürünerek Shiki'nin bacağını yakaladı.

Shiki, hiç tereddüt etmeden o kolun üzerine basıp ezdi.

— Bir ölüm yığını olarak karşıma dikilme sakın.

Dedi ve Shiki sessizce güldü.

Hayattaydı. Şimdiye kadarki ruh hali koca bir yalanmış gibi, bu kadar net bir şekilde hayatta olduğunu hissedebilmek inanılmazdı.

— Shiki!

Büyücü bağırarak Shiki'ye doğru bir şey fırlattı.

Bu, gümüş renkli, hiçbir süsü püsü olmayan bir bıçaktı.

Shiki yere saplanan bıçağı çekip çıkardı ve hâlâ bir peygamber devesi gibi kıvranan ölüye tepeden baktı.

Ardından, bıçağı cesedin boğazına sapladı.

Ölü bir anda durdu. Ancak...

— Aptal, yapacaksan asıl gövdeye sapla!

Büyücünün fırçasından daha hızlı bir şekilde, o tuhaflık baş gösterdi.

Shiki cesedi bıçakladığı anda, cesetten duman gibi bir sis fırladı.

Sis, can havliyle kaçacak bir yer ararcasına Shiki'nin bedenine süzülüp gözden kayboldu.

— ...

Shiki'nin dizlerinin bağı çözüldü, yere çöktü.

Şimdiye kadar Shiki'nin bilinci yerinde olduğu için ona musallat olamayan bu varlıklar, Shiki'nin birini öldürme heyecanıyla kendinden geçtiği o anı kollayıp içine sızmışlardı.

— Son hamlede hata yaptık, sersem.

Büyücü yanına koştu.

Fakat Shiki'nin bedeni tek eliyle onu durdurdu.

Yaklaşma dercesine yaptığı bu işaretle büyücü duraksadı.

Shiki, bıçağı iki eliyle kavradı ve ucunu kendi göğsüne doğrulttu.

O boş bakan gözleri, güçlü bir iradeyi yeniden kazanmıştı.

Sıkıca kapalı dudakları, dişlerini gıcırdatarak kenetlendi.

Bıçağın ucu göğsüne temas etti.

Ne iradesi ne de bedeni o hortlaklar tarafından ele geçirilmişti.

— Sizi kaçırmayacağım.

Bu fısıltı bir başkasına değil, doğrudan kendisineydi.

Shiki, kendi içinde kıpırdayan şeylerin ölümünü net bir şekilde görüyordu.

Sapladığı şey Ryougi Shiki'nin bedeniydi.

Ancak bu, sadece var olmayı bile beceremeyen o kaba saba şeyleri öldürmekten ibaretti. Kendisinin asla zarar görmeyeceğinden emindi.

Ve tüm gücüyle bastırdı.

— Ben, zayıf olan beni öldüreceğim.

— Sizin gibilere... Ryougi Shiki'yi yar etmem.

Bıçak pürüzsüzce göğsüne girdi.

Gümüş bıçak çekildiğinde kan akmadı. Hissettiği tek şey, göğsüne saplanan o keskin ağrıydı.

Shiki, bıçağı havada savurdu. Sanki namluya bulaşan o kirli ruhu silkeliyormuş gibi.

— Sen, demiştin ya... Bana bu gözleri nasıl kullanacağımı öğreteceğini.

Konuşma tarzı yerine oturmaya başlıyordu.

Büyücü bu durumdan memnun bir şekilde başını salladı.

— Bazı şartlarım var tabii. Sana Doğrudan Ölüm'ün kullanımını öğreteceğim. Karşılığında benim işlerime yardım edeceksin. Tanıdıklarımı kaybettim, tam da böyle becerikli bir elemana ihtiyacım vardı.

Shiki büyücüye dönüp bakmadan, "Anladım," dedi sakince.

— Peki, bununla insan öldürülebilir mi?

Büyücüyü bile ürperten bir fısıltıydı bu.

— Evet, şüphesiz.

— O zaman kabul. Beni istediğin gibi kullan. Zaten bundan başka bir amacım yok.

Hüzünlü bir haldeki Shiki, yavaşça yere yığıldı. Belki yorgunluktan, belki de kendi göğsünü deşmek gibi vahşi bir işe kalkıştığı için.

Büyücü onu kucağına aldı ve kapalı gözlerine, uyuyan yüzüne baktı. Uyku demek çok hafifti; bir ölününki kadar donmuş bir yüz.

Büyücü uzun süre ona bakmaya devam etti.

Sonunda dudaklarından şu sözler döküldü:

— Amacın yok, öyle mi? Bu trajik bir durum ama hâlâ yanlış düşünüyorsun.

Shiki'nin huzurlu haline bakarken, büyücü neredeyse nefret edercesine konuştu:

— Boş bir mağara olman, içine her şeyi doldurabileceğin anlamına gelir. Seni şanslı küçük şey... Bundan daha büyük bir gelecek nerede olabilir ki?

