Benzerliğin Paradoksu

"Lütfen şu 'Senin ölmüş olman gerekiyordu' gibi klasik replikleri bir kenara bırak Cornelius. Vizyonsuzluğunu ele veriyorsun. Beni daha fazla hayal kırıklığına uğratma."

Aozaki Touko, sesindeki o hafif şefkatle karışık tınıyla, sakince böyle dedi.

Kırmızı paltolu genç adam —Alba— tek kelime edemeden kadının suretine bakakalmıştı. Bedeni korkuyla hafifçe titriyordu.

Touko, lobinin ortasına kadar gelince, "Hoppala," diyerek elindeki çantayı yere bıraktı. Dünkünden tek fark buydu. Dünkü çantası sıradan bir evrak çantası boyutundayken, şimdi getirdiği çanta çok daha büyüktü. Adeta uzun bir yolculuğa çıkacakmış gibi, içine koca bir insanı sığdırabilecek kadar devasa bir çanta.

"—Acele etmeye çalıştım ama yetişemedim demek. Kokutou'nun benim çırağım olmadığını söylemiştim ya, o lafımı geri alıyorum. Ona öğretecek tek bir şeyim bile yok belki ama, bu onun benim ailemden biri olduğu gerçeğini değiştirmez."

"Sen... Senin ölmüş olman gerekiyordu! Kendi ellerimle nefesini kestiğimden eminim!"

Alba, Touko'nun sözlerini duymuyormuşçasına ellerini sıkarak bağırdı. Karşısındaki Touko'yu kabullenemiyordu. Huysuzluk eden bir çocuk gibi, bunun bir yanlışlık olduğunu haykırıyordu.

İç dünyasındaki kafa karışıklığını umutsuzca gizlemeye çalışan Alba'nın aksine, Touko son derece soğukkanlıydı. Kan çanağına dönmüş gözlerle kendisine bakan kırmızı paltolu genci tamamen görmezden gelerek cebinden bir sigara çıkardı.

Touko, Touko gibi davrandıkça Alba sırtından aşağı inen o soğuk ürpertiye engel olamıyordu.

Dayanamayarak kükredi:

"Burada olman imkansız. Bu işte bir yanlışlık var. Yolunu mu şaşırdın Aozaki? Bu dünyada neyin takılı kalıp yansıdığını bilmiyorum ama ölüysen ölü gibi davran ve ait olduğun yere git!"

Alba, kana bulanmış kolunu yatay bir kavisle savurdu.

Kokutou Mikiya tarafından delinen avucundan sıçrayan kanlar, havayla temas ettiği an benzin gibi alev aldı. Bir büyücünün kendi kanı ve nefretinden doğan, gözle görülebilir bir lanet. Bu lanet, ateşten bir surete bürünerek var olması imkansız düşmanı kuşattı.

Fakat... Sadece bir an parlayan alevler Aozaki Touko'nun etrafını sarsa da, ona yaklaşamadan sönüp gitti.

Touko saçlarını hafifçe geriye atıp dudakları arasındaki sigarayı yaktı.

"Ölüler burada olamaz mı? Öyleyse bu lüks daire komple bir çelişki yumağı demektir. Yaşıyorsan ortada ceset falan yoktur diye düşünüyorum. Yaşayanla ölü arasındaki fark dediğin şey... Hıh. Sigaranın tadının güzel olup olmamasıdır herhalde."

Bunu söyledikten sonra Touko, "Ah, doğru ya," diyerek başını salladı.

"Evet. Bu gerçekten de büyük bir fark. Eğer bu meretin tadını alamayacaksak, yaşamanın da bir anlamı kalmıyor demektir."

Touko kendi kendine kıkırdadı.

Bu tavırların o kadar doğal olması karşısında Alba sonunda idrak etti. Karşısında duran kadın kesinlikle hayattaydı, her şeyiyle eski Touko'nun aynısı olan gerçek bir insandı.

Tam da bu yüzden, aynı soruyu tekrarladı. Önündeki gerçeği kavrasa da, bu gerçeğin arkasındaki mantığı asla çözemiyordu.

"—Sen, ölmüş olmalıydın."

Gencin bu sözleri üzerine Touko hoşnutsuzlukla kaşlarını çattı. Kehribar rengi gözleri, bu replikten artık iyice sıkıldığını haykırıyordu.

