Takvimler 10 Kasım'ı gösterdiğinde bile Shiki odasına dönmemişti.
Shiki'nin kapıyı kilitlemeden dışarı çıkmak gibi kötü bir huyu vardı ama son zamanlarda düzenli olarak kilitlemeye başlamıştı. Bu yüzden içeri giremeyip kapının önünde saatlerce beklemek zorunda kaldım.
...Aslında bir keresinde Akitaka-san da aynı şekilde kapıda kalmıştı. İçeri giremeyince, Shiki'ye getirdiği paketi bana emanet edip gitmişti.
Shiki gece yürüyüşüne çıktığında şafak vaktine kadar dönmediği pek çok zaman olurdu. Normalde üzerinde durulmayacak bir durumdu bu ama dün giderkenki tavrında uğursuz bir yan vardı. Bu yüzden içim huzursuz bir şekilde epey bekledim; fakat sabah olduğunda bile hala ortalıkta yoktu.
Dönmeyen Shiki'yi beklerken şehir çoktan sabaha uyanmıştı.
Gökyüzü kasvetli ve bulutluydu.
Tarifi imkansız bir endişeyi göğsüme gömüp ofise doğru yola koyuldum. Saat sabah sekizi biraz geçiyordu. Masasının başındaki Touko-san dışında kimse yoktu; Shiki'nin orada olabileceğine dair son umudum da böylece boşa çıkmış oldu.
Her zamanki selamımı verip masama geçtim ve şimdilik dünkü işimin devamına odaklandım.
...İçimi ne kadar karanlık bir endişe kaplarsa kaplasın, vücudum tıkır tıkır işliyordu. Belki de şimdiye dek defalarca tekrarladığım rutinlerden kaynaklanıyordu bu; Kokutou Mikiya'nın ruhu çökmüş olsa bile, üst üste binen sıradan günlerin gücü, hayatı her zamanki akışında sürdürmeye zorluyordu beni.
— Kokutou, dünkü mesele.
Sırtını pencereye vermiş olan ofis sahibinin masasından Touko-san'ın sesi yükseldi.
— Ha, evet, diye dalgınca bir tepki verdim.
— Şu malum lüks dairenin sakinleri... Elli haneden sadece otuzunu araştırabildiğin için hayıflanıyordun ama aslında araştırma orada bitti. Onları inceleyememiş olman senin hatan değil, çünkü en başından beri kayıtları yoktu. Sadece isimleri ve aile yapıları kayıtlı görünen o kalan yirmi hanelik nüfus tamamen uydurma. Olaydan sonra bizzat baktım, dördüncü daireye kadar sonuç aynı çıkınca bıraktım zaten. Yıllar önce ölmüş kişilerin nüfus kayıtlarını ve geçmişlerini devşirip, orada olmayan sakinler yaratmışlar.
Bir kez daha, — Ha, öyle mi, diye geçiştiren bir cevap verdim.
— Uydurulanların hepsi istisnasız Batı Blok sakinleri. Bunun ne anlama geldiğine gelirsek...
Touko-san cümlesini tamamlayamadan kaşlarını çattı.
Sanki vücudunda bir karınca ordusu yürüyormuş gibi rahatsız bir ifade takınarak, — Bir davetsiz misafir var, diye mırıldandı.
Masasının çekmecesinden ottan örülmüş bir yüzük çıkarıp bana doğru fırlattı.
— Bunu al ve duvarın kenarına geç. Parmağına takma sakın. Birazdan bir konuk gelecek, onu tamamen görmezden gel. Sesini bile çıkarma. Öyle yaparsan senin farkına varmadan çekip gider.
Touko-san hala o son derece huzursuz ifadesiyle konuşuyordu. Tavrında, "itiraz etme" diyen, gergin ve zorlayıcı bir hava vardı. Alelacele örülmüş o ot yüzüğü avucumda sıkarak, Shiki'nin en sevdiği kanepenin arkasındaki duvar dibine çekildim.
Hemen ardından ayak sesleri duyuldu.
