Kendi İçinde Çelişen Sarmal

Gatiri, gatiri, gatin, gatin.

...Baş ağrım şiddetleniyor. Vücudumdaki acı da gitgide artıyor; sanki orama burama cıvatalar çakılıyormuş gibi hissediyordum.

Acıya dayanmaya çalışarak dizlerimi kendime çekmiş, büzülmüştüm.

Dişlerim birbirine vuruyor, bilincim bir türlü yerine gelmiyordu. Kendi kendime "Lanet olsun" kelimesini sayıklayıp dururken, hiçbir anlamı yokken duvarı dikizleyerek orada öylece var oluyordum.

───Ondan sonra, ne kadar zaman geçti acaba?

Ryougi, Araya tarafından alt edildikten sonra, hiçbir şey yapamadan öylece kalakalmıştım. Araya ayaktayken ölmüştü. Tabii ki öyle olacaktı. Göğsüne ve boynuna bıçak saplanmış, boynundaki bıçak köküne kadar girmişti. Hayatta kalması imkansızdı.

Ancak Araya dirilmeye çalışıyordu. Boynuna saplı bıçak yavaş yavaş dışarı doğru hareket ediyordu. Kasların bıçağı geri ittiğini anlayana kadar, bunu boş boş izledim. Bıçak "karan" diye bir ses çıkararak yere düştü. Araya'nın durmuş olan nefesi yeniden başladı.

Ben───ancak o düşen bıçağın sesiyle bir şeyler düşünebilir hale geldim. Sürünerek yere düşen bıçağa koştum ve onu iki elimle sıkıca kavradım. Başımı kaldırdığımda, henüz dirilen Araya'nın gözleri bana dikilmişti.

Muhtemelen bir çığlık attım. Araya inanılmaz derecede korkunçtu. Ryougi'nin intikamını almayı düşünmek bir yana, ona karşı koymayı hayal bile edemeden deli gibi kaçtım.

Kaçabileceğimi sanmıyordum ama o an kaçmaktan başka bir şey yapamazdım.

Koştum, koştum, nefesim kesilene kadar koştum ve o lüks daireden kaçıp gittim. Geldiğim motosiklete binip ne pahasına olursa olsun o kuleden uzaklaşmaya çalıştım.

...Ve kendime geldiğimde, böyle bir yerde titriyordum.

Muhtemelen artık sahibinin bir daha asla dönmeyeceği Ryougi'nin apartman dairesi. Bu ruhsuz odada, yine sadece dizlerini karnına çekmiş oturan zavallı, işe yaramaz bir insandım.

"......Lanet olsun."

Belki bininci kez aynı kelime dökülüyor dudaklarımdan.

Elimden gelen tek şey bu.

Ben berbat biriyim. Ryougi'yi orada bırakıp kaçtım. Gözlerimin önünde anne ve babamın cesetlerini görmüş olmama rağmen en ufak bir suçluluk duygusu hissetmiyorum. Kendi öldürüldüğüm o kabusu bir gerçeklik olarak görmeme rağmen, içimde hiçbir duygu uyanmıyor.

En azından───o şeyin ne olduğunu anlamlandırabilmem gerekirdi ama kafam bir türlü düzgün çalışmıyordu.

"......Lanet olsun."

Titremem durmuyor, hala aynı şeyi sayıklayıp duruyorum.

Gülünç bir durum.

Şimdiye kadar her şeyi tek başıma halletmiştim oysa.

Şimdi ise tek başıma hiçbir şey yapamıyorum.

Ryougi'yi kurtarmayı bile beceremiyorum.

"......Lanet... olsun............!"

Bağırsam da kafamın içi bozuk kalmaya devam ediyordu.

Ryougi'yi kurtarmak demek, o adamla savaşmak demekti. Sadece Araya'nın suretini hatırlamak bile tüm vücudumun titremesine yetiyordu; Ryougi'yi kurtarabilecek durumda falan değildim.

Gatiri, gatiri.

...Sanki bir saatin dişlileri dönüyormuş gibi garip bir ses.

Sol dirseğim sızlıyor. Kaçarken bir yere çarpmış olmalıyım; kemiğim çatlamışçasına bir acı yankılanıyor.

Hem bedenen hem de zihnen sınırdaydım.

Baş ağrım dinmiyor, eklemlerimdeki sızı geçmiyordu.

Nefes almak bile güç geliyordu, canım yanıyordu.

".................."

Ağladım. Ağlıyordum. Dizlerime sarılmış halde, çaresizlikten ağlıyordum. Yapayalnız olduğum için, acınası olduğum için, canım yandığı için ağlıyordum.

Böyle tek başıma ağlamaktan başka bir şey yapamayan kendimin bir sahte olduğunu acı bir şekilde anladım. Tıpkı diğerleri gibi boş boş yaşayan bir sahteydim işte. Ryougi gibi gerçek biri olmak istemiştim ama doğuştan gelen niteliğimi gizleyemiyordum.

Gerçek biri mi...?

Ah, yine de bir keresinde kendimi öyle hissedebildiğim bir an olmuştu.