"Evet, kesinlikle öldüm. Vücudum tamamen paramparça edildi, ruhun bağlı olduğu çekirdek olan kafam bile senin ellerinle ezildi. Buna ölüm denmeyecekse neye denir?"

"O halde karşımda duran sen de nesin!"

"Belli değil mi? Aozaki Touko'nun yedeğiyim."

Kadın hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

Genç adam, rakibinin bu aşırı dürüstlüğü karşısında afallayıp ağzı bir karış açık kaldı.

"Yedek mi...? Sen, yoksa bir bebek misin?"

Bunu söyler söylemez Alba hemen vazgeçti.

Kendisi de bebek yapımı konusunda eşi benzeri olmadığı söylenen bir yaratıcıydı. İnsan gibi hareket eden bir otomatik bebek bile olsa, insan ile eşya arasındaki farkı bir bakışta ayırt edebilirdi.

Dış görünüşü ne kadar kusursuz bir şekilde insana benzetilirse benzetilsin, iç yapı asla gizlenemezdi. Yapay bir beden, kan akışından kas liflerine kadar her zaman eksik kalırdı. İnsanın yaptığı her şeyi taklit edebilirlerdi ama asla bir insanla 'aynı şey' olamazlardı.

İnsanı aşan bir insansı yaratılabilirdi, fakat asla insanla tıpatıp aynı bir varlık yapılamazdı. Bu, büyücülüğün en görkemli dönemi olan Orta Çağ'da konulmuş mutlak bir yasaydı.

Buna rağmen karşısındaki Aozaki Touko kesinlikle bir insandı. Bir bebeğin bebek olarak işlev görmesi için gereken mekanizmalar, bebek olduğu gerçeğinden ötürü gizlenemezdi. Ancak bu Touko'da o kusurlu parçaların zerresi yoktu.

Sonuç olarak; burada duran Aozaki Touko kuşkusuz gerçekti. O halde—

"Anladım, demek o zaman öldürdüğüm şey bir yapaylıktı...!"

"Kendine yalan söylemen hiç hoş değil Cornelius. Sen yapay bir şeye karşı tüm gücünle savaşacak biri değilsin."

"Ş-Şey... Kesinlikle o gerçekti. Şüphe götürmez bir şekilde Aozaki, senin bizzat kendindi. Ama bu bir çelişki! Önceki sen de, şimdiki sen de gerçek olduğunuzu mu söylüyorsun? Öyleyse bu çelişkiyi nasıl açıklayacaksın!"

Alba bağırdı ve sonra... Cevaba ulaştı.

Başını şiddetle sağa sola salladı.

İnanılmazdı. Hayır, böyle bir şey imkansızdı. Ancak başka türlüsü de açıklanamazdı; eğer öyleyse, bu durum mümkün olabilirdi.

Yine de, Alba bir kez daha sordu.

Böyle bir şey gerçekten mümkün olabilir miydi?

"Aozaki. Sen, yoksa—"

"Tebrikler. Önceki ben de, şimdiki ben de aynı yapaylığın ürünüyüz. Bak Alba, ben bile ne zaman gerçeğiyle yer değiştirdiğimi bilmiyorum."

Turuncu saçlı büyücü, yüzünde son derece habis bir gülümsemeyle konuştu.

"Ne— İşte bu, işte bu imkansız! O zaman sen nesin? Orijinal değil misin? Ortada bir orijinal yok mu? Ama sen kendini Aozaki Touko olarak tanıtıyorsun! Sabit bir egoya sahip olan bir zekanın, kendisini sahte olarak kabul edip normal şekilde çalışması mümkün değil. Sahte olan, kendisinin sahte olduğunu anlayacak zekaya sahip olduğu için kendi varlığına dayanamaz, egosu altında ezilip kendini yok eder. Mantıklı olan budur. Ama sen, kendini bir yapaylık olarak kabul etmene rağmen...!"

"Kendini sahte olarak görünce çökmek mi? Öyle bir zeka ancak ikinci sınıf olur. Ayrıca senin bu endişelerin bana çok uzak. Bedenim yapay olabilir ama Aozaki Touko'nun kendisi yegane varlıktır. Hıh, pek vaktim yok ama bu da sana benden bir hediye olsun. Kısa bir ders vereyim."