İnşaatı yarım bırakılmış bu binanın çıplak beton zemininde, adeta varlığını haykıran, tiz topuk sesleri yankılanıyordu. Ses, bir an bile duraksamadan dosdoğru bu odaya kadar geldi.
Ofisin kapısı olmayan girişinde kırmızı bir gölge belirdi.
Koyu sarı saçlar, mavi gözler, belirgin yüz hatları ve asil duruşuyla dikkat çeken biriydi. Yirmili yaşlarının başında görünen bir Alman. Kırmızı paltosuyla tablolardan fırlamış gibi duran bu yakışıklı adam, ofise girer girmez neşeyle elini kaldırdı.
— Selam Aozaki! Görüşmeyeli uzun zaman oldu, nasılsın bakalım?
Yüzünde samimiyet dolu bir gülümseme vardı... Ama bu gülüş benim gözüme sadece bir yılanın habisliğiyle doluymuş gibi görünüyordu.
Kırmızı paltolu genç adam, Touko-san'ın masasının önünde durdu.
Touko-san oturduğu yerden, onu hiç de hoş karşılamadığını belli eden buz gibi bakışlarla genci süzüyordu.
— Cornelius Alba. Sponheim Manastırı'nın müstakbel başrahibinin bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde ne işi var?
— Haha, ne olduğu belli değil mi? Her şey seninle görüşmek içindi. Londra'da bana çok emeğin geçti, ben de eski bir okul arkadaşın olarak seni uyarmaya geldim. Yoksa bu nezaketim seni rahatsız mı etti?
Genç adam kollarını abartılı bir şekilde iki yana açıp iyilik timsali bir tavırla gülümsedi. Touko-san'ın tam zıttıydı. Touko-san ise o soğuk bakışlarını bir an bile yumuşatmadı. Buna rağmen genç adam sırıtmaya devam ediyordu.
— Hem Japonya güzel yer. Sen ücra diyorsun ama tam da bu yüzden Birliğin denetimi çok gevşek. Bu ülkede kendilerine has büyü sistemleri var ve bizim organizasyonumuzla pek uyuşmuyorlar. Kıtadan türeyen Onmyoudou muydu neydi? Gerçi Shintou ile arasındaki farkı pek ayırt edemiyorum ama neyse, pek mühim değil. Onların en iyi tarafı, kendi egemenlik alanlarına girilmediği sürece kılını bile kıpırdatmamaları. Birlik'ten farklı olarak çok içine kapalılar; olaylar patlak vermeden önce değil, her şey olup bittikten sonra harekete geçiyorlar. Tam bir kriz sonrası temizlik uzmanları. Japonların hepsi böyledir işte. Ah, sakın yanlış anlama, bunu kötü niyetle söylemiyorum. Benim için bu durum oldukça sevindirici. Planlarımın ortasında birilerinin araya girmeyeceğini bilmek benim ülkemde hayal bile edilemez. Birlik'ten dışlanmış bir büyücü için bu ülke gerçek bir ütopyadır.
Genç adam, — Tabii ben Birliğe bağlı bir büyücü olduğum için beni pek ilgilendirmiyor, diye ekleyip güldü. ...Sadece Touko-san'a bakıyordu. Gerçekten de beni ne görüyor ne de varlığımı fark ediyor gibiydi.
Makineli tüfek gibi konuşan genci tek gözüyle süzen Touko-san sonunda ağzını açtı.
— Eğer boş yapmaya geldiysen hemen defol git. Birinin atölyesine izinsiz ayak bastın. Seni öldürsem bile gıkın çıkamaz.
— A-ha, ama sen de benim dünyama izinsiz girmedin mi? Yanında biri olduğu için selam vermeyeyim dedim ama asıl nezaketsizlikle suçlanması gereken sensin.
— Hımm, demek o lüks daire senin atölyendi ha? Eğer o bariyer bile sayılamayacak bariyer senin elinden çıktıysa, hakkındaki fikrimi değiştirmem gerekecek.
Touko-san kısık sesle haince bir kahkaha attı.
Genç adamın yüzü hafifçe çarpıldı.