O───evet, çok kısa bir süre önceydi.

Dizlerimi bırakıp bakışlarımı yatağın üzerine çevirdim. Her zaman orada uyuyan Ryougi yoktu. Sadece bir Japon kılıcı öylece oraya bırakılmıştı.

...Katil olduğumu söylememe rağmen bana inanan kadın.

...Bir katil olmama rağmen bana normal bir insanmışım gibi davranan kadın.

...Bana yardım eden kadın.

...İlk defa birlikte vakit geçirmek istediğim kişi.

───Neden unutmuştum ki?

Bu duygu bir sahtelikten ibaret değildi.

Ben gerçekten───onu korumak istemiştim.

"────Ben, ne yapıyorum?"

Korumaya, korumak istediğime dair bir şeyler düşünüyordum, değil mi?

"────────"

Pek anlamıyorum. Ama bir kez olsun kendi hayatımın her şeyden önemli olduğunu düşünmemiştim. Başka bir şey. Başka bir önemli şey vardı; birinin yardım etmesini istediğim için o gün evimden gizlice çıkmıştım.

"────Kahretsin, ne kadar da korkağım."

"Benim için ölebilir misin?"

Bunu soran Ryougi'ye cevap vermiştim ya.

Korkacak ne vardı ki?

Yapmam gereken şey belliydi. Bu yüzden, başkalarının gözünde ne kadar acınası bir dikbaşlılık gibi görünse de ayağa kalkmak zorundaydım.

"......Öyleydi, değil mi? Ah, tamamdır Ryougi. Enjou Tomoe senin için ölecek."

Kendi kendime mırıldanarak Ryougi'nin bıraktığı bıçağı sıkıca kavradım.

Tam o sırada, kapının zili çaldı.

"Pin-pon" şeklindeki o neşeli sesle aniden tetikte beklemeye başladım.

Araya mı peşimden gelmişti, yoksa sadece bir ziyaretçi miydi?

Burası Ryougi'nin eviydi, sıradan bir ziyaretçi olması pek mümkün değildi. O zaman gelen kesinlikle Araya ve adamlarıydı. Evde yokmuşum gibi davranmaya karar verdim ama hemen fikrimi değiştirdim.

...Ben artık kararımı vermiştim. Kapıyı açtığı an ona saldıracak ve Ryougi'nin yerini söylettirecektim.

Bıçağı tutarak girişe gittim ve "Şimdi açıyorum" diyerek sakin bir sesle kapıyı araladım.

"Kime bakmıştınız───"

Sözümü bitiremeden karşımdakini bütün gücümle içeri çektim.

Adamı koridora yatırıp üzerini bastırırken topuğumla kapıyı kapattım.

Karşımdaki gafil avlandığı için hiçbir şey yapamadı.

Üzerine çıkıp tam yumruğu indirecekken son anda elimi durdurdum.

Altıma aldığım kişi, ilk bakışta bile tamamen zararsız olduğu anlaşılan, ne Ryougi'nin evine gelen birine ne de Araya'nın adamlarına benzeyen bir insandı.

"......Sen de kimsin be?"

Mırıldanmama cevap gelmedi.

Altımdaki adam şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırarak bana bakıyordu.

Siyah saçlı, siyah çerçeveli gözlükleri olan, yumuşak bakışlı bir adamdı. Yaşı benden biraz daha büyük olmalıydı. Baştan aşağı siyahlar içinde olmasına rağmen hiç de şüpheli bir havası yoktu.

"Sen───Ryougi'nin tanıdığı mısın?"

"Öyleyim de, sen kimsin...?"

Aniden içeri çekilip neredeyse dayak yiyecek olmasına rağmen, adam oldukça sakin bir şekilde karşılık verdi.

"Ben mi? Ben────"

Düşününce, ben Ryougi'nin nesi oluyordum ki? Uygun bir tanım bulamayınca uğraşmaktan vazgeçtim.

"Bunun bir önemi yok. Ryougi evde değil. Hemen git buradan."

Üzerinden kalkıp ayağa dikildim.

Adam koridorda öylece uzanırken gözlerini dikmiş elime bakıyordu.

"Ne var? Seni yere serdiğim için kusura bakma ama ne yazık ki seninle uğraşacak vaktim yok."

"O Shiki'nin bıçağı değil mi? Neden sende duruyor?"

Adam, hafife alınmayacak bir keskinlikle elimdeki bıçağı süzüyordu.

"......Bu bana emanet. Seni ilgilendirmez."

Gözlerimi kaçırarak cevap verdim ama adam "Beni ilgilendirir" diyerek sakin bir sesle ayağa kalktı.

"Shiki, kendi kesici aletlerine kimseyi dokundurtmaz. Hele ki o bıçak söz konusuysa asla. Onu senin taşıyor olman, Shiki'nin ilkelerinden tamamen vazgeçtiği anlamına mı geliyor yoksa───"

Adam birden yakama yapıştı.

"───Yoksa onu Shiki'den zorla mı aldın, sadece bu iki ihtimal var."

