Kızıl güneş ışınları spiral kuleyi yukarıdan aşağıya aydınlatıyordu.
Gün batımına ramak kalmış turuncu bir dünyanın ortasında, Aozaki Touko lüks dairenin arazisine adımını attı.
Kertenkele derisinden yapılmış ve kahverengiye boyanmış gibi duran deri uzun paltosu, ince vücuduna pek yakışmıyordu. Palto bir kıyafetten ziyade bir zırh havası taşıyordu.
Binaya bir kez başını kaldırıp baktıktan sonra elinde turuncu çantasıyla yürümeye başladı.
Yeşil çimlerle kaplı bahçeyi geçip binanın içine girdi.
Cam kaplı lobi, beklendiği üzere batan güneşin kızıllığına boyanmıştı. Yerler, duvarlar ve üst katlara çıkan asansörün bulunduğu sütunlar; her şey sanki güneşin içindeymişçesine kırmızıydı.
Kısa bir tereddüdün ardından rotasını aniden değiştirdi.
Asansöre binmek yerine lobinin doğu tarafına doğru ilerledi. İki bloğa ayrılmış olan bu lüks dairenin doğu ve batı kısımları için ayrı lobileri vardı.
O, bunlardan birine, Doğu Bloku'nun birinci katındaki lobiye yöneldi.
Lobi, dikdörtgen şeklinde geniş bir alandı.
İkinci kata kadar uzanan yüksek tavanlı bir büyük salon olduğu söylenebilirdi. Binanın içine girildiği için burada gün batımının turuncu renginden eser yoktu. Sadece lambaların sarı ışığı mermer zemini aydınlatıyordu.
— Şaşırttın beni. Amma da acelecisin.
Bir erkeğe göre oldukça tiz bir ses lobide yankılandı.
Touko cevap vermedi, sessizce bakışlarını yukarı kaldırdı. İkinci kata uzanan hafif eğimli merdivenlerin ortasında, kırmızı paltolu bir adam duruyordu.
— Ama bu sevindirici bir durum. Benim Gehenna'ma hoş geldin. Seni selamlıyorum, en üst rütbeli kukla ustası.
Büyücü Cornelius Alba keyifle güldü ve tiyatral, abartılı bir selam verdi.
— Cehennem mi?
— Aynen öyle. Burası Hinnom Vadisi'ndeki ateş sunağının bir yeniden yapımıdır. İnsanları yakan, öldüren, onlara acı çektirip negatif düşünceleri toplayan bir erime ocağı. Maalesef tapınağın efendisi Moloh şu an burada değil ama yine de epey görkemli, değil mi? Bu denli bir izole alan, dış dünyanın fiziksel kanunlarından tamamen kopuktur. Yolu açmak için hazırlıklar çoktan tamamlandı, Aozaki.
Kızıl büyücü, altındaki Touko'ya dik dik bakarak gururla konuşuyordu.
Neşeli gencin aksine Touko, duygularını tamamen bastırarak karşılık verdi.
— Agrippa'nın doğrudan soyundan gelen birinin Yahudi mistisizmine bu kadar merak sarması ne ironik. Bu yüzden buranın asıl mahiyetini fark edemiyorsun. Cehennem mi? Öyle bir şey dünyanın dört bir yanında şu an bile mevcut. İnsan aklının sınırlarını aşan katliamlar görmek istiyorsan savaş alanına git. Mantıksız ölümler görmek istiyorsan açlık çeken ülkelere git. Bu gördüğün şey cehennem falan değil. Burası sadece bir Araf.
Bunu dedikten sonra çantasını yere bıraktı.
Tok bir ses duyuldu.
— Küçük günahlar işlediği için ne cehenneme ne de cennete gidemeyip sonsuza dek acı çeken ruhların mekanı. Buranın gerçek kimliği bu. Bir amaç uğruna acı çektirilmiyor. Sadece acı çektirmenin kendisinin amaç olduğu kapalı bir döngü. Böyle bir şeyin hiçbir büyüsel etkisi yoktur. En azından dışarıdan gelen senin gibi biri için.
Bu iğneleyici sözler karşısında kızıl büyücünün yüzü anlık bir seğirmeyle gerildi.
Touko gözlerini merdivende duran gence değil de sanki binanın kendisine bakıyormuş gibi kıstı.
— Taiji diyagramının somutlaştırılması senin fikrin olamaz. Uzatma da Araya'yı çıkar karşıma. Senin çapın buna yetmez, ayrıca bundan sonra olacaklardan bir çıkarın da olmayacak. Amacın her neyse bilmiyorum ama burada senin aradığın türden basit bir değer yok. Sana daha önceki uyarının karşılığı olarak sadece bunu söyleyeceğim.
Touko "Hadi bakalım" dercesine etrafına bakındı. Karşısında duran kızıl büyücüye hiç aldırış etmeden, orada olmayan birini arıyordu.
Büyücü ise ona bakmaya devam ediyordu.
Neredeyse ağlayacakmış gibi duran, ölümcül bir nefretle dolu gözlerle.
— Sen hep böylesin, diye mırıldandı.
Sözler engel olamadığı bir sızıntı gibi döküldü ağzından.
— Evet, hep böyleydin. Beni hep böyle küçümsersin. Rün büyülerini bile senden önce ben seçmiştim. Kukla ustası onuru da sadece bendeydi. Buna rağmen o tavırlarınla o düşük zekalıları ayarttın. Bana aşağılık biriymişim gibi davranman, hepsinin benim senden yetersiz olduğumu sanmasına sebep oldu. Biraz düşünsen anlarsın! Ben Sponheim'ın müstakbel müdürüyüm! Büyü yolunda kırk yılı aşkın süredir emek veriyorum. Nasıl olur da ben, yirmi yaşındaki bir veledin altında konumlandırılırım...!
Mırıldanma bir anda öfke patlamasına dönüşerek lobiyi doldurdu.
Az önceki dostane tavrını bir kenara bırakıp lanetler yağdıran adama Touko, ilgisizce bir bakış attı.
— Bilimde yaşın önemi yoktur. Genç görünmeye çalışman güzel ama Cornelius, sen sadece dış görünüşüne odaklandığın için için boş kalıyor.
Bu soğukkanlı cümle, olabilecek en kışkırtıcı hakaretti.
Elli yaşını aşmış olmasına rağmen genç görünen adamın yakışıklı yüzü nefretle çarpıldı.
— Henüz amacımı söylememiştim, değil mi?
Kızıl büyücü kendini zorlayarak ses tonunu tekrar düzeltti.
— Ben Araya'nın deneyiyle falan ilgilenmiyorum. Doğrusunu istersen Köken Girdabı da umrumda değil. Var olup olmadığı bile belli olmayan bir şeyin peşinden koşmak saçmalık. Tanrı'nın katına dokunmak istiyorsan Gnostisizm'e yönelirsin. Bu kadar geriye gitmeye gerek yok.
Bir adım geri çekildi. İkinci kata çıkmak istercesine yavaş yavaş yükseliyordu.
— Sana Ryougi Shiki hakkında bilgi vermem tamamen benim kararımdı. Araya, Ryougi Shiki'yi yakalamaya çalışırken canından oldu. Birbirlerini bitirdiler. Dolayısıyla bu bariyer artık benim. Ama onun deneyini devralmaya niyetim yok.
— Tabii ki öyle... Anlasana Aozaki? Seni öldürebileceğim söylendiği için bu kuş uçmaz kervan geçmez yere kadar geldim!
Gırtlağını parçalayacak kadar tiz bir kahkaha atarak büyücü merdivenlerden yukarı fırladı.