— Bizim atölyelerimiz modern dünyanın içinde, sadece varlıklarıyla bile öteki dünyadır. Sürü halinde yaşayanlar dışarıdaki aykırılıkları görmezden gelir ama içlerindeki aykırılığı hastalıklı bir takıntıyla yok etmeye çalışırlar. Bundan kurtulmak için büyücü, sürünün içinde kendini gizlemek adına bariyer kurar. Böylece büyücü, evini iyice öteki dünyaya çevirmiş olur. Fakat öteki dünyayı tecrit eden bariyer ne kadar güçlenirse, bu sefer de Birlik onu o kadar çabuk sezer. — Sonuç olarak, insan toplumunda herkesten gizlenebilecek bir bariyer inşa edilemez. Kusursuz bariyer dediğin, ne uygar toplum tarafından ne de Büyü Birliği tarafından fark edilmeyen şeydir. O lüks daire tam olarak buydu. Bir çeşit "her şeyin iç içe geçmesi" mi desem... Bir yandan büyüsel deneyler yaparken, diğer yandan bu anormalliğin dışarı sızmaması için toplumsal bir düzenek kurulmuş. Bu, sadece büyücü olmaya odaklanmış bir büyücünün asla ulaşamayacağı bir sonuçtur. Bildiğim kadarıyla bunu uygulayabilecek tek bir kişi vardı. Demek sonunda o adama yetiştin ha. Tebrikler, Cornelius Alba.
— Beni ucuza değerlendirme Aozaki. Araya falan önem verdiğim yok. O kuklaların bedenlerini hazırlayıp sadece beyinlerini hayatta tutabilme teknolojisi tamamen bana ait. O öteki dünya, benim gücüm olmadan asla var olamazdı.
Genç adam, az önceki gençlik dolu enerjisini yitirmiş, kibirli bir ihtiyar gibi sesini yükseltmişti.
"Demek öyle. Ee, asıl mesele nedir Alba? Buraya herhalde sadece böbürlenmeye gelmedin, değil mi? Akademideki günlerimizi bir kenara bırakırsak, artık ikimiz de Birlik'ten ayrılmış kişileriz. Araştırma sonuçlarını git de sayıları gırla olan o müritlerine sergile."
"Hıh. Hiç değişmemişsin. Tamam, geçmişten gelecekten sonra bahsederiz. Nasıl olsa yakında benim dünyamda konuşacağız. Senin şu merkezinde insan pek huzur bulamıyor. Keyifli sohbetler insanın kendini rahat hissettiği yerlerde yapılır. —--- Aozaki. Taiji'yi emanet aldım, bilgin olsun."
Öz güven dolu gencin bu sözleri karşısında Touko-san hafifçe şaşırmış gibi göründü.
"--- Taiji'nin içine Taiji'yi mi hapsettin? Kökene ulaşma azmini takdir etsem de, Engelleme Kuvveti'nin devreye gireceğini biliyorsun. Dünya mı yoksa Primatlar mı harekete geçer kestiremem ama şu ana kadar o gücü geri püskürtebilmiş tek bir büyücü bile olmadı. Kendi sonunu mu hazırlıyorsun Alba?"
Touko-san kırmızı paltolu gence ters ters baktı.
Ancak genç adam, tam da istediği tepkiyi almış olmanın verdiği tatminle sırıttı.
"Engelleme Kuvveti mi? Ah, o baş belası devreye girmeyecek. Çünkü bu sefer kendim bir yol açmıyorum, zaten açık olan bir yolu takip ediyorum. Haliyle hiçbir tepki de olmayacak. Yine de işi temkinli yürütme niyetindeyim. Ryougi isimli denekle oldukça nazikçe ilgileneceğim."
--- Ryou-gi mi?
"Shiki'ye ne yaptın sen!"
O an kendimi tutamayıp bağırdım.
İkisi birden aynı anda bana döndü. Touko-san 'Seni aptal' der gibi yüzünü buruştururken, genç adam şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Kendi kendime lanet ettim ama artık iş işten geçmişti.
Kırmızı paltolu genç beni fark edince, sanki çok eğlenceli bir şey bulmuş gibi sırıttı.