Adamın öyle aman aman bir heybeti yoktu ama insanın gözlerini kaçırmak isteyeceği kadar delici ve dürüst bakışları vardı.

Yakama yapışan elini sertçe ittim.

"İkisi de değil. Bu Ryogi'nin düşürdüğü bir eşya. O yüzden... Bir an önce onu sahibine geri vereceğim."

Bunu söyleyip arkamı döndüm. Oturma odasına gidip hazırlıklarımı tamamlamam gerekiyordu.

"Bekle. ...Sen, onların ortağı mısın?"

Adam arkamdan beni sorguladı. Onu görmezden gelmeyi düşünmüştüm ama kurduğu cümledeki bir detay dikkatimi çekti.

"Onlar da kim?"

"Ogawa Apartmanı."

Adam bu kelimeleri kısa, bıçak gibi keskin bir sesle söyledi. Olduğum yerde çakılıp kaldım. Muhtemelen ağzımı aramak için bir zar atmıştı ve ben bu tuzağa düşmüştüm.

"...Anlıyorum. Shiki gerçekten yakalanmış."

Bunu söyledikten sonra adam giriş kapısının koluna uzandı.

O an, nedense birinin benden önce davranacağı hissine kapıldım.

"Hey."

İstemeden onu durdurdum. Yapmasam daha iyiydi ama bu adamın tek başına gitmesine izin vermemem gerektiğini hissediyordum... Hepsinden önemlisi, onun da amacının benimkiyle aynı olduğunu fark edince içim rahatlamıştı.

"Hey, bekle!"

Az öncekinden farklı bir amaçla, gelen adamı kolundan tutup kendime çektim.

Adamın dediğine göre Ryogi'nin lise yıllarından beri arkadaşıymış. Kim olduğuyla ilgili ayrıntılar şu an zerre umurumda değildi. Ben sadece Ryogi'yi kurtarmak istiyordum, o da sadece Ryogi'yi kurtarmak istiyordu.

Birbirimize isimlerimizi bile söylemeden sahip olduğumuz bilgileri paylaştık.

Adamın anlattığına göre, bugün öğlen saatlerinde Alba adında kırmızı paltolu bir adam gelip Ryogi'yi kaçırdığını açıkça ilan etmişti. Benim Ryogi ile apartmana gittiğim zaman dün geceydi. Zamanlama uyuyordu.

Saatin tam yediye gelmek üzere olduğunu fark ettim. O olaydan beri tam bir gün geçmişti.

Adam, Touko adında birini bekliyormuş ancak anlaşılan o kişi de tuzağa düşürülüp etkisiz hale getirilmişti. Tek başına kalan adam, yarını bekleyemediği için harekete geçmeye karar vermiş.

Ben de dün gece olan her şeyi anlattım.

Apartmanın Doğu ve Batı bloklarını. Benim iki ayrı evimi. Ryogi'nin, Araya denen o canavar tarafından yakalanışını... Ve ailemi öldürüp sokaklarda aylaklık ederken Ryogi ile nasıl karşılaştığımı.

Adam beni büyük bir ciddiyetle dinliyordu.

Bu tuhaflıkların merkezinde olan ben bile tüm bunları anlatırken her şey kulağa bir yalanmış gibi geliyordu; buna rağmen o, zerre şüphe duymadan beni dinledi.

"...Peki, sen ne düşünüyorsun?"

Hikayem bittiğinde, adam ciddi bir yüz ifadesiyle bu soruyu sordu.

"Ne düşünmesi? Ryogi hâlâ o apartmanın bir yerinde. Onu kurtarmaktan başka ne yapılabilir ki?"

"Öyle değil. Ben ailenden bahsediyorum. Sence hangisi gerçekti?"

Hiç düşünmediğim bir şeyi, adam çok endişeli gözlerle soruyordu.

Ailem─── Ben, Tomoe Enjo'yu büyüten ebeveynler.

"...Bunun şu an bir ilgisi yok. Sonra konuşalım."

"İlgisi var. Touko-san'ın dediğine göre o apartman, insanları kasten akıl hastalığına sürükleyecek bir yapıda inşa edilmiş. Eğer toplu intiharın yaşandığı bir aile varsa, bunun sorumluluğu o ailede değil, apartmanı inşa edendedir. Senin için de durum aynı. Öldürüldüğün rüyalar gördüğün için paniğe kapılıp aileni öldürdüğünü söyledin. Peki, bu gerçekten senin iraden miydi? Aileni gerçekten sen mi öldürdün? Yoksa sen onlara elini sürdüğünde, onlar çoktan ölmüş müydü?"

Adam içime işleyen bir bakışla bana bakıyordu.

Bakışları keskin değildi. Ama ruhumun derinliklerine sızan bir gücü vardı. Ryogi'nin tam tersi bir şekilde gerçekleri gün yüzüne çıkarıyordu.

...Ben de bu çelişkinin farkındaydım. Hayır, aslında kalbimin bir köşesinde zaten biliyordum. Kendi ellerimle öldürdüğüm ailemin asıl kimliğini. Fakat bunu kabul edersem, kabullenmek istemediğim bir gerçek daha su yüzüne çıkacaktı. Onu reddetmekten başka çarem yoktu.