Az önceki dinginliğinin aksine, buz gibi bir bakışla Alba'ya döndü.

"Dinle; şu anki ben, atölyede muhafaza edilen biriyim. Aozaki Touko senin tarafından tamamen öldürüldüğü an gözlerimi açtım. Yani henüz bir saatlik bile sayılmam.

Aozaki Touko bir bebek ustasıdır. Birkaç yıl önce, bir deney sürecinde kendisinin aynısı olan bir bebek yarattı. Kendisinden daha üstün yeteneklere sahip olmayan ama kendisinden daha aşağı da kalmayan, tamamen aynı performansa sahip bir kap. Onu görünce Aozaki Touko şöyle düşündü: Madem bu var, o zaman şu anki 'ben'e artık gerek yok."

Bebek ustasının bu itirafı karşısında Alba'nın nefesi kesildi.

Kulaklarına inanamıyordu.

Bu durum tamamen tersti. Kendisiyle aynı seviyede bir bebek yaratabildiği için seviniyor olsa anlardı. Fakat sadece kendi yarattığı bir kukla olan bebeğe, kendi varlığını devretmeyi düşünmek—

"Saçmalama. Bu sadece bir süreç! Farz edelim ki insanla tamamen aynı bir kukla yapmayı başardın. Eğer bunu yapabildiysen, biz büyücüler daha üst bir aşamayı hedeflemeliyiz. Bir büyücü asla mevcut durumla yetinmez!"

"İşte bu yüzden diyorum ya. Eğer benimle tamamen aynıysa, ben yok olduktan sonra da tıpkı benim gibi bir sonraki aşamaya geçecektir. Bak... Ben olmasam bile sonuç hiç değişmiyor."

Genç adam sadece nefesini tutabildi.

Uzun bir süre öylece kalakaldıktan sonra, hayır dercesine başını salladı.

"Bu sadece mantık oyunu! İnsan kendisini... Mutlak benliği olan 'özünü' mantıkla çöpe atamaz! Ben, 'ben' olduğum için kendimi geride bırakmak istiyorum. Benimle aynı olan bir şey olsa ve sonuç değişmese bile, ben olmayan birine Cornelius Alba ismini devredemem! Önemli olan tarihe isminin geçmesi değil. Tarihte adı kalan o 'ben'i, yine ben gözlemleyemedikten sonra ne anlamı kalır ki!"

Alba, kendi göğsüne sarılarak karşısındaki bebek ustasına itiraz ediyordu... Bunu yapmazsa her şeyin reddedileceğini içgüdüleri ona fısıldıyordu.

Sonuna kadar benliğine takılıp kalan kendisi ile benliğini bir kenara itip varoluşu seçen Touko... Bu farkın, sıradan olanla olmayanı ayıran o umutsuz uçurum olduğunu kabul etmemek için direniyordu.

"Düşünce farkı diyelim, Alba. Seni bunun için suçlamıyorum, hatta sana özeniyorum bile. Benim ne zaman bu hale geldiğimi ben de bilmiyorum. Kendim bile farkında değilim. Şu anki ben, aktif olan benliğim öldüğü an uyandım. Az önceki Touko'nun edindiği bilgiler kayıt altına alındığı için, onları devraldığım sürece eskisiyle aramda hiçbir fark kalmıyor. Muhtemelen bundan sonra yine kendimle tamamen aynı bir bebek yapıp onu uyutacağım.

Aynı bebeği yapabildiğime göre şüphe yok ki gerçek olan benim. Ama biliyor musun, az önce öldürdüğün kişi belki de asıl orijinal olandı. Hayır, belki de orijinal olan benim bile bilmediğim bir yerde hâlâ uyuyordur. Ancak her şeyimiz, kabuğumuz bile aynı olduğu için artık bunu ayırt etmenin bir yolu yok. Hepsi ihtimallerden ibaret. Ama gerçek bu. Tıpkı kutu açılana kadar ölü mü diri mi olduğu bilinmeyen o kedi gibi. Önemli olan şu an yaşanan gerçeklik değil mi? Öyleyse... Ben şüphe götürmez bir şekilde Aozaki Touko'yum. Senin anlayacağın dilden söylersem; ben burada olduğuma göre, az önce parçaladığın şey sadece bir sahteydi."

