Doğrudan kuleye yönelmek Sunny ve Cassie’ye ciddi zaman kazandırabilirdi ancak bu, rotaların en tehlikelisiydi. Sadece Ölmeyen Katliam sislerin arasında bir yerlerde avlanmakla kalmıyor, Yutan Canavar da çok uzaklarında sayılmazdı.
Üstelik ormanda onları bekleyen başka dehşetler de vardı.
Şanslıydılar ki iki alemde de Sunny ve Cassie’den daha ele geçirilemez bir parti bulmak neredeyse imkânsızdı. Görmeyen kız Gece Kabusu’nun üzerindeyken karanlıkta hızla ilerleyebiliyorlardı. Kız, Sunny’nin duyularını paylaştığı için yanlarında bir ışık kaynağı taşımalarına gerek kalmıyor, böylece gereksiz dikkat çekmekten kaçınıyorlardı.
Sunny çoğu tehlikeyi henüz çok uzaktayken sezebiliyor, Cassie’nin doğaüstü sezgileri ise o kadar kolay algılanamayan tehditlere karşı onları uyarıyordu. Ada hakkında sahip oldukları engin bilgi de buna eklenince, adadaki tutsaklarla karşı karşıya gelmeden karanın içlerine doğru gizlice ilerlemeyi başarıyorlardı.
Gölge Diyarı Parçası olmasaydı bunu başarmaları elbette mümkün olmazdı. Aralarındaki sessiz anlayışın da bunda payı büyüktü.
Bir an Cassie, Gece Kabusu’nun omzuna hafifçe vurdu. Siyah aygır yavaşlayıp durdu; akan sisin içinde hareketsizce beklemeye başladı. Sunny yaşlı bir çam ağacının gövdesine yaslandı, odaklanmış ve sakin bir halde ormanın boğuk seslerini dinledi.
"Tehlike mi sezdin?"
Cassie başıyla onayladı.
"Bir şey yaklaşıyor."
Sunny etrafı saran ormanı gölge duyusuyla taradı fakat hiçbir şey bulamadı. Yine de... orman aniden eskisine nazaran daha tüyler ürpertici bir havaya bürünmüştü. Sisli adanın dehşetlerinden hangisinin yakında gizleniyor olabileceğini düşündükçe kaşları çatıldı.
Yüzündeki ifade karardı.
"Sıyrılabilir miyiz?"
Görmeyen kız kaşlarını çattı, ardından tereddütle başını iki yana salladı.
"Zannetmiyorum. Yeterince vaktimiz yok."
Sunny iç çekerek Kasvet Günahı’nı kaldırdı.
"Savaşacağız öyleyse."
Yazık olmuştu... Arayıcı Kulesi’ne canlı ulaşabileceklerini gerçekten ummuştu.
Sunny kaçınılmaz ve büyük ihtimalle ölümcül olacak o çarpışmaya hazırlanmaya fırsat bulamadan, Cassie’nin etrafını bir kasırga gibi kıvılcımlar sardı. Parça’nın karanlığında, o tanıdık ışık zerreleri bile daha sönük görünüyordu.
Görmeyen kız bir an için bir şeye odaklanarak sessiz kaldı, ardından fısıltıyla konuştu:
"Ondan sıyrılamayız ama onu başka tarafa çekmeyi deneyebiliriz."
Çok geçmeden, bıçaklı manken Eko ışıklardan dokunarak belirdi ve kasıtlı olarak büyük bir gürültü çıkararak sise doğru koşturdu. Cassie farklı bir yönü işaret etti.
"Hadi!"
Görünmeyen tehlikeyle aralarındaki mesafeyi mümkün olduğunca açmak isteyerek ileri atıldılar. Sunny gölge duyusuyla Eko’yu izlemeye devam ediyordu... Bir dakikadan kısa bir süre sonra Eko’ya garip bir şey oldu.
Gölgelerde hâlâ en ufak bir hareket bile sezemiyordu ama çarklı kılıç ustası aniden durmuştu. Çelik gövdesi sarsıldı, ardından sarsılarak zeminin üzerine doğru yavaşça yükseldi. Çılgınca çırpınmaya başladı. Kollarından biri parçalanıp koparak yosunların üzerine düştü. Ardından diğeri... Bu kolun yere düşmesi biraz daha uzun sürmüştü.
Çok geçmeden, yukarılardan bir yerden kopan metal parçaları yağmaya başladı. Sunny artık çarklı kılıç ustasının gölgesini hissedemiyordu.
Öylece yok olmuştu.
Birkaç saniye sonra Cassie iç çekti.
"Büyü az önce onun yok edildiğini bildirdi."
Sunny koşarken kaşlarını çatıyordu. Bereket versin ki zavallı Eko, bıçaklı mankeni yakalayan şey her neyse, ondan kaçıp kurtulmalarına yetecek kadar zaman kazandırmıştı.
Daha güvenli fakat daha uzun bir rota seçebilirlerdi. Belki de mümkün olduğunca az zaman kaybetme kararı alırken fazla aceleci davranmıştı.
Sunny’nin şüphelerine rağmen kuleye canlı ulaşmayı başardılar. Cassie kahin Eko’sunu da feda etmek zorunda kalmıştı ama adanın kalbine tek parça halinde varmışlardı. Siyah kayalığı çevreleyen ölüm alanının sınırındaki yaşlı çamların arasında duran ikili, bir süre sessizliğini korudu.
