Rüzgâr Çiçeği’nin öylesine, ağzından kaçırıverdiği o imkânsız bilgi sağanağı yüzünden Sunny’nin zihni darmadağın olmuştu. Uyanık dünya ile Rüya Âlemi arasındaki ilişki... Nephis ile üzerine teoriler ürettikleri o muğlak kâbus büyüsü... Bildiği ne varsa bir anda tepetaklak edilmişti. Bir süre sessizce bekledi; ardından halsizce elini kaldırıp Gölge Sandalye’yi çağırdı ve oturdu.
Güzel azize, onun bu halini süzüp başını hafifçe yana eğdi ve kıkırdadı.
"Ne kadar da ilgi çekici bir Hafıza..."
Pencerenin yanından çekilip kendine bir sandalye buldu. Zarif, porselen bir çaydanlığı eline alıp iki fincana mis kokulu çay doldurdu.
Sunny derin bir nefes aldı.
"Ben... Benim dünyamın, yani bizim uyanık dünya dediğimiz yerin, Kâbus Büyüsü tarafından lekelenen tek yer olduğunu sanıyordum. Yani, hiçbir zaman emin olamamıştım ama..."
Rüzgâr Çiçeği fincanlardan birini ona doğru kaydırıp başını salladı.
"Görünüşe göre senin halkın geçmiş konusunda benimkine kıyasla daha az bilgiye sahip. Ah, gerçi biz de pek bilgili sayılmazdık. Yine de Son Savaş’tan önce pek çok âlem olduğunu biliyorduk. Bazıları birbirine bağlıydı, bazılarıysa çok uzak. Kimisi ölümlü âlemler olarak anılırdı, kimisi de ilahi. Tanrıların her birinin kendine ait bir âlemi vardı."
Pencereden dışarı bakıp çayından bir yudum aldı.
"İblislerle tanrılar arasındaki savaş ölümlü âlemlerde gerçekleşti. Savaş bittiğinde o yerlerin çoğu kasvetli mezarlıklara dönüşmüştü. Zamanla Bozulma’nın hüküm sürdüğü Rüya Âlemi’nin kalbi haline geldiler."
Sunny fincanı kaldırıp çayın tadına bakarken elinin titrememesine özen gösterdi. Çay iç ferahlatıcı, rahatlatıcı bir lezzete sahipti ama dilinin üzerinde hafif bir acılık bırakıyordu.
Elbette... Bu çok mantıklıydı. Rüya Âlemi öteden beri yamalı bir bohçayı andırırdı; farklı bölgelerinde açıklanamaz şekilde farklı gökyüzü, farklı gök cisimleri ve hatta farklı kanunlar hüküm sürerdi. Unutulmuş Kıyı, Zincirli Adalar, Oyuk Dağlar, Kâbus Çölü... Bunlar tek bir bütünün parçalarından ziyade, birbirine zorla çarptırılarak birleştirilmiş farklı dünyaları andırıyordu.
Derin bir nefes daha aldı.
"...Peki ya ilahi âlemler?"
Güzel azize gülümsedi.
"Savaştan hiç etkilenmediler. Tanrılar öldükten sonra bile onların âlemleri ayakta kaldı. Ölümlü âlemlerden de birbirlerinden de yalıtılmış haldeydiler; bu sayede yayılan Bozulma’dan uzak kalabildiler... en azından bir süreliğine. Doğal olarak, bu âlemlerden altı tane vardı."
Sunny sesini çıkarmayınca Rüzgâr Çiçeği anlatmaya devam etti:
"Benim geldiğim dünya o altı âlemden biriydi. Aslında Büyük Nehir’e çok benzer... Tamamen sularla kaplı, içinden mücevher gibi yükselen sayısız adanın bulunduğu büyüleyici bir dünya. Fırtınaların, rüzgârların ve yıldızların dünyası. Yani... eskiden öyleydi. Şimdiyken çoktan Rüya Âlemi tarafından yutulmuş olmalı."
Sunny’nin eli en sonunda titredi.
Fincanı dudaklarına götürdü, bir an duraksadı ve sordu:
"Yutulmuş derken... ne demek istiyorsunuz?"
Rüzgâr Çiçeği sandalyesine yaslanıp içini çekti.
"Tepkine bakılırsa, senin halkın henüz işin en kötü kısmıyla yüzleşmemiş. Şu sizin uyanık dünyanızda açılan en korkunç Kapı’nın rütbesi nedir?"
Sunny kaşlarını çattı.
"Beşinci Kategori... Sanırım Büyük bir Kâbus Kapısı."
Güzel azize ona acıyan gözlerle baktı.