"...Öldürdüm işte. Sadece bu kısmı gerçek. Annemi katlettiğim andaki o his hâlâ ellerimde. Bir ay önce ailemi öldürdüğüm kesin. Bundan kaçış yok."

"Ya baban? Deminden beri hep annenden bahsediyorsun ama babandan hiç söz etmiyorsun. Belki de sadece anneni öldürdün."

"Çok ısrarcısın. Babam da ölmüştü. Cesedini kendi gözlerimle gördüm, yanlış olamaz───"

Lafımı tamamlarken fark ettim.

Doğru─── babamın cesedi de oradaydı. Ama onu ben mi öldürmüştüm? Annemi öldürdüğüm anı hatırlıyordum ama babamı nasıl öldürdüğüme dair en ufak bir fikrim yoktu.

Çünkü babam zaten annem tarafından öldürülmüştü.

Altı ay önceki ailemin cesetleri. Muhtemelen bu gece de annesi tarafından katledilecek olan Enjo ailesi fertleri. Benim öldürdüğüm ailem, her gece beni uykumda öldüren ailemdi.

O rüya gerçekti.

Ben rüyadan kaçmak için değil───

O gerçekten kaçmak için, en iyisi kendi ellerimle───

Zihnimde bir dişli çarkın tıkırtısı duyuldu.

"───Kapa çeneni. Ailem falan umurumda değil. Ben sadece Ryogi'yi kurtaracağım. Gerisi beni ilgilendirmez."

Evet, şu anki tek gerçeğim buydu. Başka bir şey düşünecek ne vaktim ne de mecalim vardı.

"Eee, bir planın var mı? Onu tek başına kurtarmaya gidiyorsan bir şeyler düşünmüş olmalısın."

Ona dik dik bakarak sorduğumda, adam pek de hevesli olmayan bir tavırla başını salladı.

"Aslında bir planım vardı. Ama senin anlattıklarını dinledikten sonra fikrim değişti. Bu bizim altından kalkabileceğimiz bir iş değil. Polise haber vermemiz gerekmiyor mu?"

Adam bunu kısık sesle, düşünceli bir tavırla söyledi.

...Bu herif ne saçmalıyor? Polisin işe yarayacağı mı var sanki?

"Bunu ciddi mi söylüyorsun?"

Adam "Olamaz" dercesine omuz silkti ve başını iki yana salladı.

"Ciddi değilim ama böyle bir muhakeme yapmak da gerekli. Benim gördüğüm kadarıyla sen kendini çok fazla sıkıyorsun. Shiki önemli ama ondan bağımsız olarak kendi hayatına da değer vermelisin."

"Kes sesini, benim ne hissettiğimi sen ne bileceksin...! Benim hiçbir şeyim yok. Kimse beni korumadı, ben de kimseyi koruyamadım. En azından... en azından Ryogi'yi kurtarmak, elimde kalan tek şey bu. Onun için öleceğime dair verdiğim sözü tutmaktan başka hiçbir──────!"

Daha fazlasını söyleyemedim, boğazım düğümlendi.

Anlamıştım artık. O gecekiyle aynıydı. Ben Ryogi'yi kurtarmak istemiyordum. Ryogi'yi kurtarırken ölmek istiyordum.

Şu an yaşamak çok acı vericiydi. Hiçbir şeyim kalmadığı için yaşamanın bir anlamı da yoktu. Ama değersiz bir ölüm de istemiyordum. Eğer─── Ryogi için canımı verirsem, bu çok anlamlı bir ölüm olurdu.

Aşık olduğum kadın uğruna ölmek, benim gibi biri için fazlasıyla yeterli bir sondu.

...Bu adam gerçek niyetimi fark ettiği için bana o acıyan gözlerle bakıyordu.

"───Sen anlamazsın."

Sadece bunu fısıldayabildim.

Adam sessizce ayağa kalktı.

"Anladım. Shiki’yi kurtarmaya ikimiz gidelim. Ama önce uğramam gereken bir yer var. Bana eşlik edeceksin, Enjo Tomoe."

Henüz söylemediğim adımı ağzına alarak, adam gecenin karanlığına doğru yürümeye başladı.

Adamın peşine takılıp trene bindim.

Hedefimiz olan lüks daireyle tamamen zıt yöne giden bir trene binmiş, bilmediğim bir istasyonda inmiştik.

Burası, şehir merkezinin gürültüsünden uzak, sessiz bir yerleşim alanıydı. İstasyonun önünde bir meydan bile yoktu; sadece iki küçük marketin olduğu, ıssız ve hüzünlü bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu.

"Bu taraftan."

Adam istasyon önündeki haritayı hızlıca inceleyip yürümeye koyuldu.

Birkaç dakika yürüdükten sonra, çevremizde akşam yemeğini bitirip sessizliğe gömülmüş evlerden başka bir şey kalmadı. Yol karanlıktı; sadece sokak lambalarının cılız ışığı, önümüzü güvensiz bir şekilde aydınlatıyordu.

