Adaya dair Sunny'nin henüz ayak basmaya cesaret edemediği birkaç nokta vardı. Buraları fazla tehlikeliydi ve Effie'ye uzanan rotanın epey dışında kalıyordu. Zaten kızın yanına ulaşmaya çalışırken defalarca can vermişti, bir de meratını giderecek diye ömrünü feda etmek hiç akıl kârı gelmiyordu.
Yine de... Cassie haklıydı.
Sunny daha önce bu tehlikeli topraklara girmeyi, denize düşenin yılana sarılması misali aklından geçirmedi değil. Nihayetinde bir çözüme ulaşmak için yolunun eninde sonunda buraya düşeceğini biliyordu... Fakat bu, tüm çareler tükenmeden Atılacak bir adım değildi.
Çareler tükenmişti işte. Cassie zamandaki bu döngüyü tam da kendisiyle aynı anda fark etmişti; bu yüzden Sunny birkaç saatliğine de olsa umuda kapılma lüksünü tanımıştı kendine. Fakat kız, ona o acı gerçekliği hatırlatıyordu şimdi...
Artık önceki devrimleri hatırlayan iki kişi olsalar bile, Rüzgar Çiçeği'nin bu şeytani bilmecesini çözmek için bu sayı yetersizdi. Öğrendiği bunca şeye rağmen, hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak akla yatkın tek bir yol bile yoktu.
Bu da demek oluyordu ki, çabalarını bu cehennem adasının en tehlikeli köşelerine kadar genişletmek zorundaydılar.
Ve kule... O tehlikeli noktaların açık ara en dehşet vericisiydi.
Sunny daha önceki devrimlerden birinde kuleye girmeyi zaten denemişti. Ancak daha köprüyü bile geçemeden... Kendisini neyin katlettiğini anlayamadan can vermişti. Köprüde hareketsizce duran o korkunç Kabus Yaratıkları'nın ve iblislerin kalıntıları, Arayıcı'nın bu sığınağının kesinlikle ölümcül olduğunu kanıtlamaya yetiyordu. Aşırı büyümüş limandan, insanın içini ürperten tapınaktan ve siyah dikilitaşların o tekinsiz çemberinden bile daha ölümcüldü.
Haritaya sessizce baktı.
"İçeri girmeyi merak etmiyorum desem yalan olur."
Rüzgar Çiçeği fazla gizemliydi. Sunny yaklaşık iki aydır bu korkunç adayı karış karış geziyordu. Coğrafyasına ve taşıdığı tehlikelere aşina hale gelmişti belki ama geçmişine dair bildikleri hâlâ kısıtlıydı.
Daha önce burada yaşamış olan o Arayıcı tam olarak kimdi? O kişi nasıl olmuştu da sadece döngünün içinde hayatta kalmakla kalmayıp kuleyi, limanı, tapınağı ve adadaki diğer yapıları inşa edebilmişti? Yoksa kendisi Rüzgar Çiçeği'ni yuvası bellediğinde bu girdap henüz var değil miydi? Eğer yok idiyse... Girdabın ortaya çıkmasından Arayıcı mı sorumluydu?
Sunny, Rüzgar Çiçeği'nin her zaman tekrarlanan bir zaman döngüsüne hapsolmadığını biliyordu elbette. Aksi takdirde kemik bahçesinin, kayalıklara kazınmış basamakların ve bu kabus adasındaki diğer birçok izin varlığı açıklanamazdı.
Kumsaldaki beyaz kumların üzerinde buldukları ayak izleri sırası bile döngünün başlangıç noktasından öncesine dayanıyordu. Sanırsın sadece birkaç saat önce bırakılmış gibi duruyorlardı... Ama gerçekte, adanın kenarından aşağı atlayan o kişi bu eylemi yüzyıllar önce gerçekleştirmiş olmalıydı.
Sunny, o izlerin gizemli Arayıcı'ya ait olup olmadığını merak etti.
Zihnini kurcalayan başka bir şey daha vardı.
"Bu döngü gerçekten biri tarafından yaratıldıysa... Aynı şekilde yok edilemez mi?"