"Dünkü çocuksun. Demek öyle, öğrenci almadığını söylüyordun ama meğer yanındaymış. Ne kadar güzel, eğlenceme bir tane daha eklendi Aozaki!"
Aniden Touko-san'a dönüp konuşmaya devam etti.
Ellerini bir opera sanatçısı gibi iki yana açarak konuşan bu adamın aklının başında olduğunu söylemek zordu.
"O benim öğrencim falan değil... Gerçi bunu söylememin bir faydası olmayacak."
Touko-san sanki başı ağrıyormuş gibi parmaklarını alnına bastırdı ve derin bir iç çekti.
"Mesele sadece bu mu? Gelip haber verdiğin için sağ ol ama bunu gidip Birlik'e bildirmeyeceğimi mi düşündün?"
"Hıh, sen öyle bir şey yapmazsın. Yapacak olsan bile o heriflerin buraya gelmesi en az altı gün sürer. Birlik'ten bir ekibin Japonya topraklarına ayak basması için buradaki yerel örgütlerle görüşmesi gerekir, o da iki gün daha demek. Bak gördün mü, senin o Tanrı bile dünyayı yaratırken bu kadar vakte ihtiyaç duymamıştı!"
"Ahahaha!" Genç adam iki büklüm olup güldü.
Gülmesi bittikten sonra, sanki tatmin olmuş gibi nazik tavrına geri döndü ve topuklarının üzerinde geri döndü.
"Öyleyse şimdilik veda edelim. Senin de hazırlıkların vardır ama en kısa zamanda tekrar görüşmeyi dört gözle bekliyorum."
Son ana kadar neşeli bir tonla vedasını edip, kırmızı paltosunu bir pelerin gibi savurarak oradan uzaklaştı.
"Touko-san, demin konuşulanlar da neyin nesiydi!?"
"Ha, Shiki'nin kaçırılıp hapsedildiğinden bahsediyordu."
Kırmızı paltolu genç gittikten sonra hemen ofis masasına koştum. Touko-san ise son derece basit bir şekilde cevap verdi. Bu inanılmaz sakin tavrı karşısında ne diyeceğimi bilemesem de, cevabını bildiğim o soruyu sordum.
"Hapsedildi mi? Nereye?"
"Ogawa Apartmanı. Muhtemelen en üst kat. Gerçi oranın çatısı yoktu. O zaman onuncu kattaki bloklardan birindedir. Shiki negatif olduğu için muhtemelen Doğu Bloku'ndadır."
Touko-san sonuna kadar soğukkanlıydı. Göğüs cebinden bir sigara çıkarıp tavana bakarak tellendirecek kadar rahattı.
Ben onun gibi bir iyimser değildim. Shiki'nin kaçırıldığına bir an için bile inanmak istemesem de, bu yalan olsa dahi gidip kontrol etmem gerekiyordu.
Tam fırlayacakken Touko-san "Bekle" diyerek beni durdurdu.
"--- Ne var? Siz her zamanki gibi 'beni ilgilendirmez' modunda değil misiniz?"
Öfkeyle çıkıştığımda Touko-san ciddi bir yüzle başını salladı.
"Prensip olarak evet. Ama bu seferki başkasının meselesi değil. Görünüşe göre ucu bana da dokunuyor... Gerçi Shiki ile ilgilenmeye karar verdiğim andan beri böyle olacağını tahmin ediyordum."
"Gerçekten, ne garip bir kader," dedi Touko-san, daha önce de kurduğu o cümleyi tekrarlayarak.
"Ayrıca Kokutou; bir büyücünün inine gitmek demek, savaşmak demektir. Benim bu atölyem olsun, Alba'nın o apartmanı olsun —-- büyücüler için 'kale' denen yerler savunma amaçlı değildir. Aksine saldırı amaçlıdır, içeri sızan dış düşmanları kesin bir şekilde idam etmek için tasarlanmıştır. Ben neyse de, sen oraya girersen daha girişte seni keklik gibi avlarlar."
Bunu duyunca, o kırmızı paltolu gencin aslında Touko-san ile aynı türden bir varlık olduğu gerçeği nihayet kafama dank etti. Gerçekten de o tuhaf tavırları normal bir insana ait olamazdı.