Touko, büyücünün ikinci kata çıkışını sadece sessizce izlemekle yetindi.
Çünkü birinci katın lobisi, çoktan büyücünün kötü niyetinin somutlaşmış halleriyle dolup taşmıştı.
O an Touko, bugüne kadarki her şeyden daha fazla aşağılama ve nefret içeren bir tonla konuştu:
— Balçık mı bunlar?
Aozaki Touko, etrafını saran o garip yaratıkları tek kelimeyle tanımladı.
Ancak lobinin dış duvarlarından sızan bu şeyler o kadar da basit değildi. Duvarlardan damla damla dökülen krem rengi yapışkan sıvı, hızla bir şekle bürünüyordu.
Bazıları insan, bazıları ise hayvan formundaydı.
Yüzeyleri sanki yanmış ve erimiş gibi dursa da sürekli şekil değiştiren bu varlıkların dış görünüşü inanılmaz derecede gerçekçiydi. Sanki gerçek bir insan ya da hayvan sonsuza dek çürümeye mahkum edilmiş gibi; hem iğrenç bir acizliği hem de kusursuz bir işçiliği barındırıyorlardı.
— Böyle bir ortamda sadece bu kadarını mı somutlaştırabildin? Alba, büyücülüğü bırakıp film yönetmeni olmalısın. Bu sayede yaratık bütçesinden tasarruf edersin. Gerçi sadece ucuz korku filmleri çekebilirsin ama neyse, bu iş senin için müdürlükten çok daha uygun.
Lobiyi dolduracak kadar çok yaratığın arasında kalmışken Touko bunları mırıldandı.
Durum gerçekten de bir korku filmini andırıyordu. Tek fark, bu yaratıklara ne haçların ne de tüfeklerin işleyecek olmasıydı.
Etrafında sadece bir metrelik bir boşluk kalana dek o balçık benzeri şeylerle kuşatılmış olmasına rağmen, kaşını bile kıpırdatmadan elini göğüs cebine attı.
— Çık...
Dilini damağına vurdu. Sigarasını Mikiya'ya bıraktığını o an hatırlayan Touko, hafif bir pişmanlık hissetti. 'En azından yerli malı bir şeyler alsaydım,' diye içinden söylendi. Bu kadar sıkıcı bir gösteriyle karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Bir sigara bile içemeyecekse bu duruma katlanmanın yolu yoktu.
— Yok, yönetmen de kabahatli. Sahneleme berbat. Günümüz izleyicisi bu kadarıyla yetinmez. Elden bir şey gelmez, sana bir örnek göstereyim Alba. Madem işin içine doğaüstü gizemleri katıyorsun, en azından bu Seviyeyi korumalısın.
Ayağının dibindeki çantaya ayakkabısının ucuyla sertçe vurdu.
— Çık dışarı.
Reddetmeyi imkansız kılan, otorite dolu bir emir.
Bu komutla eş zamanlı olarak çanta açıldı. Pat diye açılan çantanın içi bomboştu.
Aynı anda, siyah bir şey Aozaki Touko adlı Büyücü'nün etrafında dönmeye başladı.
Fiziksel bir bedene bürünmüş bir tayfun gibi. Touko'yu tayfunun gözü yaparak, büyük bir hızla fırıl fırıl dönüyordu.
Bu, çılgınca bir tempoydu.
Birkaç saniye bile geçmeden lobi tamamen boşaldı. Az önce lobiden taşmak üzere olan o şeyler, ne gölge ne de iz bırakmıştı. Geriye sadece Aozaki Touko, kapanmış olan çantası ve önünde oturan kedi kalmıştı.
— Ne...
Alba, bu manzarayı sanki bir rüyadaymışçasına izliyordu.
Kedi, Touko’dan daha büyüktü. Bedeni kapkaraydı ve bir derinliği yoktu. Gölgelerden oluşmuş, iki boyutlu siyah bir kedi. Hayır, bunun bir kedi olup olmadığı bile şüpheliydi. Kediyi andıran bir silüetin kafa kısmında, Mısır hiyerogliflerini andıran gözler vardı.
— O da ne öyle?
İkinci kattan aşağıya, o kediye baktı.
Kedinin resmedilmiş gibi duran gözleriyle bakışları çakıştı. O an kedi, ağzının olması gereken yeri yok ederek sırıttı; bu onun gülümseme biçimiydi.
Alba, bir kabus görüp görmediğini anlamak isterces bir an nefesini tuttu.
Touko hiçbir şey söylemiyordu.
Bir yerlerden sadece "cızzz" diye bir ses geliyordu.
— Konuştuğumuzdan farklı bu! Tanıdığın kız kardeşine yenildiğini söylemiştin, yalan mıydı yani?!
Sessizliğe daha fazla dayanamayan Alba bağırdı.
Touko sadece "Kim bilir," diye cevap verdi ve gözlerini siyah kediye çevirdi.
— Sana tatsız bir şeyler yedirdim. Ama bir dahaki sefere daha iyisi var. Böyle eter yığınları değil, gerçek insan eti. Ruhsal birikimi de oldukça fazla. Okul arkadaşım diye çekinmene gerek yok. Seni her zaman eğitmedim mi? Düşmanlar, parçalanıp yenmek içindir.
O anda siyah kedi harekete geçti.
Mermer zeminde kayar gibi ilerleyerek merdivenlere doğru koştu.
Gerçi kedinin ayakları hareket etmiyordu. Oturan silüeti bozulmadan, sadece gözlerini hareket ettirerek kırmızı paltolu adama doğru hızla ilerliyordu. Touko'nun bulunduğu birinci kat lobisinden, Alba'nın olduğu ikinci kat sahanlığına varması on saniye bile sürmezdi.
Ancak Alba da buna izin verecek kadar sıradan biri değildi.
O, bir Büyücüydü.
— Go away the shadow. It is impossible to touch the things which are not visible. Forget the darkness. It is impossible to see the things which are not touched. (Gölge yok ol. Görünmez olanın dokunulmazlığıyla. Karanlıksa, unut gitsin. Dokunulmaz olanın sağduyusuyla geri dön.)
The question is prohibited. The answer is simple. (Sorgulamak yasak. Cevabım ise apaçık!)
I have the flame in the left hand. And I have everything in the right hand. (Bu elimde ışık. Bu elimin her şey olduğunu bil.)
Sakin ama sınırları zorlayan bir hızla Büyü Sözleri'ni mırıldandı Alba.
Büyü dünyasında Büyü Sözleri, kişinin kendisine uyguladığı bir tür telkinden başka bir şey değildir.
Rüzgar çıkaran bir büyü olduğunu varsayalım. Bu, tıpkı bir silah gibi performansı önceden belirlenmiş bir güçtür. Hangi büyücü kullanırsa kullansın etkisi değişmez. Değişen tek şey, Büyü Sözleri'dir.
Bu sözler, vücuda kazınmış olan büyüyü açığa çıkarmak içindir ve içeriği büyücünün karakterini yansıtır. Gerekli anlamı ve belirlenmiş anahtar kelimeleri barındırdığı sürece, sözlerin geri kalanı büyücünün zevkine kalmıştır.
Gösterişli, tiyatral ve narsist bir büyücünün sözleri uzun olur. Ancak anlam yükü arttıkça gücün de arttığı bir gerçektir. Kendine ne kadar güçlü bir telkin uygularsan, içinden çekip çıkaracağın Yetenek de o denli gelişir.
