Kalbimdeki Fırtınanın Sessizliği

Yuna-san ile o hafta sonu çıktığımız randevunun ardından gelen ilk pazartesiydi.

Okul bitene kadar, hatta bittikten sonra bile, boş gözlerle uzaklara dalıp düşüncelere gömülmüş haldeydim.

Dönme dolapta konuştuklarımız, sonra nedenini bilmediğim bir şekilde geçmişteki o tatsız anıların zihnime sızması... Kaç kez iç çektiğimi hatırlamıyorum.

— Vazgeçmeyeceğim.

— O yüzden, tamam mı Sakuraba-kun? Beni... gerçek sevgilin yapar mısın?

Yuna-san’ın sesi zihnimde yankılanıp duruyordu.

Göğsümün derinliklerinde sinsi, küt bir sızı vardı.

Dönme dolapta ellerime dokunduğunda hissettiğim o sıcaklık, o hafif nabız atışı sanki hâlâ tenimdeydi.

“O an...”

Kendi kendime mırıldandığımı fark etmedim bile.

Neden o an Yuna-san’ın ellerini itmemiştim?

Eski ben olsam bunu yapabilirdi. Hayır, şimdi bile yapabilirdim aslında.

Peki neden yapmamıştım?

Yoksa... Yoksa cevabı çoktan—

“...Hah.”

“Akito?”

Biri seslenince refleksle başımı kaldırdım. Etrafımdaki dünya yeniden renklerine kavuştu ve dışarıda yağmur yağdığını o an fark ettim.

Sınıfın girişinde, çantasını omzuna asmış Tsubaki duruyordu. Üzerindeki o her zamanki hırçın hava gitmiş; başını hafifçe yana eğmiş, endişeyle bana bakıyordu.

“Selam Tsubaki. Hayırdır? Kulüp çalışması yok mu?”

“...Birkaç aksilik oldu, iptal edildi. Ödevleri yaparım diye kitaplarımı almaya geldim.”

“Anladım. Öyle desene.”

Şöyle bir gerinince kan vücuduma yayıldı, uyuşan zihnim bir nebze olsun açıldı. Ayağa kalkıp çantamı sırtlandım.

“Gidiyor musun?”

“Evet. Birlikte çıkalım mı?”

Bunu söylediğimde Tsubaki’nin omuzları hafifçe sarsıldı, gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bir an sessiz kalıp camın dışındaki yağmura baktı.

“Bekle beni.”

Bunu dedikten sonra sırasından birkaç ders kitabı ve not defteri çıkardı. Düşününce, ortaokuldan beri Tsubaki ile okuldan beraber dönmemiştik galiba.

Yağmur giderek şiddetini artırıyordu. Tsubaki’nin yanında sadece katlanabilir küçük bir şemsiye olduğu için, bendeki büyük şemsiyeyi ona verip onunkini ben aldım.

Şemsiyelerimiz birbirine çarpmasın diye araya biraz mesafe koyarak yürümeye başladık.

“...Teşekkür ederim, şemsiye için.”

“Lafı bile olmaz. Çantamda ıslanırsa üzüleceğim pek bir şey yok zaten.”

Ne bir ders kitabı ne de bugün yanıma aldığım bir okuma kitabı vardı. Tam anlamıyla boş bir çantaydı benimkisi.

“Az önce ne yapıyordun öyle?” diye sordu Tsubaki.

Gürültülü yağmur sesinin arasından sıyrılıp gelen sesi, eskiden beri kendine has bir tınıya sahipti.

“Kitap bile okumadan, öylece okul çıkışı oturup kalman... Tuhaftı.”

“Ben de insanım, bazen derin düşüncelere dalabilirim.”

Konuyu geçiştirmeye çalışsam da neyi düşündüğümü Tsubaki’nin anlamaması imkansızdı. Zaten o, hemen hemen her şeyi biliyordu.

“...Nasıl geçti peki, randevunuz?”

Bu seferki sesi yağmurun sesine yenik düşecek kadar kısıktı. Tam o sırada üstü kapalı bir yola girdik. Şemsiyelerimizi kapatıp üzerindeki suları silkeledik.

“Pek iyi sayılmazdı.”

“...O ne demek şimdi?”

“Yani, amacıma pek hizmet etmedi.”

Amacım... Randevu aracılığıyla Yuna-san’ın beni daha doğru tanımasını sağlamaktı. Sonuç olarak da bana olan ilgisinin yersiz olduğunu görüp aklının başına gelmesini umuyordum.

Ama sonuç...

“Yuna-san sandığımdan daha dişli çıktı. Başka bir çare düşünmem gerekecek.”

“...Hımm.”

Tsubaki burnundan hafif bir ses çıkardı. Benim bu saçma dertlerime ilgi duymaması son derece doğaldı. Gerçi Yuna-san ile bizim evde karşılaştıklarında adeta bir öfke küpüne dönmüştü ama...

“...Akito?”

“Efendim?”