"...Ama dün gittiğimde hiçbir şey olmamıştı."
"Dün seni sıradan bir insan sandığı içindir. Daha önce söylememiş miydim? Büyücüler, büyücü olmayanlara karşı büyü kullanmazlar. Yanlış bir hareketle başlarına iş açarlarsa onca emekleri boşa gider. O apartmandaki garipliğin dış dünyaya sızması Alba'nın isteyeceği son şeydir."
Öyle diyordu ama bir büyücü için benim gibi birini saf dışı bırakmak çocuk oyuncağı olmalıydı. Hipnozla bile insanların hafızasıyla oynanabiliyorken, büyü denilen şeyle çok daha fazlası yapılabilirdi.
Bu şüphemi dile getirdiğimde Touko-san önce onaylayıp sonra "Hayır" diyerek çelişkili bir cevap verdi.
"Yani, insanların hafızasına müdahale etmek için pek çok yöntem var tabii. Rünler arasında sadece unutmak için kullanılan bir işaret bile mevcut.
Ama bu eskiden işe yarardı. Eskiden hafızası silinmiş bir iki kişinin olması sorun teşkil etmezdi. 'Herhalde periler aklını çeldi' denir geçilirdi. Ama modern dünyada işler öyle yürümüyor. Tek bir kişinin hafızasında anormallik olursa bunu didik didik ederler. Bunu araştıracak olan hafızası silinen kişi değil, etrafındakilerdir. Ailesi, arkadaşları veya patronu durumu şüpheli bulmayabilir ama bu kadar geniş bir alanı kapsayacak bir hafıza silme işlemi yapmak imkansızdır.
Bariyerler gibi düşün. Bir anormalliği gizlemek için hafızayı kurcalarsan, bu sefer o 'hafıza müdahalesi' denilen anormallik gün yüzüne çıkar. Oradan iz sürerek o apartmana ulaşma ihtimalleri sıfır değil. Hafızası silinen kişinin aniden her şeyi hatırlama ihtimali de tamamen yok sayılamaz."
Touko-san sigarasından dertli bir nefes çekerek devam etti.
...Anladım, haklıydı. Biraz fazla pimpirikli gibi görünse de, günümüzde en ufak bir gizem bile göz ardı edilmiyor, peşine düşülüyordu.
Hayır, aslında her şey bir şekilde açıklandığı için, açıklanamayan şeyler daha çok göze batıyordu.
O zaman hafızayla oynamak yerine o kişiyi tamamen ortadan kaldırmak daha mantıklı değil miydi? Zihnini yok edip bitkisel hayata sokmak ya da canını alıp yok etmek. Ölüler konuşmaz, böylece sır da sızmazdı ama... Hayır, sonuç yine aynı olurdu.
Çevredekiler o boşluğu mutlaka fark ederdi. Bilgi çağının zirvesine ulaştığımız modern dünyada, kaybolan bir kişinin izini sürmek zor değildi. Sonuç yine o apartmana çıkacaktı.
İşte bu yüzden, o lüks daireyi ziyaret eden sıradan insanlar hiçbir anormallik görmedi. O binanın tuhaf yapısı, bu tür dış etkenleri sanki hiçbir şey olmamış gibi geri püskürtmek için tasarlanmıştı.
O Alba denen adam bir büyücü olsa ve kötü bir şeyler planlasa bile (ki az önceki konuşmalardan başka bir ihtimal çıkmıyor), o sadece sessizce izlemekle yetinmişti. İnanılmaz bir tesadüf eseri içeri dalan bir hırsızın veya bir saldırgandan kaçıp oraya sığınan bir kadının polisi çağıracağını bilse dahi müdahale etmemişti. Onların hafızasını manipüle etse ya da onları öldürseydi, bu durum aksine tüm dikkatleri oraya çekerdi.
Oraya yolu düşen o bahtsız insanların sebep olduğu olayları, orayı sadece "normal bir lüks daire" olarak tutabilmek adına kabullenmekten başka şansı yoktu.