Dar yollar, dar yaya köprüleri... Çöp toplama alanlarında evsizler gibi tünemiş sokak köpekleri vardı; burası hiç de nezih bir yer sayılmazdı.

Adam buraya ilk kez geliyor gibiydi.

Başta bunun Ryogi’yi kurtarmak için bir ön hazırlık olduğunu düşünmüştüm ama durum öyle görünmüyordu.

Sessizce ilerleyen adamın arkasından yürürken içimdeki huzursuzluk ve öfke giderek arttı. Bizim buralarda gezinecek vaktimiz yoktu.

"Hey, yeter artık. Nereye gitmeyi planlıyorsun?"

"Az kaldı. Bak, oradaki park. Yanında boş bir arazi var, değil mi? Hemen bitişiği."

Adamın peşinden giderek parkın önünden geçtik.

Gecenin bu saatinde parkta kimsecikler yoktu. Gerçi, böyle bir parkta gündüz bile kimsenin olacağını sanmıyordum. Sadece zemini düzlenmiş, hiçbir özelliği olmayan küçük bir oyun alanıydı.

Ne bir kaydırak ne de bir tırmanma demiri vardı. Göstermelik konulmuş barfiks demirleri paslanmıştı; belli ki yıllardır dokunulmamıştı bile.

"───Ha?"

Aniden zihnimden bir şeyler geçti. Ben... Kesinlikle bu parkı biliyordum.

Çocukken, artık hatırlamaya bile gerek duymayacağım kadar küçük olduğum zamanlarda, burada oynadığımı hatırlıyordum.

Öylece kalakalmış parka bakarken, adam epey uzaklaşmıştı.

Boş arazinin yanındaki tek katlı bir evin önünde duruyordu. Koşar adım yanına gittim.

Adam sessizce eve bakıyordu. Yaklaştığımda bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde derin bir keder vardı.

O bakışların yönlendirmesiyle, az önce adamın baktığı şeye doğru döndüm.

Başım döndü, dünyam sarsıldı.

...Bir ev vardı. Tek katlı, küçük bir ev.

Bahçe kapısının yarısından fazlası çürümüş, bahçeyi yabani otlar sarmıştı. Uzamış otlar evin duvarlarına kadar tırmanmıştı. Duvarların boyaları yer yer dökülmüştü; bir evden ziyade bitkin, yaşlı bir köpeği andırıyordu.

İnsanlar burayı terk edeli ne kadar olmuştu acaba?

Burası artık bir ev değil, sadece bir harabeydi.

"........................"

Sesim çıkmıyordu.

Gözlerimi ayırmadan harabeye bakarken, farkında olmadan ağlamaya başladım.

Ne üzgündüm ne de pişman; ama gözyaşlarım durmak bilmeden boşalıyordu.

Ben böyle bir yer bilmiyordum. Daha önce hiç görmemiştim.

Ama ruhum hatırlıyordu. Enjo Tomoe’nin bunu unutmasına izin vermiyordu.

Yetişkin olan benliğim burayı terk edip gitse bile, Tomoe bu yeri hep hatırlamıştı.

───Benim evim...───

Sekiz yaşına kadar yaşadığım yer. Çoktan unuttuğum o hatıralarla dolu günler.

'…Enjo. Senin evin nerede?'

Bu soruya cevap verdiğimde, genç kız hoşnutsuz bir ifadeyle kafasını sallamıştı.

'Senin dönmek istediğin evden bahsediyorum. Bilmiyorsan boş ver.'

...Bundan mı bahsediyordun, Ryogi?

Ama bu saatten sonra burada ne olabilirdi ki? Çökmüş, yıkılmış, eski halinden eser kalmamış bir harabeyle ne işim olabilirdi?

Bu evde sadece acı hatıralar vardı. İşsiz kalıp hıncını benden çıkaran babam, evin içinde bir zorbaydı. Annem ise babamın her dediğine boyun eğen, sadece "peki" diyebilen bir odundan farksızdı.

Bana ne doğru dürüst bir yemek ne de sıcak bir kıyafet verilmişti.

Benim için ebeveynlerim sadece birer ayak bağıydı. Bu yüzden onların ölmüş olmasından ziyade, benim için Ryogi daha önemliydi.

Önemli olması gerekirdi.

Öyleyse neden─── neden bu kadar çok ağlıyorum?

Anne ve babamın iskeletlerini gördüğümde de böyle olmuştu. Bir yerlerim uyuşuyor, hareket edemez hale geliyorum. Önemli bir şeyi unutmuş olmanın verdiği o sızı içimi yakıyor.

"...Bu da ne böyle?"

Mırıldanarak harabenin bahçesine girdim.

Bahçe dardı. Üç kişilik bir aile için yeterli gelmiş olmalıydı ama artık bir yetişkindim. Çocukluğuma kıyasla bahçe çok daha basık ve dar hissettiriyordu.

...Hatırlıyorum bu bahçeyi.

Mutlulukla gülümseyip başımı okşayan babamın güçlü kollarını.