Bu açıdan bakıldığında Alba'nın sözleri mükemmeldi. Gereksiz uzunluktan kaçınmış, asgari kafiyeyi tutturmuş ve ruhunu galeyana getirecek kelimeleri seçmişti; telaffuzu iki saniye bile sürmüyordu.
Touko bu duruma şaşırarak bir "Höh," dedi.
Alba denen bu genç eskiden gereksiz uzun ve hantal sözleri severdi ancak son birkaç yılda kesinlikle gelişmişti. Büyü Sözleri'nin yapısı, hızı ve madde dünyasına etki eden devreleri kurma biçimi şaşırtıcı derecede ustacaydı.
Eğer yaptığı şey sadece saf yıkım büyüsüyse, kesinlikle birinci sınıf bir işti.
— I am the order. Therefore, (Varlığımı sürdüren evrenin kanunudur. Her şeyin önünde, sen.)
you will be defeated securely! (Burada, yenilgin kaçınılmazdır...!)
Alba bir kolunu ileri uzattı.
Siyah kedi merdivenin ilk basamağına ulaştığı an, atmosfer hafifçe titredi ve merdivenler alev aldı.
Yerden yükselen bir serap gibi, mavi alev denizi merdivenleri kapladı.
Sadece birkaç saniye içinde alevler merdivenin kendisinden fışkırdı, ikinci katın boşluğunu delip geçerek tavana doğru yükseldi.
Sanki volkanik bir arazideki gayzer gibiydi. Lobideki oksijeni emip bitiren o ateş denizi, siyah kediyi bu dünyadan silip attı. Bu doğaldı. Bin dereceyi rahatlıkla aşan büyü alevleri, her türlü canlıyı tereyağı gibi katı halden doğrudan gaz haline getirirdi. Sıvılaşma aşamasına vakit bile kalmamıştı.
Ancak Alba gördü.
Alevler söndükten sonra, hiçbir şey olmamış gibi tekrar beliren o garip siyah kediyi.
— İmkansız...
Mavi gözlerini merdivenlere dikti.
Siyah kedi, incelmiş olan gölge bedenini üzgün bir tavırla yaladıktan sonra, gözlerini faltaşı gibi açarak kırmızı giyimli büyücüye baktı.
Siyah ucubelik koşusuna devam etti.
Alba'nın kedinin kimliğini analiz edecek vakti bile yoktu.
— Repeat...! (Tekrarla...!)
Keskin bir çığlık gibi büyü sözlerini yineledi Alba.
Merdivenler tekrar alevlere boğuldu. Fakat kedi bu sefer durmadı. Sanki bu ateşe artık alışmış gibi, doğrudan büyücüye doğru süzüldü.
— Repeat!
Alev denizi bir kez daha püskürdü ve söndü.
Kedi çoktan merdivenleri tırmanmak üzereydi.
— Repeat!
Dördüncü alev de boşa gitmişti.
Kara kedi ikinci kata ulaştığında, Alba’ya yaklaşıp ağzını açtı. Bir insan boyundaki kedinin gövdesi, ayak ucundan itibaren "bakun" diye ikiye ayrıldı. Tepe noktasını menteşe gibi kullanan, açılan bir hazine sandığına benziyordu.
Kalınlığı olmayan, aslında iki boyutlu bir düzlemden ibaret olması gereken kedinin içinde, az önce yuttuğu ucube varlıkların kalıntıları balçık gibi yapışıp kalmıştı.
Alba sonunda durumu idrak etti. Bunun sadece kedi şekline bürünmüş, devasa bir ağızdan ibaret olan bir canlı olduğunu anladı.
— Repeat!
Gözünün ucundaki ölümün getirdiği korku, ona son büyü sözlerini tekrar ettirdi.
Fakat o daha bitiremeden, köpekbalığı çenesini andıran kedi gövdesi büyücüyü kıskıvrak yakaladı. Kırmızı paltosunun üzerinden bütün halde ağza tıkılan Alba, bilincini kaybetti.
— Ohgen.
Aniden, kısa bir mısra duyuldu.
Alba’nın gövdesini çaprazlamasına ısırmış olan kedi hareketini kesti.
Olan biteni bir kenardan izleyen Touko bile bu sese tepki verdi.
Alba’nın arkasında bir adam duruyordu.
Sürekli bir ızdırap içindeymiş gibi sert ve keskin hatlı bir yüze sahip olan bu adam, siyah bir pelerin giymişti.
Sanki en başından beri oradaymış gibi, ortaya çıktığına dair en ufak bir iz bile yoktu.
Siyahlı adam Alba’yı tek eliyle kavradığı gibi, hiç zorlanmadan kedinin ağzından çekip aldı ve yere fırlattı. Kedi ise, adamın yanında taşıdığı üçlü bariyerden birine temas ettiği için kımıldayamıyordu.
Adam, aşağıdaki kadına döndü. Sadece bu hareketle bile lobideki hava bir anda değişti.
Havanın donması dedikleri şey tam olarak buydu.
Az önceki gevşek atmosfer silinip gitti. Sanki bu lüks daire, gerçek sahibini karşılamışçasına gerilmişti.
— Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Aozaki.
— Evet. İkimiz de birbirimizi pek görmek istemezdik ama.
Birinci kat ve ikinci kat... Gök ve yer olarak ikiye ayrılmış bir halde Touko, Araya Souren denilen bu asıl suçluyla karşı karşıya geldi.
— Görünüşe göre Alba haddini aşan bir işe kalkışmış. Aslında senin haberin olmadan bu işi bitirmeyi planlıyordum ama elden bir şey gelmez. Tek başıma altmış dört kişilik beden hazırlayamazdım. Senin bu şehirde bulunman bir tesadüf olabilir ama aynı zamanda bir zorunluluktu.
— Hangimiz diğerini çekti bilmiyorum ama muhtemelen öyledir. Tesadüf, gizem dünyasının argo terimidir. Bilinmeyen kanunları gizlemek için tesadüf kelimesi yardıma çağrılır.
Touko cevap verirken duvar kenarına doğru geri çekildi.
Bu rakip Alba ile aynı klasmanda değildi. Yetenek olarak denk olsalar bile, bu bina içerisinde Araya Souren herkesten üstündü. Sırtını duvara verip savunmasını güçlendirmeliydi; sadece ön tarafa odaklanmazsa büyük bir açık vereceği aşikârdı.
— Ee. Bu bina ne amaçla yapılmış bir düzenek? Herhalde hayatta olan ama aynı zamanda ölü olan gibi belirsizliklerin somutlaştığı bir kutu değildir. Bir günde tamamlanan sahte bir dünya yaratıp, ölüm anındaki ruh patlamalarını toplama işinin etkili olmadığı yüzlerce yıl önce kanıtlanmıştı. Yüzlerce ölümü toplasan bile amacına ulaşamazsın.
— Elbette. Ama senin bilmediğin gerçekler de var.
— Doğrudur, bir zamanlar sadece ölüm sayısının peşindeydim. On binlerce farklı insanın farklı ölümlerini deneyimlersem, bunun içinde kökene ulaşan bir ruh yayılımı bulacağıma inanıyordum. Fakat bu şekilde asıl kaynağa ulaşılamaz. Bununla varılabilecek tek yer o insanın 'kökeni'dir. 'Primat' denilen o kolektif bütünün kökenine varılamaz.