"Pekala," diyerek yere bıraktığı çantasına uzandı.

Alba, dehşet içinde, kendisinden fersah fersah uzaklaşmış olan bu kadına bakıyordu.

"...Demek öyle. Araya seni sağ bırakmadı. Sen hayatta olduğun sürece, bir sonraki 'sen' devreye giremez çünkü..."

Touko cevap vermedi.

Sadece buz gibi bakışlarını kırmızı paltolu gence dikmişti.

Alba, bir türlü dinmek bilmeyen titremesine dayanamayarak kollarını kendine doladı. Üşüme hissi gitgide şiddetleniyordu.

Touko'nun gözleri bir makineyi andırıyordu. Hiçbir duygu barındırmamasına rağmen, apaçık bir öldürme arzusuyla bakıyordu.

Alba onun böyle bakışlarını hiç görmemişti. Akademi günlerinde bile.

Aniden bir düşünce zihninde çaktı. Şimdiye kadar tanıdığı Aozaki Touko denen insan, gerçekten asıl olanı mıydı? Şu an burada sessizce duran bu hali, onun gizlenemez asıl benliği olabilir miydi?

Duygusuz, benliksiz. Her şeyden öte, bir büyücüye yaraşır o saf varoluş biçimi.

Bunu hissettiği an, o zamana kadar Touko'ya karşı beslediği tüm intikam hırsı yerle bir oldu.

Şimdiye kadar neye karşı böylesine bir saplantı beslemişti? Gerçekten Aozaki Touko denen kişiden mi nefret ediyordu? En azından, onun tanıdığı Touko böyle değildi. Bir büyücü yetkinleştikçe terk etmesi imkansızlaşan o yegane şeyi, benliğini bu kadar kolayca çöpe atan bir canavar olmamalıydı.

Evet, onun tanıdığı Touko çok daha insansıydı ve kendisi her zaman o kadının farkında olarak yaşamıştı.

"Sen... Gerçek misin?"

Alba farkında olmadan, terk edilmiş bir aşık gibi bakan gözlerle, titreyerek fısıldadı.

Kadın hafifçe kıkırdadı.

"Söylesene. Bana bu soruyu sorman neyi değiştirir ki?"

Soğuk ve pürüzsüz güzelliğini bozmadan.

Touko, parmaklarının arasındaki sigarayı tekrar dudaklarına götürdü. Gözleri, "Boş muhabbet buraya kadar," diyordu.

"Neyse, asıl konuya dönelim. Bizim oğlanın hayatı tehlikede, artık yeter. Sen keyfince ona işkence etmeye başlayalı yaklaşık bir saat geçti."

"Ne...?"

Ondan beri bir saat mi geçmişti? Doğru ya, Touko boynu ezildikten sonra uyandığını söylemişti. Eğer uyandığı yer kendi atölyesiyse, bu lüks daireye gelmesi kesinlikle bir saat sürerdi. Birkaç dakika içinde burada olması imkansızdı.

Alba, merdivenlerde yatan gence baktı.

Ayağındaki yara aynıydı. Ancak kafasının arkasına defalarca vurmuş olmasına rağmen orada herhangi bir kanama yoktu.

Bu çocuk sadece ayağındaki kan kaybı yüzünden bilincini kaybetmişti.

"İmkansız... Ne tür bir büyü kullandın, Aozaki?"

Genç adam güçsüzce sordu.

Tüm yaşama sevincini yitirmişti. Büyücü olarak aralarındaki uçurumu bu kadar net gören Alba'nın, Touko'ya saldıracak iradesi kalmamıştı.

"Bir büyücü, başka bir büyücüye karşı rastgele 'büyü' kelimesini kullanmamalı. Bu lobiye üçüncü gelişim. Burası bizzat benim inşa ettiğim bir bariyer. Her ihtimale karşı birkaç numara hazırlamıştım. Mesela, Kokutou'nun kontratağına şaşırıp düşüncelerin karıştığı o an, bilincine ufak bir müdahalede bulunmak gibi."

"O an mıydı...?"

Alba pişmanlıkla inledi. Gerçekten de çocuğun bıçağını avucuyla durdurduktan sonra, tarifi olmayan tuhaf bir boşluk hissetmişti.