Mutlulukla tebessüm edip beni uğurlayan annemin nazik yüzünü.

İnanamıyordum. Benim de böyle rüya gibi huzurlu günlerim olmuş muydu gerçekten?

Böylesine sıradan bir mutluluğa ben de mi sahiptim?

"───Tomoe."

Bir ses geldi. Arkamı döndüğümde, sert hatlı ama yakışıklı bir adam duruyordu.

"Sana önemli bir şey emanet edeceğim, buraya gel."

Adamın ayaklarının dibine küçük bir çocuk koşarak gitti.

Kızıl, dalgalı saçlı, kız çocuğuna benzeyen bir veletti.

"Baba, bu ne?"

"Evin anahtarı. Sakın kaybetme. Tomoe, sen de artık bir erkeksin, bununla anneni korumalısın."

"Anahtarla mı koruyacağım?"

"Evet. Evin anahtarı, aileyi koruyan en önemli şeydir. Kapıyı iyice kilitleyebilirsin, böylece baban ve annen evde yokken bile güvende olursun. Anahtar, aile olmanın kanıtıdır."

...Henüz çok küçük olan o çocuk, babasının sözlerini ne kadar anlayabilmişti acaba?

Yine de anahtarı sıkıca kavradı, başını kaldırıp cevap verdi:

"Tamam, anladım. Onu çok iyi koruyacağım. İçin rahat olsun baba. Evi ben korurum. Tek başıma kalsam bile her şeyi halledebilirim───"

Dizlerimin bağı çözüldü ve bahçeye yığılıp kaldım.

Doğrulmaya çalışsam da bacaklarım beni dinlemiyordu.

Geçmişin hatıraları zihnime o kadar net kazınmıştı ki, şu anki bedenime hükmedemiyordum.

...Öyleydi. Benim için evin anahtarı, aileyi korumak demekti. Ailenin kanıtı olan, hazine değerinde bir şeydi.

O aile parçalanmış, eski günlerden eser kalmamıştı.

Ben buna lanet okumuş, şimdiki zamanın ağırlığı altında ezilip geçmişi tamamen unutmuştum.

...Eskiden. Ailenin henüz huzurlu olduğu zamanlardaki hatıralar. Nazik annem. Gurur duyduğum babam. Çocuklarının büyümesini her şeyin önünde tutan ebeveynlerim. Bunlar gerçekti. Zaman geçip de bunlar kaybedildi diye, onlara sahte damgası vuran ben bir aptaldım.

Annem ve babam bu kadar nazikken.

Yarınlar bu kadar parlak görünürken.

Ben sadece bugüne bakmış, ailemi "işe yaramaz insanlar" olarak yaftalayıp kendimi onlardan soyutlamıştım.

Yardım çığlıklarını görmezden gelmiş, onlara son darbeyi ben vurmuştum.

Her şey─── sonsuza kadar mı sürmeliydi?

Hayır. Sonsuzluğu istemek yanlıştı. Ailemin hisleri gerçekti. Bunu unutup─── asıl kurbanları suçlu ilan ederek kaçmıştım.

...Çevresi tarafından dışlanan, çalışmak istese de iş bulamayan babam.

İş yerinde dedikodulara maruz kalmasına rağmen sabredip çalışan annem.

O ikisi için tek kurtuluş bendim.

İşten eve döndüğümde annem her zaman beni beklerdi. Bir şeyler söylemek ister gibi olurdu ama ben "sizin sesinizi bile duymak istemiyorum" dercesine ona arkamı dönerdim. Acı çeken tek kişi ben değildim. Annem benden çok daha fazla acı çekmiş olmalıydı.

Konuşacak kimsesi olmayan, babamdan dayak yiyen ve sessizce çalışan annem.

Zihninin parçalanması kaçınılmazdı. Ben... Eğer bir kez olsun arkama dönüp baksaydım, işler bu noktaya gelmezdi.

"Nasıl bir... aptalım..."

Gözyaşları durmak bilmedi, yüzümü ellerimle kapattım.

Ailemi öldürmemin sebebi rüyalar mıydı, yoksa o lüks daire mi? Bunların hiçbir önemi yok.

Suçlu benim. Mağdur olan annemken, ben onu suçladım ve yüzüne bile bakmadım. Ailemi öldüren benim. Her şeyden önce o insanlara yardım etmesi gereken bendim.

Bunun bedelini şimdi ödemeliyim...

Yere çökmüş halde bahçenin toprağını var gücümle sıktım.

Gözyaşlarım durmuştu.

Ağlamamın sebebi demin hissettiğim o pişmanlık değildi artık.

Üzüntüden... Ailemin ölmüş olduğu gerçeği çok ağır geldiği için ağlamıştım. İlk defa... Ölümlerinin üzerinden yarım yıl geçtikten sonra nihayet akıtabildiğim bir veda töreniydi bu.

Ama bu kadarı yeter. Daha fazla böyle oyalanıp duramam. Sonunda başlangıç çizgisine geri döndüm.

Rüzgar dindi ve işaret verildi.