Bir an, bu ofiste Azaka'nın dile getirdiği paradoksu hatırladım.
Bir fenomeni yok etmek için yaratılan başka bir fenomen, sonunda kişinin kendi kendini köşeye sıkıştırmasıyla sonuçlanır. Ancak ilk fenomeni olduğu gibi bıraksan da yine köşeye sıkışırsın. Ne kadar çırpınırsan çırpın, "fenomen" kelimesi bir türlü silinip gitmez.
Sorunun ta kendisi, sorunu köşeye sıkıştırır.
Gerçekleşmiş bir fenomenin üzerini ancak farklı bir anlam yükleyerek kapatabilirsin. Çünkü fenomenin kendisi asla hiçliğe dönmez.
— Durum bundan ibaret. O bariyerin hiçbir kusuru yoktu. O iki olay yaşanmasaydı, biz bile fark etmeden Shiki yok olup giderdi ve yerini asla tespit edemezdik. Buradan çıkarılacak ders şu Kokutou; her işin peşine mutlaka bir çomak sokulur, bu yüzden mükemmel diye bir şey yoktur.
Touko-san oldukça isabetli bir yorum yapıyordu.
Kendi içinde mükemmel olsa bile, dışarıdan gelen öngörülemez bir engel... O lüks dairenin başına bela olan engel, muhtemelen tesadüfen üst üste binen o iki olaydı.
— Şey, az önce o adamın bahsettiği "Durdurma Gücü" bu mu oluyor?
İkisinin konuşmasını hatırlayıp sorduğumda, Touko-san yine hoşnutsuz bir ifadeyle başını salladı.
— Öyle denebilir.
Durdurma Gücü dediğimiz şey, bizim için hem en büyük müttefik hem de en büyük düşman olan "Yönün Onarıcısı"dır.
Biz insanlar ölmek istemeyiz. Huzur içinde yaşamak isteriz.
Üzerinde bulunduğumuz gezegen de ölmek istemiyor. Uzun yaşamak istiyor.
Durdurma Gücü işte budur. Primat denilen topluluğun her ferdinde bulunan ortak bilinç; kendi dünyalarını devam ettirme arzusu. Benliği bir kenara bırakıp "insan" türünün içgüdüsünde yatan o yönelimin bir noktada toplanıp form bulmuş hali. Buna Durdurma Gücü denilen karşı koruyucu (Counter Guardian) denir.
Şöyle düşün, diyelim ki "A" adında üstün bir insan diktatörlük kurdu. Bu adamın aslında adil biri olduğunu ve yönetiminin de –insani ahlak sınırları dahilinde– ideal olduğunu varsayalım. Ancak A'nın eylemleri bir birey olarak değil de tüm primat türünün bakış açısından "şer", yani bir yok oluş sebebi olarak görülürse, Durdurma Gücü somutlaşır.
Bu, A dahil tüm insanlığın dünyayı yaşatma isteğinin oluşturduğu bilinçaltı kolektifidir. İnsanlığı korumak adına insanlığı dizginleyen bu varlık, kimse fark etmeden ortaya çıkar ve kimse tarafından gözlemlenmeden A'yı yok eder. İnsanların bilinçaltı girdabının yarattığı bu temsilci, yine bilinçaltı kaynaklı olduğu için bilince yansımaz.
Tabii bu, şekilsiz bir bilincin lanete dönüşüp A'yı öldürdüğü anlamına gelmez. Durdurma Gücü genelde bir insanı aracı olarak kullanır ve düşman olan A'yı ortadan kaldırır. Aracı olan insan, sadece A'yı yenecek kadar yetenekle donatılır ama fazlası verilmez. A'nın yerini alamasın diye... Durdurma Gücü denen o devasa ortak iradeyi karşılayabilecek alıcılar, yani böylesine özel bir kanala sahip insanlar nadiren de olsa bulunur. Tarih, bu kişileri "Kahraman" diye adlandırıp yüceltir.
