Hatırladığım tek şey, uçsuz bucaksız bir yangın yeri.
Yürüdükçe bitmek bilmeyen ceset yığınları.
Nehir kıyısına serilen çakıllar taş değil, kemik parçalarıydı. Rüzgarın taşıdığı ölüm kokusu, sanki üç bin dünyayı doldurmak istercesine hiç tükenmiyordu.
Savaş çağıydı.
Henüz silah denilebilecek araçların olmadığı, insanların birbirini çıplak elleriyle boğazladığı, yarını olmayan bir bugünü yaşayanların zamanı.
Nereye gitsen savaş vardı ve insanların cesetleri istisnasız, vahşice bir kenara atılıyordu.
Zayıf köylülerin, güçlü topluluklar tarafından katledilmesi sıradan bir olaydı.
Kimin kimi öldürdüğü mesele değildi. Zaten savaş meydanında iyilik ya da kötülük aranmazdı. Tek gerçek kaç kişinin öldüğü ve kaç kişinin kurtarılamadığıydı.
Nerede bir savaş çıksa oraya gittim.
Nerede bir isyan kopsa o köye ayak bastım.
Bazen yetiştim, bazen geç kaldım.
Her iki durumda da sonuç değişmiyordu. Hazırlanan son, sadece ölülerden oluşan bir dağdı.
İnsanlar, elden bir şey gelmeksizin ölen varlıklardı.
Lanetler okuyarak ölen adamlar vardı.
Açlıktan kıvranırken gülümseyerek can veren çocuklar vardı.
Sadece evladının yarını için dua edip ağlayarak ölen kadınlar vardı.
Ölüm, mantık dışı bir şekilde saldırıyordu.
Biriktirilen iyiliklerin de, yaşanmış bir ömrün de onun karşısında hiçbir hükmü yoktu.
Sadece elden bir şey gelmeksizin, direnebildiği kadar direnip sefilce ölmekti insan hayatı.
Yine de onları kurtarmak için tüm ülkeyi arşınladım.
Gördüğüm tek şey, sonu gelmeyen bir yangın yeriydi.
Onlar kurtarılamazdı. İnsanlık kurtuluşa eremezdi. Dinler aracılığıyla insanın kurtuluşu imkansızdı.
Çünkü.
İnsan kurtarılacak bir şey değil, sonlandırılacak bir şeydi.
Dehşet, başka bir dehşetle örtülüyor; dünkü feryatlar, bugünün daha koyu feryatları içinde silinip gidiyordu. Tekrarlanan o muazzam ölüm sayıları karşısında, kendi acizliğimi anladım.
'İnsan, hiç kimseyi kurtaramaz.'
Kurtaramıyorsam bile, hiç değilse bu ölümleri açıkça kaydedeyim.
Şimdiye kadarki hayatını ve sonrasında seni beklemesi gereken o muhtemel ömrünü bende saklı tutayım.
O acını, bende yaşatmaya devam edeyim.
Yaşamın kanıtı ne kadar mutlu olduğun değildir.
Yaşamın anlamı, ne kadar acı çektiğindir çünkü.
Ve böylece.
Ölümün koleksiyonu başladı.
Buhar sesleri ve fokurdayan su kabarcıkları arasında uyandı.
Işıksız karanlığın içinde, lüks dairenin sakinleri tarafından etrafı sarılmış halde Araya Souren sessizce ayağa kalktı. Görünüşe bakılırsa biraz rüya görmüştü.
"Benim gibi birinin rüya görmesi ha... Başkalarının pişmanlıklarına şahit olduğum çok olmuştur ama kendi pişmanlığımla yüzleşmek ilk kez başıma geliyor."
Büyücü kendi kendine konuşmaya başladı.
Hayır, yalnız değildi. Yanı başında kuş kafesi büyüklüğünde cam bir kap duruyordu. Bu büyük cam kabın içinde bir sıvı ve bir insan kafası vardı.
Sadece kafadan ibaret olan o şey, uyurcasına gözlerini yummuş, sıvının içinde süzülüyordu.
Söylemeye gerek bile yoktu; bu, Aozaki Touko'nun kafasıydı.
Buharın çıkardığı o tiz ses odayı dolduruyordu.
Sadece odanın merkezine yerleştirilmiş demir levha aydınlıktı. Kıpkırmızı kor haline gelmiş demirin ışığı, büyücünün laboratuvarını aydınlatan tek kaynaktı.
Büyücü sadece zamanın gelmesini bekliyordu.
Ryougi Shiki ve Aozaki Touko. Her ikisi yüzünden şimdiye dek kullandığı beden tamamen yok edilmişti.