Hadi... Artık ciddiyetle koşmaya başlama vakti...

Fark ettiğimde, adam hâlâ arkamda duruyordu.

Hiçbir şey söylemeden bahçede çömelmiş halimi izliyordu.

Kabul etmek sinir bozucu olsa da buraya gelmem gerekiyordu. Fakat beni ağlarken gördüğü için pek dürüst davranasım yoktu. Hayır, bu adama karşı muhtemelen sonuna kadar dik başlılığımı koruyacaktım. Ne de olsa aşk rakibimle iyi geçinmek gibi bir hobim yoktu.

"Kahretsin, tatmin oldun mu bari?"

Arkama bakmadan zehir zemberek konuştum.

Adam kederli bir ifadeyle başını salladı.

"...Kusura bakma. Yaşadığın talihsizliği bilmeme rağmen, söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyorum."

Ah, öyledir tabii. Acımı sadece ben anlayabilirim.

Başkalarının gelip merhamet gösteriyormuş gibi yapıp acımı bana açıklamalarından nefret ederim. Bu açıdan bakınca, bu herif son derece yerinde bir şey söylüyordu.

"Ben mutlu bir evde doğup mutlu büyümüş biriyim. Bu yüzden söyleyecek bir sözüm yok."

...Ah, bu cidden iyi bir adam.

Şu anki halime karşı teselli sözleri bile yalan kalırdı. İnsanların merhametinden nefret etsem de, o merhameti geri çevirmenin bedelinin eninde sonunda bana döneceğini biliyordum. Bu adam bana bu berbat hissi yaşatmak istemiyordu.

"Peh. Madem biliyorsun, kapa çeneni aptal."

"Ama kelimelere dökmezsen anlayamazsın. Şimdiye kadar kaçıncı sıradaydı bilmem ama eğer elinde hiçbir şey kalmadıysa, şu an senin için en değerli şey kendinsin. Kendini hiçe sayman kesinlikle yanlış."

Ay ışığı altında, adam böyle şeyler söyledi.

Her şeyden daha önemli olan kendimdi.

İnsanları kandırma pahasına korumam gereken şey, Enjou Tomoe denen bu candı.

Ah, muhtemelen en saf gerçek buydu.

Sahte olmayan, süssüz, çırılçıplak bir öz.

Bunu çirkin bulmamın sebebi muhtemelen zayıf olmamdı. Shiki için öleceğimi söylediğim o gece, Shiki'nin beni aşağılamasının sebebi de buydu.

...Vay be. Bu kadar farklı iki insanın sonunda bana aynı şeyi öğütlemesi şaşırtıcıydı.

Çömelmiş haldeyken kıkırdadım.

Tam o sırada, adam elini uzattı.

"Kendi başına kalkamıyorsan, el vereyim."

...Ona gözlerimi kamaştıran bir şeye bakıyormuş gibi baktım ve yavaşça elini ittim.

Vücudumdaki tüm eklemler gıcırdayarak çığlık atsa da bu, ölene kadar sürdürmem gereken bir inattı.

Enjou Tomoe ayağa kalktı.

"Üstüne vazife değil. Ben her zaman her şeyi tek başıma hallettim."

Bu da sadece kendi uydurduğum bir sanrı olsa da...

Adam hafifçe güldü.

"Evet. Böyle cevap vereceğini tahmin etmiştim."

Garip bir şekilde, karşılık vermek istediğim türden bir gülümsemeydi bu.

Adamın kurduğu plan basitti.

Shiki, lüks dairenin batı blokunun onuncu katında bir yerlerde tutsak edilmişti. Ana lobiden girip asansöre binsek bile anında fark edilirdik. Bu yüzden, adam kendisinin yem olacağını söyleyip Shiki'yi kurtarma görevini bana verdi.

O binanın sakini olan benim ortalıkta dolaşmamdansa, dışarıdan biri olan kendisinin dolaşmasının Araya ve diğerlerinin dikkatini daha çok çekeceğini emin bir tavırla söylüyordu.

"Ama eninde sonunda beni de fark etmezler mi?"

"Sen yer altından sızacaksın. İşte, bu o binanın krokisi. Bak, burada bir yer altı otoparkı var. Binadan uzaktaki bir logardan kanalizasyona girip oradan içeri sızabilirsin. O binanın yer altı otoparkı kullanılmıyor, değil mi?"

Adamın sözleri her noktada mantıklıydı. Dediği gibi, o binanın yer altı otoparkı kullanıma kapalıydı. Asansörde 'B' düğmesi olsa da zemin kattan yer altına gitmiyordu.

"Muhtemelen atölyeleri orasıdır. Yer altı otoparkı iyi düşünülmüş. Orada ses dışarı çıkmaz ve hiç şüphe çekmez."

Adam konuşurken, kanalizasyondan otoparka çıkarken kullanmam için içinde kriko ve tornavida gibi aletlerin olduğu deri bir çanta tutuşturdu elime.

Adamın kullandığı araba, sonunda lüks dairenin bulunduğu dolgu alanına ulaştı.