O andan beri bir rüya görüyor olmalıydı. Büyünün sahibi olan Touko gelene kadar öylece boş boş ayakta dikilmiş olmalıydı.

"Haha, hahaha... Demek öyle. En başından beri avucunun içindeymişim. Çok eğlenmiş olmalısın Aozaki. Kabul etmek istemesem de... Görünüşe bakılırsa en başından beri bir soytarıymışım."

"Pek sayılmaz. Ben de öldürüleceğimi tahmin etmemiştim. Ama öldürüldüğüm için intikam almayı düşünmüyorum. Buraya tekrar gelme sebebim başka bir şey. Kokutou meselesi sadece bir tesadüf."

Touko, ayağının dibindeki çantayı "pat" diye yere devirdi.

Çok büyük olan çanta devrilmesine rağmen şeklini bozmadı. Alba, neredeyse mükemmel bir küp olan bu çantanın bir şeye benzediğini düşündü.

"...Öldürülmenin intikamı değil mi? O zaman ne için geldin Aozaki? Büyücü olarak, Araya'nın o yasaklı deneyi gerçekleştirmesini engellemeye mi geldin yoksa?"

"İşte bu imkansız. O deneyin başarıya ulaşma şansı yok. Benim işim sadece seninle, Alba."

"Öyle olmalı," diyerek başını salladı kırmızı paltolu adam.

Ama anlayamıyordu. Aozaki Touko, öldürülmüş olmaktan dolayı bir kin beslemediğini söylüyordu. Deneyi durdurma niyeti de yoktu.

Öyleyse... Bu kadın hangi sebeple kendisine böylesine soğuk bir öldürme arzusu yöneltiyordu?

"...Neden? Ben sana ne yaptım?"

"Özel bir sebebi yok. Hayatta kaldığın sürece nefret etmeye de edilmeye de hazırlıklı olmalısın. Doğrusunu istersen, Birlik döneminden beri bana beslediğin nefret o kadar da kötü değildi. Çünkü bu, Aozaki Touko olarak yaşadığımın bir kanıtıydı."

— Öyleyse neden?

"Basit. Beni o isimle çağırdın."

Pat diye bir ses duyuldu.

Touko'nun ayak ucundaki çanta açılmıştı.

O devasa çantanın içi tam anlamıyla karanlıktı. Lambanın ışığının bile ulaşamadığı, katılaşmış bir karanlık çantanın içine hapsolmuştu.

Ve o karanlığın içinde iki şey vardı.

"Birlik günlerinden kalma bir kuralım vardır. Beni Kusurlu Kırmızı diye çağıran kim varsa, istisnasız canını alırım."

Çantanın içinde parlayan...

───── İki adet göz belirdi.

Anlıyorum, diyerek başını salladı Alba.

Az önce bu çantayı gördüğünde bir şeye benzettiğini düşünmüştü. Aslında her şey çok basitti. Nasıl olmuştu da bunu fark edememişti?

Çanta demek için fazla büyük olan bu küp... Mitolojilerde anlatılan, içine iblislerin hapsedildiği o kutuların ta kendisiydi.

Böylece kutudan çıkan ne idüğü belirsiz siyah yaratık, dikenli dokunaçlarını uzatarak Cornelius Alba'yı yakaladı.

Alba, doğrudan kutunun içine çekildi ve ayaklarından başlayarak binlerce küçük ağız tarafından çiğnenmeye başlandı. Canlı canlı, kıtır kıtır yeniyordu. Yok oluşundan hemen önce, sadece kafası kalmışken, tepeden kendisine soğuk bir tavırla bakan bebek ustasıyla göz göze geldi.

Bu korkunç ölümü tadan kendisine bakarken, kadının gözleri alayla gülüyordu.

Sadece bu bakış bile, Alba'ya ona asla rakip olamayacağını anlamasına yetmiş ve derin bir pişmanlık hissettirmişti.

Araya ile paylaştığı son sözleri hatırladı. O herif, Cornelius Alba'nın sonunun böyle olacağını muhtemelen en başından biliyordu.

Beyninin son parçası da çiğnendi.

...Hata yapmıştım.

Böyle canavarlarla asla işim olmamalıydı.

─── Kırmızı paltolu büyücünün son düşüncesi bu oldu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.