"Anlıyorum. O halde yakında başlayacak demektir. Bu kapılardan daha fazlası belirmeye başladığında, dünyanızın parçaları Rüya Âlemi tarafından sindirilmeye başlayacak. Parça parça, en nihayetinde tüm dünyanız yutulacak ve Rüya Âlemi’nin bir parçası haline gelecek... Tıpkı diğer beş ilahi âlemin çoktan buraya katıldığı gibi. Büyü’nün bulaşacağı son yerin sizin dünyanız olacağını bu yüzden söyledim. O da yok olduğunda, Büyü’nün yayılabileceği başka hiçbir yer kalmayacak."
'Rüya Âlemi’nin... bir parçası... haline gelmek mi?'
Sunny ürperdi.
Rüzgâr Çiçeği kendi dünyasını nasıl tarif etmişti? Fırtınaların, rüzgârların ve yıldızların dünyası. Bu tanım, Gece Hanedanı’nın kontrolündeki Fırtına Denizi’ni andırmıyor muydu?
Fırtına Denizi de bir zamanlar Dünya gibi sıradan insanların yaşadığı, çabaladığı ve günün birinde Büyü’nün peydahlanıp insanları Yükseliş yoluna zorladığı bir yer miydi?
Kâbus Kapıları’nın dalgasına yenik düşüp yok olan, ardından Rüya Âlemi’nin o kasvetli cehennemlerinden birine dönüşen bir dünya... Tıpkı ondan önceki dört dünya gibi mi?
Sunny’nin dünyası da aynı kaderi mi paylaşacaktı?
Başını iki yana salladı.
"Fakat... neden? Bunlar neden yaşanıyor? Büyü neden farklı dünyaları lekeliyor ve bu dünyalar neden Rüya Âlemi tarafından yutuluyor? Kâbus Kapıları nereden çıkıyor? Bunları nasıl durdurabiliriz?"
Rüzgâr Çiçeği çayından bir yudum alıp gülümsedi.
"Güneşsiz... Bu soruların yanıtlarını bilseydim, halkım yok olmuşken, dünyam yıkılmışken lanetli bir adadaki bir rüyanın içinde hapsolmuş halde burada oturur muydum sanıyorsun?"
Kıkırdadı.
"Zafer yolu her neyse... Benim halkım o şansı çoktan kaybetti. En azından sizin hâlâ bir şansınız var. Hatta bizim sahip olduğumuzdan daha iyi bir şans... Gördüğüm kadarıyla senin dünyan benimkinden çok daha güçlü. Aksi takdirde, senin gibi sadece Yükselmiş biri, Bozulma yüzünden ne kadar aklını yitirmiş olursa olsun babamı asla katledemezdi."
Güzel azize bakışlarını kaçırdı, bir süre öylece durdu. Sonunda o tatlı sesine hafif bir keder sızdı:
"...Sonunda nasıl öldü?"
Sunny, Kusur’unun getirdiği acı konuşmaya zorlayana kadar tek bir kelime etmedi.
Bir insana, babasını nasıl öldürdüğünü nasıl anlatabilirdi ki? Sunny öyle pek düşünceli biri sayılmazdı ama sesini yumuşatmaya çalışmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliydi. Olayı vurdumduymazca anlatmak da doğru gelmiyordu.
İçini çekti.
"Bildiğim kadarıyla Alacakaranlık düştükten sonra aklını yitirmiş. Biz karşılaştığımızda kuduz bir canavardan farksızdı... ama öyleyken bile aralarında bir kral gibiydi. Kendisinden çok daha güçlü sayısız Kâbus Yaratığı ile savaşını izledim, yine de hiçbiri babanı deviremedi. Bir süre sonra... ağır yaralandı ve zayıf düştü. O anı fırsat bilip saldırdım ve amansız bir dövüşün ardından kazandım. Öyle ki, yoldaşım olmasaydı ben de orada can veriyordum."
Duraksadı, ardından hürmetle ekledi:
"Kaybınız için üzgünüm, Leydi Rüzgâr Çiçeği."
Kadın başını başka tarafa çevirip bir süre sessiz kaldı.
O zarafet dolu profilinin görüntüsü hem hüzünlü hem de çok güzeldi.
...Nihayetinde Rüzgâr Çiçeği gülümsedi.
"Üzülme. Üzülmenin ne anlamı var ki? O da sadece bir kopyaydı, tıpkı benim gibi. Gerçek babamın Ariel’in gerçek Mezarı’nda çok daha şanlı bir sonla karşılaştığına eminim. Kim bilir? Belki de oradan kaçmayı başarmıştır."
Rüzgâr Çiçeği başını sallayıp gülümseyerek ona baktı.
"Fakat sen ve yoldaşların benden farklısınız, Güneşsiz. Siz buraya Kâbus’a meydan okumaya geldiniz. Şey... Aletheia’nın Adası’ndan kaçmak istediğini mi söylemiştin?"
Mavi gözleri karanlık bir muziplikle parıldadı.
"Sana yardım edeceğim. Ne de olsa bu Kâbus’u fethetmeye gelen meydan okuyuculara yardım etmek benim asıl amacımdı...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.