Binadan yaklaşık bir kilometre uzaktaki yolda durup araçtan indik.

Saat akşam ondu. Sokaklarda kimse kalmamıştı.

"İşte, logar orada. Oradan batı yönündeki kanalizasyona git, yedinci logar otoparkın girişi."

"Amma da kolay anlattın ha."

Söylenerek hazırlıklarımı yaptım.

Aletlerin olduğu deri çanta ve Shiki'den kalan bıçak.

Bir de... Ne olur ne olmaz diye Shiki'nin odasından bir katana ödünç almıştım. Araya ile karşılaştığımda ne kadar çok silahım olursa o kadar iyiydi.

"Tamam, saatler ayarlı herhalde. Buçuğa geldiğinde ben binaya gireceğim, sen de o saatte otoparka sızmış ol."

Adam alışkın bir tavırla talimatları veriyordu.

Ben de bir süredir aklımı kurcalayan şeyi sormaya karar verdim.

"...Ben bu tarz işlere alışkınım ama sen neden bu kadar ileri gidiyorsun? Shiki için mi?"

Sorum karşısında adam sadece sıkıntılı bir yüz ifadesi takındı, cevap vermedi.

"Hey. Ölebilirsin. Korkmuyor musun?"

"Korkmam gayet doğal. Normalde benim rolüm bu değil çünkü."

Adam gözlerini kapatarak konuştu. Sanki kendi kendine telkinde bulunuyormuş gibi sessiz bir ses tonuydu.

"Ben bile şaşırıyorum. Bu benim için devasa bir macera. ...Ama kısa bir süre önce 'gelecek görüsü' olan, yani biraz sonrasının gerçeğini görebilen bir kızla tanışmıştım."

"Ha?" ...Aniden saçma sapan şeyler söylemeye başlamıştı.

"O kızın dediğine göre, Shiki ile bağım olduğu sürece hayatımı riske atacağım olaylar yaşayacakmışım."

Adam bunu gayet ciddi söylüyordu. Ben de ona ayak uydurmaya karar verdim.

"Ah, o an tam da şu an herhalde. Ee, sonuç ne olacakmış?"

Adam başını sallayıp omuz silkti.

"Dediğine göre... Ölme ihtimalim yokmuş."

Buna güvenerek bu kadar düşüncesizce davranıyorum işte, diye ekledi.

Bu kadar belirsiz ama tam da ona yakışacak bir sebep duyduktan sonra çantamı sırtlandım.

Böyle günlük hayatın içinde kalmak rahattı ama...

Gerçekten de artık koşmaya başlamam gerekiyordu.

"Teşekkür ederim. Şey, bu arada... Hâlâ birbirimize isimlerimizi söylemedik değil mi? Ben Enjou Tomoe. Ya sen?"

Karşımdakinin ismimi bildiğinden emindim ama yine de kendimi yeniden tanıtmayı seçtim.

Adamın adı Kokutou Mikiya’ydı. Bir ara Ryougi’nin ağzından kaçırdığı isim olduğunu hatırlayınca taşlar yerine oturdu.

"Demek öyle. Gerçekten de bir şairin soyadına sahipmişsin."

Ardından adamın elini kavrayıp anahtarı avucuna tutuşturdum.

Artık bana lazım olmayan, Ryougi’nin evinin anahtarı.

Çok uzak bir geçmişte...

Hazine sandığım o küçücük metal parçası.

"Bu ne?"

"Sorgulama da al şunu. Bundan sonra onu koruması gereken kişi sensin."

Güzelce gülümsemek için kendimi zorladım.

Becerip beceremediğimi ise bilmiyorum.

"Her şey bittiğinde bir daha görüşmememiz en iyisi olur. Beni arayıp sorma da. Aynı kadına aşık olmuş iki adam olarak yollarımızı temizce ayıralım."

"Neden?" diyecek oldu ama sonra yüzünü ekşitip sustu.

Dışarıdan bakınca biraz uyuşuk görünse de bu adamın kafası zehir gibi çalışıyordu. Ne demek istediğimi anında kavramıştı.

"İşte böyle. Ben seni tanımıyorum. Sen de beni kafana takma. Birimizin sorumluluğu yüzünden diğeri ölürse insanın uykuları kaçar, vicdan azabı çeker. Bu yüzden... Bir daha görüşmeyeceğimize söz vermek en doğrusu."

Ve ilk adımımı attım.

Adam hiçbir şey söylemeden gidişimi izledi.

Koşmaya başlarken vedalaşmak için elimi havaya kaldırdım.

"Hoşça kal! Her şey bittiğinde hayata sıfırdan başlayacağım. Ryougi’yi seviyorum ama onun bana ihtiyacı yok. Sen Ryougi’ye hiç uymuyorsun, muhtemelen iyi olan da bu. Ben Ryougi’de kendimi görüp huzur buluyordum sadece. Benim ve onun gibi insanlar için, senin gibi şaşırtacak kadar zararsız bir tip çok daha iyidir!"

Öylece koştum.

Bir daha asla arkama bakmadım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.