Şu an hareket eden bu bedeni ise sadece yedek olarak hazırlamıştı. Alışması zaman alacaktı. Nasıl olsa yakında Ryougi Shiki'nin bedenine geçecek olsa da, o zamana kadar iyi çalışmayan bir vücut yüzünden işleri berbat ederse geri dönüşü olmazdı.
Araya sadece bekliyordu. Artık onu tehdit edebilecek hiçbir şey mevcut değildi.
"Araya!"
Aniden bir başka büyücü belirdi.
Kırmızı paltolu büyücü, olup biteni hazmedememişçesine Araya'nın üzerine yürüdü.
"Neden bu kadar rahatsın? Yapılacak işler duruyor, derhal harekete geçmemiz gerekmiyor mu!"
"Mesele kapandı. Aozaki'nin atölyesine dokunmana gerek yok. Enjou Tomoe de aynı şekilde. Onu kendi haline bıraksan bile hiçbir şey yapamaz. Bunu en iyi senin biliyor olman gerekir."
"Hmm... Haklısın, o zaten sınırına gelmiştir ama... Güzel, dışarıdaki işlerin sorun olmayacağını kabul ediyorum. Peki ya Ryougi Shiki ne olacak? O şu an sadece bilincini kaybetmiş durumda değil mi? Uyandığı an buradan kaçmaya çalışacağı ortada. Ben daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum. Kaçmaya çalışan bir kızı durdurmakla, hele ki onu sürekli gözlemekle uğraşmayı aklımdan bile geçiremem."
"O konuda da endişelenmene lüzum yok. Onu dairelerden birine hapsetmedim. Bu dünya ile öteki dünyayı birbirine bağlayan sonsuz bir boşluğun içine attım. Bu çarpık dünyayı yaratmamdaki asıl amaç, kapalı bir döngü oluşturmaktı. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, darbe ne kadar şiddetli olursa olsun o sonsuz karanlıktan çıkış yoktur. Ryougi Shiki bir gün uyanacak olsa bile yapabileceği hiçbir şey olmayacak. Gözlem gereksiz. Zaten o yaralarla ayağa kalkması bile imkansız. Uyansa dahi vücudu istediği gibi hareket etmeyecektir."
Hiç değişmeyen o kederli yüz ifadesiyle konuşan Araya'ya karşı, kırmızı büyücü memnuniyetsizce sustu.
"İyi, öyle olsun. Zaten Ryougi Shiki ile ilgilenmiyorum. Senin teklifini kabul etmemin başka bir sebebi vardı."
Bunu söyleyen kırmızı büyücü, bakışlarını masanın üzerinde duran, Touko'nun kafasının bulunduğu cam kavanoza çevirdi.
"Anlaşmamız böyle değildi Araya. Bana Aozaki'yi öldürme izni vereceğini söylemiştin. Yalan mıydı?"
"Fırsatı sana verdim. Ama sen başarısız oldun. Aozaki'nin işini benim bitirmiş olmam kaçınılmazdı."
"İşini bitirmek mi? Güldürme beni. Bu kadın hala yaşıyor. Senin gibi birinin birini hayatta bırakması... Fazla yumuşamışsın, öyle değil mi?"
Kırmızı büyücünün bu sorusu üzerine Araya, "Hmm," diyerek düşüncelere daldı.
Gerçekten de, şu anki Aozaki Touko tamamen ölmüş sayılmazdı. Beyin fonksiyonları hala çalışıyordu. Sadece konuşamıyor ve düşünemiyordu. Eğer bu yaşamak sayılırsa, evet, yaşıyordu.
"İşini yarım bırakma Araya. Aozaki, 'Hasarlı Kırmızı' denilecek kadar kurnaz bir tilkidir. Sadece bir kafa olarak kalsa bile, en ufak bir açıkta kontratak yapacaktır. Onu kesin olarak öldürmen gerekir."
"Aptal. Ağzına almaman gereken bir şeyi telaffuz ettin, Cornelius."
"Ne?"
Kırmızı büyücü duraksadı. Araya onu görmezden gelerek cam kavanoza uzandı.
"Al bunu. Bu artık senindir. Ona nasıl davranacağın beni ilgilendirmez."
Araya, Touko'nun kafasını hiç zorluk çıkarmadan kırmızı büyücüye devretti.
Kafes büyüklüğündeki kavanozu iki eliyle kavrayan kırmızı büyücü önce bir şaşırır gibi oldu, sonra yüzünde sinsi ve ürkütücü bir sırıtış belirdi.
"Tamam, teslim aldım. Bu artık benim malım. Ona istediğimi yapabilirim değil mi, Araya?"
"Dilediğini yap. Zaten kaderin çoktan çizildi."
Araya'nın bu sessiz ama ağır sözleri kırmızı büyücüye ulaşmadı bile.
Keyifle gülüşünü bastırarak, tatmin olmuş adımlarla odadan ayrıldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.