— Önemli olan ölümün miktarı değil, niteliğidir. Temeline inersek, ölüm şekilleri çok daha büyük kategorilere ayrılır. Ben ölüm yollarını mümkün olduğunca geniş bir şekilde sınıflandırdım ve sonuçta bunun altmış dört tür olduğu kanısına vardım. Burada toplananların her biri, o türlerden birinin ölüm şeklini sırtında taşıyan kişiler. Bir bakıma dünyanın küçük bir modeli. Ben onların acılarını deneyimliyorum ve acılarını içimde barındırıyorum. En nihayetinde Bagua'dan dört simgeye sadeleşmek ve Liangyi'ye ulaşmak için.
— ...Hıh. Bir bütün olmak o kadar mı iyi, Araya? Işık ve karanlık düşman oldukları için değil, en fazla sayıda olguyu kapsayan nitelikler oldukları için birbirlerinden ayrıldılar. Her şey tek bir parçayken yalnızdır. Bu yüzden çoğalmaya, bölünmeye çalışır. Sen ise sadece buna katlanamıyorsun. Çeşitli insanların ölümlerini inceliyor, hayatlarını titizlikle araştırıp kendinde biriktiriyorsun. Benim ölümümde bile, Aozaki Touko denilen insanın doğumundan ölümüne kadar her şeyi bilgi olarak beyninin bir köşesinde saklayacaksın.
— İnsanların değerini bu şekilde tartmak senin bileceğin iş ama bunu yapmak Yama'nın görevidir. İnsan formunda olan senin için bu, sadece ölümü emmeye devam ettiğin bir cehennemden başka bir şey olamaz.
— Fark etmez. İster cehennem olsun ister cennet, dibe yakın olduğu gerçeği değişmez.
Araya’nın sözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.
Bu dünyada kendisinden başka hiçbir şeyin var olmadığına karar vermiş güçlü bir irade.
Touko şöyle düşündü:
Gündelik hayat denilen o spiralin tekrarlandığı bu bina, insanın deneyimleyebileceği her türlü ölümün prototipini içinde barındırıyor. Şimdiye kadar Araya Souren denilen o bedenin yürüttüğü sabırlı kayıt tutma işlemini, artık bu bina devralmıştı. Burası adamın bizzat kendisiydi; Araya Souren’in bilincinin ta kendisiydi.
'Yani şu an onun vücudunun içindeyim.'
Touko bunu fısıldayarak lobiyi dolduran havayı gözlemledi. Bu gergin hava Araya için değildi. Aksine, ona düşman olan, bu bina tarafından katledilmiş sakinlerin sessiz feryatlarıydı.
Touko’yu bile ezip geçecek kadar yoğun olan bu nefret miktarını Araya, her geçen gün daha da artırıyordu. Onun deyimiyle miktarı değil, niteliği artırıyordu muhtemelen. Çünkü yüzlerce ölüm, aslında tek bir tür ölüm şekliyle aynıydı.
Sevgi ölümü; yani aile, sevgili, annelik, babalık, çocuk yetiştirme.
Nefret ölümü; yani aile, sevgili, arkadaş, senpai, yabancı.
Çeşitli nedenlerle gelen çeşitli ölüm şekilleri.
Her gün tekrarlanan ve daha da kesinleşen o aynı son.
Giderek koyulaşan bir ölüm.
Bu bina bir büyü sözüydü. Araya Souren’in bilincini sarsılmaz kılmak için inşa edilmiş bir sunak. Üst düzey bir büyü gerçekleştirmek için sadece sözler veya kişinin kendi büyü gücü yetmez; yaşamların feda edilmesi veya toprağın gücünün kullanılması gerekir.
Araya, modern çağda bir tapınak inşa ederek çok daha üstün bir büyü gerçekleştirmeye çalışıyordu. Hayır, büyü değil. Bu denli bir "öteki dünya" kullanan gizem, artık büyü sınırları içinde kalamazdı.
Bu... evet, günümüz dünyasının mantığıyla imkansız olan bir gizem alanıydı.
Buna "Sihir" denirdi; insan elinin uzanamayacağı o yasaklı gücün ta kendisiydi.
— Demek kökene giden yolu açacaksın.
— Ama nasıl? Büyüsel bir bariyer kurmayıp büyücü olmadığını kanıtlasan bile primatın iradesini kandıramazsın. Modern tekniklerle yapılmış bir bariyerle sadece diğer büyücüleri aldatabilirsin. Evet, bu bina yolu açar. Taiji sembolünün somutlaşmış hali olduğu için mutlaka bir delik açılacaktır. Ama o delikten ilk çıkacak olan primatın koruyucusudur. Bizler, biz olduğumuz sürece o şeyle asla başa çıkamayız.
— Baskılama gücü zaten devrede. Senin bu şehirde bulunman. Hiçbir sebep yokken, sanki bir şey tarafından ele geçirilmişçesine tesadüfen hırsızlık yapan o adam. Bu bölgede daha önce hiç yaşanmamış bir cinayete kurban giden o kadın. Kendi hareketlerimi bu kadar kısıtlamama rağmen, baskılama gücü üç kez devreye girdi.
— Ama buraya kadar. Ben artık kökene daha fazla yaklaşmayacağım. Defalarca kez yaşadığım başarısızlıklar boşa gitmeyecek. Eskiden baskılama gücüne fark ettirmeden yolu açmaya çalıştığım olmuştu ama onun gözünden hiçbir şey kaçmaz. Bir zamanlar baskılama gücünün kendisini yenecek bir yöntem hazırlayıp meydan okudum ama o her zaman daha büyük bir güçle ortaya çıktı.
— Tek bir sonuç var. Benim yeteneğim yoktu.
İlk kez, sesinde duyguya benzer bir tını hissedildi.
Siyahlı adam, gözlerini aşağıdaki büyücüye dikti.
"Baskılama gücü, Dao'ya ulaşılmasını böylesine engeller. Çünkü bu, insanın asla eline geçirmemesi gereken bir güçtür; hiçliğe dönüşün sebebi olan bir eylemdir.
İnsan denen canlı bir kez tamamlanırsa, hayatta kalmasının bir anlamı kalmaz. Bu yanıp tutuşan dünya evinden nihayet kurtulup sona erebilir. Buna rağmen o yığınla insan, sırf yaşama arzusu uğruna tamamlanmayı bilinçaltında reddediyor. Tüm insanlar, 'insan' olduklarını düşündükleri o an, hayvandan bile aşağılık bir mahluka dönüşürler. Tamamlanmak için yaşıyor olmalarına rağmen, hayatta kalmak uğruna tamamlanmayı kabul etmiyorlar. İnsanın başlangıcı, en başından beri bir çelişkiden ibarettir.
Peki, öyleyse neden Kök'e ulaşabilenler var? Cevap basit. Oraya ulaşılabilecek bir 'yöntem' olduğu için değil. Sadece oraya ulaşabilecek 'insanlar' var olduğu için. Hangi bilgeliği öğrenirsen öğren, sonuçta büyü dediğin şey sonradan eklenen, yapay bir şeyden ibarettir. Yetenek tam olarak budur işte. Doğduğun an buna sahip misin yoksa değil misin? Seçilmiş misin yoksa değil misin? Mesele bu farktan ibaret. Doğduğu andan itibaren Kök ile bağı olan insanlar... Karmaşıklaşıp türlerini artıran ve ana kaynak olan Kök'ten fazla uzaklaşan primatlar arasında, nadiren de olsa doğrudan Kök'ten doğanlar çıkar. Boşluğa bağlı şekilde dünyaya gelmiş renksiz bir ruh. İşte o, asıl kaynağa varabilecek tek varlıktır. O halde tek yapılması gereken onu bulup çıkarmaktı ve... Onu bulmam on yılımı aldı."
"Anlamak. Demek bu yüzden Ryougi Shiki'yi yok etme kararına vardın."