Ama modern çağda bu tabir pek kullanılmıyor. Medeniyet o kadar gelişti ki insanların kendi soylarını tüketmesi artık çocuk oyuncağı. Herhangi bir şirketin başkanı tüm servetini döküp Amazon ormanlarındaki ağaç kesimini artırsa, bir yıl sonra dünya biter. Anlıyorsun ya, gezegen her an her yerde tehlike altında. Durdurma Gücü tarafından dürtüklenip kimse bilmeden dünyayı kurtaran bir sürü tip var ortalıkta. Kahraman dediğin her nesilde sadece bir tane olur. Sırf dünyayı kurtardın diye modern çağda sana kahraman demezler. Ayrıca, eğer bu "A" şahsı insanların başa çıkamayacağı bir boyuttaysa, Durdurma Gücü doğal bir afete dönüşür ve A ile birlikte tüm çevresini haritadan siler. Çok eskiden bir kıtanın batması falan hep bu gücün işidir.
Böyle anlatınca kulağa insanlığın koruyucusu gibi geliyor ama bu gücün insani duyguları yoktur. Bazen on binlerce insanı mutlu edecek bir eylemin önünde bile dikilebilir. İşin berbat tarafı, bu gücün aslında bizzat insanın ta kendisini temsil etmesidir.
Biz onu algılayamasak bile, Durdurma Gücü en güçlü primattır. Geçmişte ne zaman bir deneyin sınırlarını zorlamaya çalışan bir büyücü olsa, bu güç ortaya çıkmış ve o büyücülerin hepsi vahşice katledilmiştir.
Touko-san'ın hikayeleri her zaman çok uzun oluyordu.
Ama buna benzer bir şeyi lisedeki derslerden hatırlıyor gibiydim.
Hangi dersti, konusu neydi acaba? İnsanların hepsinin ayrı bireyler olduğu ama bir yerlerde birbirlerine bağlı olduklarına dair bir konuydu.
Bunun dışında, bu anlattıklarından aklıma Orleans Azizesi geldi. Sıradan bir köylü kızının tanrısal bir vahiy alıp savaştığı o eski hikaye. Aslında sadece o zamanın şövalyelerinin korkaklık veya aşağılık görüp tenezzül etmediği taktikleri kullandığı söylenir ama bu da bir şeylerin itici gücüyle olmamış mıydı? Aniden karakteri değişmiş gibi devleşen birileri. Sadece o an için başka bir kişiliğe bürünüp kötülere karşı savaşan biri. İşte bu, Durdurma Gücü denilen primatların koruyucusudur.
— Hikayeyi anladım. Yani o bahsettiğiniz deneyin Shiki ile bir ilgisi var, değil mi?
Touko-san ile vakit geçirdikçe konuşma tarzını çözmeye başlamıştım. Bu kadın asla boş konuşmazdı. Anlattığı gereksiz detaylar eninde sonunda ana konuya bağlanırdı. Bu yüzden, o deney denilen şeyin Shiki'nin kaçırılma sebebi olduğunu hissetmiştim.
Touko-san sigarasını ezip söndürdükten sonra keyifli bir ifadeyle bana baktı.
— Alba'nın Shiki ile ne yapacağını bilmiyorum.
Ancak o herifin amacı Kök'ün Girdabı'na ulaşmak. Öyleyse Shiki'nin bedenini açmak isteyecektir ama ne yazık ki onda bu cesaret yok. Süre dolana kadar kara kara düşünecektir. Eskiden de böyleydi; "Kırmızı Şapkalı"yı canlı yakaladığı için çok sevinmişti ama uygun diseksiyon yöntemini bulamadığı için sonunda kızı çürütüp gitmişti. Gerçi kendi de dedi ya, Shiki'nin bedeni yedi gün boyunca güvende olacaktır. Tabii, gerçekten "sağ salim" yakalandıysa.
Touko-san gerçekten uğursuz şeyler söylüyordu.
— Shiki güvende. O adam "emanetim altında" dedi. Bu kelime, yaşadığı anlamını da içinde barındırıyor.
Ona karşı çıkarken farkında olmadan Touko-san'a ters ters bakıyordum. Çünkü kendi ağzımla söylemiş olsam da Shiki'nin öldürüldüğü o anı hayal etmiştim.