Her ikisi de sislerin arasından süzülüp canlarını almaya gelen o uzun sarmaşıkların korkunç görüntüsünü hatırlıyordu.
"O biçerdöverden... Nasıl fark edilmeden kaçacağız?"
Sunny daha önce hendeğin üzerinden uçmayı düşünmüştü ama artık buna cesaret edemiyordu. Tek yol köprü gibi görünüyordu ama öyle bile olsa... Açık hedef olacaklardı.
"Ya da yüzebiliriz."
Sunny coşkun sulara bir göz attı, ansızın sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi. Bir his, o derinliklerden hiçbir şeyin canlı dönemeyeceğini fısıldıyordu.
Bir an düşündü, sonra iç çekti.
"Bizi o Biçerdöver’den saklamak için sisi yönlendirebilirim. Köprüye görünmeden ulaşabilmeliyiz."
Cassie başını hafifçe yana eğdi.
"Peki köprüyü geçebilecek miyiz?"
Donup kalmış kâbus yaratıklarının siluetleri aksini söylüyordu.
Sunny karamsar bir ifadeyle o karanlık siluetleri inceledi, ardından dikkatini siyah kayalığın kendisine yoğunlaştırdı.
"Şurada. Kayaya oyulmuş rünler var. Onları tanıyor musun?"
Kuleyi koruyan bir efsun varsa, bunu çözebilecek tek kişi Cassie’ydi. Sunny de rün büyülerinden biraz anlıyordu ama bilgisi bu görmeyen kâhinin yanına bile yaklaşamazdı.
Kız bir süre cevap vermedi, düşündü. En sonunda kaşlarını çattı.
"Söylemesi... zor. Buradan yazıtın sadece bir kısmını görebiliyoruz. Bütün kayalığı çevreliyor mu?"
Sunny başıyla onayladı.
"Geçmişte kuleyi farklı yönlerden geçmiştim, her defasında kayalığa oyulmuş bu büyük rünleri gördüm."
Cassie bir an duraksadı.
"O halde henüz köprüye ulaşmak için acele etmeyelim. Önce kulenin etrafını dolaşıp rünleri incelemeliyiz."
Tam da öyle yaptılar. Ormanın siperi altında kalan Sunny ve Cassie, siyah kayalığın etrafında yavaşça ilerledi. Birkaç kez geri çekilip saklanmak zorunda kaldılar; özellikle de sisten devrilen ağaçların o tanıdık çatırtıları yükselip Yutan Canavar’ın yakınlarda bir yerde dolaştığını haber verdiğinde.
Bu süreçte her ikisi de diğer partinin ilerleyişini gerginlikle takip etti. Mucizevi bir şekilde... Nephis ve Jet mağaralardan canlı çıkmayı başarmıştı. İkisi, Yozlaşmış Dehşet’i katletmeyi başarmış olmalıydı. Zırhlarının ne kadar kan içinde olduğuna bakılırsa savaş korkunç geçmişti. Yine de o kadar kanın altında hiç yara yoktu; Nephis onları çoktan iyileştirmişti.
Aziz ve Canavar da tek parçaydı, her ne kadar ikincisi hırpalanmış görünse de.
Sunny’nin gölgesi tarafından yönlendirilen Neph ve Jet, şimdi sisli ormanda temkinle ilerliyordu.
Effie’yi buldukları —ve neredeyse onun mızrağına saplanacakları— sıralarda, Sunny ve Cassie nihayet başladıkları yere döndü. Görmeyen kız mola verip yere oturmuş, ıslak toprakta yabancı rünlerin izini sürüyordu. Yüzünde bir huzursuzluk vardı.
"Garip..."
Sunny dayanabildiği kadar bekledi, sonunda sordu:
"Eee? Bir anlam çıkarabildin mi? Bir efsun mu?"
Cassie bir süre tereddüt etti.
"Öyle... görünüyor. Ancak daha önce gördüğüm hiçbir efsuna benzemiyor; ne burada Ariel’in Mezarı’nda, ne Umut Krallığı’nda, ne de Rüya Alemi’nin herhangi bir yerinde."
Yüzündeki ifade aniden sıkıntılı bir hal aldı.
"Efsunun bir parçası gibi görünmeyen rünler de var. Büyü onları çevirmiyor, yani tam olarak kelime sayılmazlar. Ama... bir bakıma öyleler. Bir şifre gibi. Ya da bir bulmaca sanırım?"
Sunny kaşını kaldırdı.
"O bulmacayı çözebilir misin?"
Cassie başını salladı.
"Evet. Pek zor değil... Rün büyüsünden anlayan herkes çözebilir."
Sunny siyah kayalığa baktı, bir an düşündükten sonra sordu:
"Peki ne yazıyor bu rünlerde?"
Görmeyen kız duraksadı.
"Biraz garip. Anlamını pek çözemedim ama doğru okuyorsam... şöyle diyor..."
Cassie bir süre sessiz kaldı, sonra Sunny’ye dönüp omuz silkti.
"Ben, Dokuzlar’dan Aletheia’nın inşa ettiği kuleyim."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.