Touko gözlerini kıstı.
Ryougi Shiki. Ryougi ailesi, her yönden kusursuz insanı yaratmak için, 'kap' vazifesi görecek bedeni boş olan birini dünyaya getirmek uğruna nesiller devirmiş bir sülaleydi. Boş olmak demek, Boşluk'un ta kendisi demekti. Ne kadar tehlikeli bir şey yaptıklarının farkına bile varmadan, Shiki isminde, Boşluk'a açılan o bedeni yaratmışlardı.
"—Bu yüzden mi Fujou Kirie ve Asagami Fujino'yu kullandın?
Eğer doğrudan harekete geçseydin baskılama gücü seni fark ederdi. Shiki'yi, kendi varlığını sezdirmeden, dolaylı yoldan yok etmek zorundaydın. Öyle değil mi? Shiki'nin tam zıttı bir konsepte sahip katilleri karşısına çıkararak, Shiki'nin kendi özünü fark etmesini sağladın. Birine bir şeyi idrak ettirmek için, anlatmaktansa tecrübe ettirmek daha hızlı bir yoldur sonuçta.
Eee? Ne umuyordun Araya? Shiki ve Ori'nin birbirini yiyip geriye sadece boş bir kap kalmasını mı? Yoksa sadece Ryougi Shiki ile tanışmak mı istiyordun?"
"—İki yıl önce amaç 'Ryougi Shiki'yi ortaya çıkarmaktı. Ama şimdi durum farklı. Karara vardığımı söylemiştim. Shiki'nin o bedene ihtiyacı yok. Kök'e açılan o bedeni ben devralacağım."
Bu cüretkâr ifade karşısında Touko'nun ağzı bir karış açık kaldı. Araya'nın ne dediğini bir anda kavradığı için bilinci bembeyaz kesilmişti.
"Yoksa sen... Kendi beynini Shiki'nin bedenine mi nakletmeyi düşünüyorsun?!"
Touko'nun "İmkansız!" dercesine haykıran ses tonuna Araya cevap vermedi. "Anlatmaya bile gerek yok" diyen o bakışları karşısında Touko, "Ne kadar iğrenç bir zevkin var," diye mırıldandı.
"...Ama madem hala o beden içindesin, demek ki Shiki henüz güvende. Yine de sormuş olayım; Shiki'yi geri vermeye niyetin var mı?"
"İstiyorsan almayı dene."
"Hıh. Demek savaşmaktan başka çare yok. Tanrım, ben aslında öyle savaşçı falan değilimdir ama... Böyle biriyle muhatap olduğum için başıma gelene bak."
"Ben de bir sorayım o zaman Aozaki. Bana katılmaya niyetin var mı?"
Araya Souren, hala düşmanlık dolu bakışlarla ve öldürme arzusuyla sarsılmadan sordu.
Touko cevap verdi.
Eğik duruşuyla, kehribar rengi gözlerinde kesin bir 'Hayır' okunuyordu.
"...Öyle mi. Yazık oldu. Seni doğru değerlendirmiştim. Bir zamanlar birlikte Kök'e ulaşmak için yarıştığımız bile oldu. Dürüst olmak gerekirse, senden hoşlanıyordum da."
Araya, ayak seslerini yankılatarak öne doğru bir adım attı.
Birinci kata inen merdivenlere yaklaşıyordu.
"O akademide bir tek sen bir kütlenin parçası değildin. Ben ruhun aslına, sen ise bedenin aslına ulaşmayı hedeflemiştin. Oraya ilk varacak olanın sen olduğundan emindim.
Ama... Vazgeçtin. Neden? Şimdiki halinle, büyücü olduğun gerçeğini bile bir kenara itmişsin.
Neden öğrendin, neden bu gücü kazandın?
Neyi kurtarmak, neyi başarmak için bu yollardan geçtin?"
Siyahlı büyücü kükredi.
Sakin, her zamankinden farksız bir ses tonuyla konuşsa da, her iki gözü de öfkeden alev alev yanıyordu.
Touko bu öfkeyi karşılayarak cevap verdi.
"Pek de önemli bir sebebi yok. Hakikatleri üst üste koydukça ortaya çıkan paradokslardan yoruldum sadece. Öğrendikçe uzaklaşıyoruz. Kök'ün Girdabı da aynı. Cehaletin o saf hali olmadan oraya yaklaşılamaz ama cahil kaldığın sürece de onu algılayamadığın için bir anlamı olmaz.
—Tıpkı senin gibiyim aslında. Ben kabul ettim, sen ise etmedin. Aradaki tek fark bu, ama aynı zamanda en kesin fark."
Araya, hüzünlü tınılar barındıran bu itirafı kaşını bile oynatmadan karşıladı.
İkisinin bakışları çarpıştı.
Touko, Araya'ya büyücülerin gerçek yüzünü, zekileştikçe aptallaşan o çelişkiyi anlatıyordu.
Araya ise Touko'ya büyücülerin özünü, öğrendikçe zirveye ulaşan o mutlak kuralı haykırıyordu.
"Sen, yoldan saptın."
Adam, tüm duygularını içine sığdırdığı kısa bir cümleyle hükmünü verdi.
"Öyleyse neyi hedefliyorsun? Ne için buradasın?"
"...Bakalım. Aslında burada olmamın pek bir sebebi yok. Shiki meselesiyle de pek ilgili değilim. Onun bedeni 'kara kutularla' dolu, bir benzerini bile yapamıyorum çünkü."
Evet, Touko'nun net bir sebebi yoktu. Belki de kendisi bile farkında olmadan, baskılama gücü denen o ne idüğü belirsiz şey tarafından sırtından itiliyordu.
Ama öyle olsa bile önemli değildi. O, şimdiki 'Aozaki Touko' olarak sürdürdüğü hayatı kabullenmişti. Bu çevrenin, sayısız mucize ve tesadüfün eseri olduğunu ve bir daha asla aynı şekilde kurulamayacağını biliyordu. Eğer her şeye, tıpkı bu paradoksal lüks daire gibi en baştan başlasalar bile, şimdiki hayatının aynısını elde edemezdi.
Bu yüzden... Eğer koruyabiliyorsa, korumaya karar vermişti; hepsi bu.
"...Gerçekten de. Ne kadar da yozlaştım. Giderek zayıflıyorum.
Araya. Benim idealimdeki o 'yüce varlık' aslında bir ölümsüzdür. Üstün bir güce ve bilgiye sahip olmasına rağmen hiçbir şey yapmayan, sadece dağların derinliklerinde öylece duran biri... O varoluş biçimine hep hayranlık duydum. Ama dönüp arkama baktığımda artık geri dönüşün olmadığını gördüm. İçim o kadar çok şeyle doldu ki, artık o noktaya ulaşabileceğim bir gün gelmeyecek. Hep böyle olacağını düşünmüştüm.
Söylesene Araya. Büyücüler hayatı neden bu kadar hızlı yaşar? Eğer her şey kendileri içinse, neden dış dünyayla ilgileniyorlar? Neden dış dünyaya muhtaçlar? O güçle neyi başarmayı umuyorlar? Gizemin en derin sırlarıyla birilerini mi kurtaracaklar? Madem öyle, büyücü olacaklarına kral olsalarmış ya.
İnsanların yaşamak için alçaldığını söylüyorsun ama sen kendin öyle yaşayamazsın. Dünyanın çirkin ve değersiz olduğunu bilsen de, bunu kabullenip yaşamaya devam bile edemezsin. Kendini özel sanıp, bu yaşlanan dünyayı sadece kendinin kurtaracağı gururuna tutunmasaydın, varlığını sürdüremezdin bile.