— Bu yüzden... onu bir an önce kurtarmalıyız.
Bunu fısıldadım. Ama nasıl? Böyle durumlarda elimden bir şey gelmiyordu. Polisi çağırıp o daireyi aratmaktan başka bir şey yapamazdım.
Fakat bunun hiçbir etkisi olmayacaktı.
Bu kadar titiz tuzaklar kuran bir rakip, polisler oraya yığıldığında hiç tereddüt etmeden Shiki ile birlikte toz olup giderdi.
Shiki'yi kurtarmanın sadece iki yolu vardı.
Ya o kırmızı paltolu adamı yenecektim ya da fark edilmeden Shiki'yi geri alacaktım. Eğer benim için mümkün bir yol varsa, o da ikincisiydi.
...Evet, o lüks dairenin projesini tekrar incelemeliyim. Belki inşa edenlerin bile fark etmediği gizli bir giriş yolu vardır.
Kendi düşüncelerime gömülmüşken Touko-san, bıkkın bir sesle bana seslendi.
"Dur bakalım. Konu Shiki olunca neden senin vidaların gevşiyor? Hastanedeyken de söylemiştim; tehlikeli olduğu için Kokutou sen uslu duracaksın. Bu sefer senin sıran değil."
"Bir büyücünün dengi ancak başka bir büyücüdür."
Bunu söyledikten sonra ayağa kalktı.
Her zamanki iş kıyafeti olan takım elbisesinin üzerine uzun bir palto geçirdi.
Kahverengi deri palto ağır görünüyordu, sanki bir bıçak darbesiyle öyle kolayca kesilmeyecek bir yapısı vardı.
"Alba denilen o herif öyle dedi ama onun inine girmek için iki üç gün hazırlık yapmama gerek yok. Madem bu kadar istiyor, hemen şimdi gideceğim. Kokutou, odamdaki gardıropta bir çanta var, onu getir. Turuncu olanı."
Touko-san'ın sözlerinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
Onun tam bir büyücü gibi hissettiren sözlerine uyup yan odaya geçtim ve gardırobu açtım. İçeride kıyafet yerine çantalar duruyordu.
Evrak çantasının biraz daha kalın hali olan turuncu bir çanta ile sanki uzun bir yolculuğa çıkılacakmış gibi duran büyük bir çanta vardı.
Denileni yapıp turuncu olanı elime aldım. Oldukça ağırdı. Şık bir tasarımı vardı ve dış yüzeyine çeşitli çıkartmalar yapıştırılmıştı.
Ofise dönüp çantayı ona uzattığımda, Touko-san göğüs cebinden bir sigara paketi çıkarıp bana verdi.
"Bu sende kalsın. Tayvan yapımı berbat bir sigara, elimde sadece bu kaldı. Üreten şirket doğal olarak kapandı, bir yerlerdeki meraklı bir ustanın sadece bir karton kutu dolusu ürettiği nadide bir parça. Şöyle söyleyeyim, şu an ofisteki en değerli ikinci eşya bu."
Böyle tuhaf bir laf edip arkasını döndü ve yürümeye başladı.
En değerli birinci eşyanın kendisi olup olmadığını merak edip sorduğumda, sadece yüzünü çevirip çocuk gibi darıldı.
"Ne kadar kaba. Ben bile, ne kadar olsa da bir insanı eşya yerine koymam."
Tıpkı gözlüklerini taktığı zamanki gibi dudaklarını büzdü.
Ardından her zamanki soğuk ifadesine geri dönerek devam etti.
"Kokutou. Büyücü denilen güruh, çıraklarına ve yakınlarına karşı çok fedakardır. Onlar kendi parçaları gibidir, bu yüzden onları korumak için canlarını dişlerine takarlar. İşte bu yüzden, sen gönül rahatlığıyla burada bekle. Shiki'yi bu gece geri getireceğim."
Tık tık diye uzaklaşan ayak sesleri.
Arkasından tek kelime dahi edemedim. Kahverengi paltolu büyücüyü böylece uğurladım.
Sarmal Çelişki (Üst Kısım) - SON
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.