Bunu söyledikten sonra dilini şaklattı.

İçten gelen sözler sarf ettiği için kendi toyluğuna kızmıştı.

...Gerçekten de. Böyle hisleri unutalı çok uzun zaman olmuştu oysa.

Boşluğun Mağarası

Rüyaya daldığımda, bilincimin derinliklerine gömüldüğüm o anın devamını düşünüyorum.

Yok olup giden "Ori". Diğer benliğim.

Neyin karşılığında yok oldu?

Neyi korumak için silindi gitti?

Ryougi Shiki'nin hatıralarında geriye gidince, bunu anladım.

Muhtemelen... Ori kendi rüyasını korudu.

Mutlu yaşama rüyasını.

O rüya, o sınıf arkadaşı mıydı?

Yoksa bir erkek olarak dönüşmek istediği o kişi, o çocuk muydu?

Bunu artık bilmem imkânsız.

Ama Ori, onu ve Shiki'yi kaybetmemek için yok olup gitti.

— Bana böylesine derin bir yalnızlık bırakarak.

Sabah güneşi içeri sızıyor.

Görme yetisini tekrar kazanan gözlerim, o sıcaklığın etkisiyle uykudan uyandı.

Yatağımda uyuyordum. Dün geceki o olayı o büyücü bir şekilde kılıfına uydurmuş olmalıydı.

Hayır, bunlar teferruat. Şimdi bunlardan ziyade, sadece onu düşünmeliyim.

Yattığım yerde, boynumu bile oynatmadan sabahın havasını içime çektim.

Işıkla uyanmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu.

Zayıf ama güçlü. Sadece bu parlak güneş ışığıyla, kalbimdeki karanlık boyanıp siliniyor.

Şu an ellerimde tuttuğum bu emanet yaşamla ve...

Artık geri dönmeyecek olan o diğer "ben", eriyip karışarak ışığın içinde kayboluyor.

Ryougi Shiki'nin varlığı ve onun kurduğu düşler silinip gidiyor.

Eğer ağlayabiliyor olsaydım, onun için gözyaşları dökmek isterdim.

Ancak gözlerim kupkuru. Ağlamanın sadece bir kerelik olacağına karar vermiştim ve zaten bu mesele için gözyaşı dökmek yanlış olurdu.

Artık geri dönmeyecek bir şey olduğu için, bir daha asla pişmanlık duymayacağım.

Tıpkı sabah güneşiyle aydınlanıp solan bu karanlık gibi.

Çünkü o olsaydı, sadece sade ve vakur bir şekilde yok olmayı dilerdi.

"Günaydın, Shiki."

Yanı başımdan bir ses geldi.

Sadece boynumu yana doğru çevirdim.

Orada duran, çok uzun zaman öncesinden tanıdığım o arkadaştı.

Siyah çerçeveli gözlükleri de, şekil verilmemiş siyah saçları da gerçekten hiç değişmemiş.

"Beni... tanıyabildin mi?"

Sesi hafifçe titriyordu.

...Ah, biliyordum. Senin bunca zaman Shiki'yi beklediğini.

Sadece senin, her zaman beni koruduğunu.

"Kokutou Mikiya. Fransız bir şair gibisin."

Mırıldandığım sözler üzerine yüzünde geniş bir gülümseme yayıldı.

Sanki bir gün aradan sonra okulda karşılaşmışız gibi, sıradan ve doğal bir gülüştü bu.

Bu gülüşün ardında ne kadar büyük bir çabanın gizli olduğunu anlayamıyorum.

Sadece... onun da o sözü hatırladığını biliyorum.

"Bugünün güneşli olması ne iyi oldu. Taburcu olmak için harika bir gün."

Gözlerinde biriken yaşlara rağmen, elinden geldiğince doğal bir tavırla söyledi bunu.

İçi boşalmış, bir kovuktan farksız olan benim için bu her şeyden daha sıcaktı.

Bu arkadaş, ağlayan bir yüz yerine gülümsemeyi seçti.

Shiki ise dışlanmış bir yalnızlık yerine, tek başına olmanın huzurunu kabul etmeyi seçti.

—Ben ise henüz ikisini de seçebilmiş değilim.

"...Evet. Demek yok olmayan şeyler de varmış."

Yumuşak güneş ışığıyla bütünleşecekmiş gibi duran gülümsemesini dalgınca seyrettim.

Bıkana kadar.

—Böyle bir şeyin göğsümdeki o deliği kapatmayacağını bilsem de, şu an bundan başka bir şey yapmak gelmiyor içimden.

...Onun o yumuşak gülümsemesi.

Çünkü bu, hafızamdakiyle tıpatıp aynı olan o gülümsemeydi.

Boş Kovanın Hikayesi / Son

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.