Ah, ben de öyleydim elbet. Ama tüm bunların bir anlamı yok. — Kabul et Araya. Biz herkesten daha zayıf olduğumuz için 'büyücü' denen o üstün varlıklar olmayı seçtik."
Büyücü cevap vermedi.
Merdivenlere doğru bir adım, bir adım daha yaklaştı.
"...Kök'e giden yolu çoktan ele geçirdim. Arzuma kavuşmama sadece birkaç adım kaldı. Karşıma çıkan her kim varsa, hepsini baskılama gücü olarak göreceğim. Aozaki. Sen de sonuçta sadece bir insanmışsın."
Lobideki hava iyice geriliyor.
Basınç o kadar ağır ki, insan mekanın donup kalacağından ve büyücünün ölümücül arzusuyla çarpılacağından korkuyor.
Bu yoğunluğun ortasında kadın, eski yoldaşına uzaktan baktı.
Ayrı geçen bunca yılı telafi etmek için yapılan uzun münakaşa buraya kadardı.
Sonunda— Aozaki Touko adlı bir büyücü olarak, Araya Souren’e son bir soru yöneltti.
"Araya, neyi arzuluyorsun?"
"Gerçek bilgeliği."
"Araya, onu nerede arıyorsun?"
"Sadece kendi içimde."
Adam tereddüt etmeden cevap verdi.
Ayak sesleri, merdivenlerin çıkışında kesildi.
Birbirlerinin varlığını bu dünyadan silmek için her iki taraf da harekete geçti.
Siyah paltosunun altından Araya’nın tek kolu yükseldi.
Sol kolunu yavaşça, omzuyla aynı hizaya gelene kadar kaldırdı. Avucu cansız bir şekilde açıktı; bu duruşu, uzaktaki birini durdurmaya çalışan birinin hareketine benziyordu.
Tek kolunu kaldırarak rakibine meydan okuyordu.
Bu, Araya Souren denilen büyücünün savaş duruşuydu.
Buna karşılık Aozaki Touko, sadece o siyahlar içindeki büyücüye bakmakla yetindi. Çantasını ayaklarının dibine bırakmış, düşmanın hareketlerini dikkatle süzüyordu. Onun hizmetkarı olan siyah kedi, şu an Araya’nın arkasında hareketi kısıtlanmış bir halde donup kalmıştı.
Touko, Araya’nın kendi merkezini baz alarak üçlü bir bariyer kurduğunu çoktan fark etmişti.
Fugu, Kongo, Jakatsu, Taiten, Choukyou, Ouken...
Yere ve mekana, düzleme ve boyuta ağ gibi örülmüş bir büyücü tuzağı. Eğer bir canlıysanız, o çemberi oluşturan çizgilere dokunduğunuz an tüm hareket gücünüz kesilirdi.
...Normalde bariyer dediğin şey, hareket etmeyen nesneleri koruyan sabit bir sınırdır. Ancak düşman, onu kendi merkezine alıp yanında taşıyacak kadar canavarca bir işe imza atıyordu. Görünürde olmasına rağmen varlığının hissedilmemesinin sebebi buydu. Özellikle yakın dövüş söz konusuysa, Araya Souren yenilmez sayılabilirdi.
Fakat madalyonun öteki yüzünde, Araya’nın elinde bundan başka bir şey yoktu.
Aslında ne Touko ne de Araya, Alba gibi madde dünyasına müdahale edip yıkım yaratan büyülerde uzmanlaşmıştı.
Touko’nun ustalaştığı Rün büyüsünde de elbette saldırı yöntemleri vardı. Rün, güçlü mühürleri hedefin üzerine kazıyarak o harfin anlamını gerçeğe dönüştürme sanatıdır. Eğer ateş anlamına gelen "Sowilo" rününü doğrudan Araya’nın vücuduna yazarsa, Araya’nın bedeni alevler içinde kalırdı.
...Zayıf noktası ise rünleri doğrudan yazmak zorunda olmasıydı; bir büyücüye karşı rünleri uzaktan üst üste dizmek gibi bir numara işe yaramazdı. Dolaylı büyü gücü etkileri, vücuduna doğrudan büyü gücü sarmış bir büyücü tarafından kolayca geri püskürtülürdü.
Akademi yıllarından beri her ikisinin de saldırı büyüleriyle pek alakası olmamıştı. Touko sadece bebek yapımıyla, Araya ise sadece ölüm koleksiyonculuğuyla ilgilendiği içindi bu.
Bu yüzden Araya’nın Touko’yu yok etme yöntemi, yaklaşıp göğüs göğüse çarpışmak olacaktı. Araya, kargaşa dolu çağları sağ atlatmış bir adamdı. Vücudunu bir silah gibi kullanarak dövüşme konusunda, bu çağın hiçbir insanı onunla aşık atamazdı.
Bunu bilmesine rağmen Touko, onun gelmesini bekledi.
Beklemekten başka çaresi yoktu.
Araya merdivenlerden inip birinci katın lobisine adımını attığı an tuzağını kurmayı planlıyordu.
Buna rağmen, siyah büyücü merdivenlerin önünde durduğu yerden öne doğru uzattığı kolunu hafifçe oynattı.
—Sükun.
Kısa, fısıltı gibi bir kelime.
Büyücü, açık olan avucunu höh diye sıktı.
Sanki bir şeyi avucunda eziyormuş gibi bir hareketti bu.
Aynı anda Touko’nun bedeni şiddetle sarsıldı. Her türlü büyü devresini engelleyen paltosu, parça parça yarılıp yere döküldü.
Saldırı gelmişti.
Gözle görülmeyen bir darbe.
Vücuduna her yönden eşit derecede darbe alan kadın, dizlerinin üzerine çöktü.
Touko, bu darbenin ne olduğunu bir anda kavradı.
...Araya, Touko’nun üzerinde durduğu mekanı olduğu gibi avucunda ezmişti. Bir örnek vermek gerekirse, tüm vücudunun bir pres makinesinde ezilmesiyle eşdeğerdi.
Touko, inanılmaz bir şaşkınlıkla baka kaldı. Sadece o küçücük el hareketiyle mekana müdahale eden böyle bir büyüyü daha önce hiç duymamıştı.
'Kaptırdık... Kahretsin, kaç kemiğim gitti acaba?'
Ağzına dolan kanı yutkunurken Touko, vücudundaki hasarı kontrol etti. Vücudunu Shiki gibi eğitmemiş olan Touko’nun, kaç kemiğinin kırıldığını anlama şansı yoktu. Tek anlayabildiği, az önceki darbeden sadece paltosu sayesinde sağ çıktığıydı.
Bir kez daha yakalanırsa, şüphesiz un ufak edilecekti.
—Git!
Öyleyse, o da merhamet göstermeyecekti.
Aniden— hareketi kesilen siyah kedi canlandı.
Şu ana kadarki felç hali tamamen bir numaraydı.
Kedi, arkasını dönüp rahat davranan Araya’nın üzerine atıldı.
"Ne?"
Hafif bir şaşkınlık nidası döküldü Araya’nın ağzından ve o an refleksle arkasına döndü.
Vakit kaybetmeden— uzattığı avucunu açtı ve bir kez daha hırsla sıktı.
"On" diye bir titreşim yayıldı.
Touko gördü; Araya’nın önündeki o mekanın, kendi içine doğru çökerek ezilişini izledi.
Siyah kedi, sıkıştırılmadan hemen önce yukarıya doğru sıçramıştı.