En azından bu soruların bir kısmına yanıt bulabileceği bir yer varsa, orası Arayıcı'nın kulesinden başkası değildi.
Kulenin kabaca çizilmiş resmine ve Cassie'nin orayı işaret eden parmağına bakan Sunny derin bir iç çekip başını salladı.
"Pekala. Başka seçenek kalmadığına göre... Kuleyi keşfedeceğiz."
Kule tıpkı eskisi gibi duruyordu... Ama bir yanıyla da biraz farklıydı. Bu kez Sunny ve lonca üyeleri (Effie de dahil) buraya kuzey yönünden yaklaşmıştı. Rüzgar Çiçeği geçit vermez bir karanlığa büründüğü için ormanın üzerinde yükselen o yalnız kulenin görüntüsü her zamankinden daha uğursuzdu.
En yüksek pencerelerinden birinden sızan ışık, bu korkunç adanın üzerinde adeta bir deniz feneri gibi parıldayarak şimdi daha da parlak görünüyordu.
Arayıcı'nın Kulesi... Kendi başına bakıldığında öyle büsbütün tekinsiz bir yapı sayılmazdı. Kızıl Kule ya da Krallık'taki o ulu fildişi pagoda gibi devasa bir bina değildi. Mimarisi de insanı ürküten cinsten değildi; hatta epey zarif olduğu bile söylenebilirdi.
Gri kule, yüksek ve siyah bir uçurumun tepesine kurulmuş, ferah ve sade bir duruşa sahipti.
Yine de... Buram buram mutlak ve iliklere işleyen bir tehdit saçıyordu etrafa. Sunny ona her baktığında, omurgasından aşağı soğuk bir ürperti iniyordu.
Köprünün üzerinde duran o dehşet verici Kabus Yaratıkları'nın donup kalmış bedenleri de durumu hiç kolaylaştırmıyordu. Şimdi bile o yaratıklara yüzünde karanlık bir ifadeyle bakıyordu.
Çam ağaçlarının arasına gizlenen lonca üyeleri de aynı şeyi yapmaktaydı.
"Şu... Bir Büyük Canavar mı?"
Sisli ormanın tekinsiz sessizliğinde, Effie'nin fısıltısı adeta bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
Sunny ona doğru bir bakış atıp ciddiyetle başını salladı.
"Evet, öyle."
Köprünün tuzağına düşen iblislerden biri, baştan aşağı şişkin kaslardan, keskin pençelerden ve korkunç azı dişlerinden oluşmuş gibi duran devasa bir yaratıktı. Parça'nın karanlığında neredeyse fark edilmiyordu ama pencereden süzülen ışık soluk derisinden yansıdığı için silueti belirsizce seçilebiliyordu.
Effie yutkundu.
"H-hasiktir..."
Bu tepki Sunny'yi şaşırtmadı. Sonuçta Büyük bir Kabus Yaratığı'ndan sadece bir budala korkmazdı.
"...Onu öyle çok yemek istiyorum ki! Sadece sen ve Prenses'in Büyük bir iblisin tadına bakabilmiş olması hiç adil değil. Şu kaplumbağanın eti cennet gibi kokuyordur, değil mi?"
Sunny bir an öylece kalakaldı, ardından başını iki yana salladı.
"Boş ver..."
Bu obur avcı kadına cevap vermeye bile değmezdi normalde ama ne yazık ki Kusuru onu buna zorluyordu.
Dişlerini sıkan Sunny, dayanabildiği kadar bekledi ve ardından isteksizce konuştu:
"Evet. Tadı gerçekten muazzamdı."
Karanlığın içinde Nephis onun omzuna dikkatle dokundu. Sunny ona döndüğünde, kısık bir sesle sordu:
"Şimdi ne yapıyoruz?"
Sunny onun güzel yüzünü bir an inceleyip içini çekti.
Yapacak ne vardı ki?
"Köprüyü geçmeyi deneyeceğiz. Pekala... Hepiniz ölmeye hazırlanın."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.