Sanki yerçekimi tersine dönmüş gibi tavanın üzerine ayaklarıyla tutundu ve büyücüye ters ters baktı.
"Bu kadar yeter."
Siyah paltonun altında gizli olan diğer kol da avucunu sertçe sıktı.
Siyah kedi, tavanla birlikte ezildi.
Güm! diye tavanın bir köşesi dışarı doğru çöktü. Siyah kedi orada preslendi, gözle görülmeyecek kadar küçük bir noktaya kadar sıkıştırıldı ve yok oldu.
"Piyonların tükendi. Büyücü dediğin kişinin kendisinin güçlü olması gerekmez, kendi zanaatıyla en güçlü şeyi yaratması yeterlidir... Akademi yıllarında söylediğin söz buydu. —Haklısın. Bir kuklacı, kuklası yenildiği an mağlup sayılır."
Tekrar Touko’ya dönen Araya, avucunu açarak konuştu.
Kadın bu sözleri hoşnutsuz bir tavırla karşıladı.
"Ha, o fikrimden hala dönmüş değilim. Ama yine de takdire şayan. Unutmuşum, burası senin vücudunun içiydi, değil mi? Sadece bina değil, havaya bile senin büyü gücün sinmiş. Öyle olunca mekanı dilediğin gibi ezmek çocuk oyuncağı tabii. Yani ben zaten devasa bir büyünün içine dalmışım ha... Hıh, madem bu kadar hazırlığın vardı, neden Shiki tarafından öldürülmenin eşiğine kadar getirildin peki?"
"—Canlı ele geçirmek zahmetli bir iştir. Yanlışlıkla ciddileşirsem onu ezip geçerim. Ama bu sefer farklı. Öldürülmesi gereken birine karşı tüm gücümle savaşacağım."
"Shiki’nin bedenini o kadar çok mu istiyordun? Shiki senin için tek gerçek Dao demek ki. Ölmemesi için onu öldürmeye çalışmak eminim çok yorucu olmuştur. Umarım bu çaban ayak bağı olmaz."
Yere kapaklanmak üzere olan duruşunu düzelten kadın, sırtını yavaşça duvara yasladı.
"—Alba’ya da söylemiştim ama... Siz ikiniz korku denen şeyden hiç anlamıyorsunuz. İnsanı dehşete düşüren bir varlığın üç şartı vardır, biliyor musun?
Bir; canavar konuşmamalı.
İki; canavarın kimliği belirsiz olmalı.
Üç; canavar yenilmez olmadıkça bir anlamı yoktur."
"—!"
Araya arkasına baktı.
Ezilmiş olması gereken tavanda, siyah kedi sanki hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.
"—Sükun!"
Tavana doğru avucunu hırsla sıktı.
Mekan "bönk" diye bir sesle büzüştü.
Siyah kedi o mekansal çarpılmanın içinde dalgalanarak büyücünün üzerine atıldı ve "bakun" diye gövdesini açtı. Kaçmaya fırsat bulamayan siyah büyücü, bir lokmada yutuldu.
"Gah—" Can çekişir gibi boğuk bir ses çıkardı adam.
Zoburi, diye tok bir ses duyuldu.
Shiki ile olan dövüşünden farklıydı. Büyücü, kontratak yapmaya fırsat bulamadan vücudunun büyük bir kısmını kaybetti.
Yuvarlanarak yere düşen büyücüden geriye sadece kafa ve omuz kısmı kalmıştı. Ölümüne rağmen hala ızdırap dolu bir ifade taşıyan o insan parçası, merdivenlerden aşağı yuvarlandı.
Bu manzarayı soğukkanlılıkla gözlemleyen Touko, kısık bir sesle mırıldandı.
— Eğer birini haklayacaksan, tek darbede canını almalısın. Arkadan vurmak böyle yapılır, Araya.
"Pekala," diyerek Touko duvardan ayrıldı ve yürümeye koyuldu. Daha doğrusu, yürümeye yeltendi ve...
─── Güm.
Bir ses. Donuk bir ses duyulduğunu, sanki başkasının başına geliyormuş gibi hissetti.
Ağzından kanlar süzüldü. Karın boşluğundan yukarı itilen ve kaçacak yer bulamayan kan, dayanamayıp dışarı boşaldı.
Bulanıklaşan görüşünü hafifçe aşağı indirdiğinde, bir kol gördü.
Birinin kolu, kendi göğsünün tam ortasından dışarı fırlamıştı.
"Ne tuhaf bir obje," diye düşündü Aozaki Touko. Kendi göğsünden bir adamın kalın kolu uzanıyordu. El, hâlâ taze ve canlı olan bir kalbi avuçlamıştı. Bu, kuşkusuz kendi kalbiydi.
Sonuç saniyeler içinde belli oldu.
Arkasında beliren düşman tarafından vücudu delinmişti ve az sonra ölecekti───.
— Haklayacaksan tek darbe, ha? Demek öyle. Güzel bir ders oldu.
Arkasından bir ses geldi.
Hüzün, keder ve nefretin harmanlandığı ağır bir ses.
Bu ses şüphe yok ki büyücü Araya Souren’e aitti.
— O şey... bir oyuncak bebek miydi?
Touko, kan kusarken konuştu.
Arkasında aniden beliren büyücü, "Elbette," diye yanıtladı.
— Oyuncak bebek yapımında senin eline su dökemem ama benim de seleflerimden devraldığım tekniklerim var. İnsan sureti yaratma zanaatını icra eden o efsanevi keşişin adını herhalde duymamış olamazsın.
Büyücü, Touko’nun bedenini delip çıkardığı kalbe bakarak devam etti:
— Ve sen, gerçeğin ta kendisisin. Bu kalbin atışlarındaki vahşilikte hiçbir hata yok. Güzel, muazzam bir formu var. Bunu ezmek yazık olacak ama elden bir şey gelmez.
Cıvık diye bir ses çıktı. Su dolu plastik bir torbayı yere fırlatır gibi bir gaddarlıkla, Araya kadının kalbini avucunda ezip parçaladı.
— Hizmetkarının numarasını da çözdüm. O yaratık çantadan çıkmadı. O şey, çantanın yansıttığı bir görüntüydü, değil mi?
Araya ters ters bakınca, yerde duran çanta paramparça oldu.
Parçalanan çantanın içinden lensleri ve filmi olan bir mekanizma çıktı. Bu, hâlâ "cız-cız-cız" diye ses çıkararak dönmeye devam eden bir projeksiyon cihazıydı.
— Gölge oyunu canavarı demek. Anlıyorum, bu sayede her türlü saldırıyı etkisiz kılıyordu. Atmosfere yansıyan eterik beden yok edilse bile, asıl gövde olan sihirli fener çalıştığı sürece defalarca yeniden doğacaktı... Yazık, gerçekten yazık. Böylesine bir dehayı kendi ellerimle söküp atmak zorunda kalmam ne talihsizlik.
Touko, Araya’nın mırıldanmalarına cevap vermedi.
Sadece yok olup gitmeden önce, zihnindeki o soruyu dile döktü.
— ...Araya. Sana eskiden sorduğum soruyu soracağım. Bir büyücü olarak, neyi arzuluyorsun...?
— ───Hiçbir şey arzulamıyorum.
Geçmişte edilen aynı soru, verilen aynı cevap.
Touko buna kıs kıs güldü. Kan izleriyle kaplı dudakları, dehşet verici derecede güzeldi.
Hiçbir şey arzulamıyor. Geçmişte bu soruyu soran Touko değildi. Ustaları, müritlerini toplayıp onlara sormuştu bunu.
Toplanan diğer müritler, kendi büyü teorilerinin tamamlanışını ve kazanacakları şan şöhreti gururla anlatmışlardı. Ancak sadece Araya şu cevabı vermişti: "Ben, hiçbir şey arzulamıyorum." Diğer müritler onun hırssız bir adam olduğunu söyleyerek gülüşmüşlerdi ama Touko gülememişti.
O an Touko’nun hissettiği duygu korkuydu.
Bu büyücü, "İsteğim yok," demek istememişti.
Hiçbir şeyi arzulamamak. Bu dünyadaki hiçbir şeyi, hatta kendi varlığını bile istememek. Araya Souren, mükemmel bir ölüm dünyasını arzuluyordu.
İşte bu yüzden, onun arzusu "hiçbir şey arzulamamak"tı.
İnsanlıktan bu derece iğrenen ve kendi kabuğunu ören bir adam. Hırssızlık denecekse, evet, hırssızdı. Bu adam, en küçük bir mutluluğa bile ihtiyacı olmadığını savunarak "insan" denilen o çelişkiden nefret ediyordu.
— Araya... Son olarak sana bir lanet bırakacağım.
— Dinliyorum. Çabuk ol, birkaç saniyeden fazla vaktin kalmadı.
"Beni öldürüp bir de acele ettiriyor," diye içinden geçirdi Touko. Her neyse, adam haklıydı. Vücudunda artık sadece dudaklarını düzgünce hareket ettirebiliyordu.
— Akasha Kayıtları’na dokunmaya çalıştığın an Engelleme Gücü harekete geçer. Çünkü senin gibi insanlıktan nefret eden biri her şeye gücü yeten bir varlığa dönüşürse, dünyanın sonunun gelme olasılığı tavan yapar. Bu Engelleme Gücü iki çeşittir.
Biri, üstün tür olan insanların kendi dünyalarını sürdürme isteğinden doğan kolektif bilinçaltıdır.
Diğeri ise bizzat bu dünyanın içgüdüsüdür. İkisinin de amacı aynıdır ama nitelikleri biraz farklıdır. Dünyanın kendi içgüdüsünün Akasha’ya dokunanları dizginlemesinin tek sebebi, şu an yeryüzüne insanların hükmediyor olmasıdır. İnsan medeniyetinin çökmesi, bu gezegenin "gelişiminin sonu" ile doğrudan bağlantılı olabilir. Bu yüzden dünyanın iradesi tarafından yaratılan kurtarıcılar, kahramanlarla birlikte insan dünyasının yıkılmasını engeller.
— ───Eee, ne olmuş yani?
Araya, Touko’nun zaten bildiği şeyleri anlatmasına kaşlarını çatarak karşılık verdi.
Touko, hırıltılı nefesler arasında ama net bir üslupla devam etti:
— Yani diyorum ki; gezegenin kendisini bir organizma olarak gören Gaia tarzı Engelleme Gücü ile biz insanların taşıdığı Engelleme Gücü farklı şeylerdir... İşte burası önemli Araya. Ömrün boyunca baş düşmanın olarak nefret ettiğin şey, acaba hangisiydi?
"Hmm," diye büyücü hafifçe düşünceye daldı.
Öyle söylenince, gerçekten de böyle bir bakış açısı mümkündü.
Araya, bugüne dek aklının ucundan bile geçmeyen bu meseleyi düşündü. Evet... Çok uzun, haddinden fazla uzun süredir gizem sanatlarını çalışan kendisinin, bir kez bile düşünmediği o mesele.
Gaia tarzı Engelleme Gücü. İnsan dünyasını devam ettirmeye çalışan bu güç, eğer gezegen güvendeyse insanlara ne olacağını umursamazdı.
Buna karşılık, tüm insanlığın yarattığı Engelleme Gücü, gerekirse gezegeni bile sömürüp bitirerek insan dünyasını ayakta tutmaya çalışırdı.
Cevap gün gibi ortadaydı.
— Anlatmaya bile gerek yok. Defalarca çarpıştığım o düşünceler... Araya’nın düşman olarak gördüğü şey, kurtarılamaz olan insan doğasının ta kendisidir.
— O dediğin güç, yeryüzündeki tüm insanların bilincidir. Sen, tek başına altı milyara yakın insanın iradesine galip gelebileceğini mi sanıyorsun?
— Geleceğim.
Büyücü, hiç tereddüt etmeden ve abartıya kaçmadan anında cevap verdi.
Çeşitli insanların ölümlerini biriktiren, yaşayan bir cehennem.
Ne kadar değersiz bir şekilde ölürlerse ölsünler, o insanların tarihlerini ve sahip olmaları gereken geleceklerini kurgulayıp, onları kendininmiş gibi sahiplenerek yaşayan büyücü.
Touko şunu düşündü:
Bu, tüm insanlığı karşısına alsa bile kazanacağını iddia eden, çelik gibi dövülmüş uç noktadaki bir egoydu.
Araya Souren buna sahipti. Bunun gerçekten mümkün olup olmaması önemli değildi. Öyle olduğunu iddia eden o iradenin kendisi bir gerçeklikti. Bu soru sorulduğunda Araya Souren, şüphesiz ki altı milyar insanın onuruyla tek tek savaşacağı bir sahneyi zihninde canlandırmıştı.
Gerçeğe en yakın o simülasyonla, bunun ne kadar acı verici olduğunu bilmesine rağmen, Araya "kazanacağım" diyordu.
Bu irade gücü, işte bu büyücünün asıl gücüydü.
Ancak─── tam burada devasa bir tuzak vardı.
Onun gibi bir büyücünün ilk fark etmesi gereken, ancak bir türlü ona öğretilmeyen o büyük çelişki ve engelleme.
— ...Ne acınasısın, Araya.
— Ne──?
Araya tam konuşacakken, kadının yaşam fonksiyonları çoktan durmuştu. Aozaki Touko’nun bedeni artık bir insan olarak işlev görmüyordu.
Geriye sadece sönmekte olan bir beyin kalmıştı. Kan gitmeyen beyin, kısa süre içinde hasar görecekti. Biriktirdiği tüm bilgi ve teknikler sonsuza dek kaybolacaktı.
Siyahlar içindeki büyücü, kolunu Touko’nun bedeninden çekip çıkardı ve avucunu kadının kafasına koydu. Yüzünü pençe gibi kavradı ve çat diye boynunu kırdı.
Ardından, başı bedeninden yavaşça söküp çıkardı ve gövdesini bir kenara, yere fırlattı.
Eski yoldaşının kesik başını tek elinde tutan büyücü, arkasını döndü.
Geldiği yer; Touko'nun arkasındaki lüks dairenin duvarıydı. Touko'nun zaferinden emin olup uzaklaştığı o duvar, tam olarak Araya Souren'in ortaya çıktığı yerdi.
Touko, bizzat kendi ağzıyla söylemiş olmasına rağmen, bu sözlerin anlamını son ana kadar kavrayamamıştı.
Bu lüks daire, Araya Souren'in ta kendisidir. Duvarlar ya da zemin; bir yapının uyması gereken kuralların hiçbirinin Araya üzerinde bir hükmü yoktur.
Binanın içindeki herhangi bir noktada var olabilir, herhangi bir alanı avucuna alabilir. Burası Araya Souren denilen bir异界(farklı dünya) idi. Bu sınırlar içerisinde olduğu sürece, her yere anlık olarak hareket edebilirdi.
Asıl gövdesi olan siyahlar içindeki büyücü, suya batıyormuşçasına lüks dairenin duvarının içinde kaybolup gitti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.