Tsubaki’nin sesindeki o gerginliği hissedince yüzüne baktım. İnce dudakları sanki bir şey söyleyecekmiş de tereddüt ediyormuş gibi hafifçe titredi.

“Hâlâ mı... Hâlâ mı aşktan korkuyorsun?”

Tsubaki bana bakmadı. Üstü kapalı yol bittiğinde şemsiyelerimizi tekrar açıp yürümeye devam ettik.

“Evet, korkuyorum.”

Yanlış anlaşılma pahasına söylüyorum; kesinlikle korkuyorum.

Ancak "hâlâ" demek pek doğru değil. Çünkü muhtemelen ömrümün sonuna kadar bu duyguyu aşamayacağım.

“...Yuna-san ile düzgünce sevgili olmamanın sebebi de bu mu?”

“Elbette.”

Öyle olmasaydı bu kadar uğraşmazdım.

“Onunla konuşmayacak mısın? Yani... Yuna-san’a anlatmayacak mısın?”

“...Bunu düşünmedim değil. Ama en basit tabiriyle; kaçıyorum işte. Beni anlayabileceğini de sanmıyorum.”

Üstelik bunları duymak Yuna-san’ı da zora sokardı. Bu onunla ilgili bir mesele değildi sonuçta.

“Akito.”

“Söyle.”

İstasyona vardığımızda şemsiyelerimizi tekrar kapattık. Tren hemen gelince konuşmamız yarım kaldı, kendimizi vagonun içine attık. Tren hareket etmeden hemen önce Tsubaki yüzünü tamamen bana döndü ve bakışlarını yere indirerek konuştu.

“Geçen gün... Öyle kızdığım için özür dilerim.”

“...Ha, şey, önemli değil.”

Bunu dert ettiğini hiç düşünmemiştim. Her zamanki gibi fazla ciddi bir kızdı.

“Tepkinin gayet normal olduğunu düşünüyorum zaten. Gerçi biraz korkutucuydu ama...”

“...Kes sesini.”

Tsubaki, her zamanki o sertliği olmayan bir bakışla beni süzdü. Trenin sarsıntısıyla kısa saçları hafifçe dalgalandı.

“...Ben senin yanındayım.”

Aniden fısıltı gibi döküldü bu sözler dudaklarından. Yanakları kızarmış, bakışlarını yana kaçırmıştı.

“Ne olursa olsun, bu kez... Hayır, her zaman, senin tarafında olacağım. O yüzden, elinden geleni yap.”

“Bu... Hehe, kulağa çok güven verici geliyor.”

Tsubaki’den beklenmeyecek kadar mantık dışı bir cümleydi bu. Ama yine de hoşuma gitmişti. Onun yanımda olması gerçekten güç veriyordu. Gerçi Tsubaki’ye yanlış bir şey yaptıramayacağım için omuzlarımdaki sorumluluk daha da artmıştı.

“...Niye gülüyorsun be?”

“Hiç. Sadece, senin ne kadar iyi biri olduğunu düşünüyordum. Az sayıdaki arkadaşım arasında muhtemelen en iyisisin.”

“...Hiç de sevinmedim buna.”

“Aşk olsun, neden ki? Benim gibi biri için alınabilecek en büyük iltifat bu.”

“Sus diyorum! Sevinmedim işte! Aptal!”

Omzuma sertçe vurup kafasını diğer yöne çevirdi. Hiç acımamıştı. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, Tsubaki aslında dünyanın en nazik insanıydı.

Tren sarsılıyor, yağmur damlaları tık tık cama vuruyordu.

Şimdi fark ettim de, Tsubaki ile karşılaştığımdan beri bir kez bile iç çekmemiştim.

Bunu fark edince, bu sefer ona çaktırmadan içten içe gülümsedim.

Aradan üç hafta geçti.

Bu süre zarfında Yuna-san ile aramızda kayda değer bir olay yaşanmadı. Yeni bir randevuya çıkmadık, ilişkimizi de kimse keşfetmedi.

Ancak, kesin olarak değişen bir... hatta iki şey vardı.

Birincisi; o lunapark randevusundan sonra Yuna-san eskisinden daha çok üzerime düşmeye başlamıştı.

Üzerime düşmek derken, kastettiğim sadece fiziksel bir yakınlık ya da sürekli dokunması değildi. Gerçi o da vardı ya, neyse.

Asıl mesele, sürekli yanıma gelmesiydi. Her öğle arası bizim sınıfa damlıyor, ders aralarındaki o on dakikalık boşluklarda bile kapıda bitiveriyordu. Genellikle Shirato-san ile laflıyor, bana sadece kısa ve tatlı bir gülücük fırlatıp gidiyordu ama yine de zihnimin dinlenmesine fırsat vermiyordu.

Okul çıkışında görüşme teklifleri artmıştı. Geçen hafta sonu Aina aracılığıyla iki gün üst üste bize gelmişti.

Evdeyken bazen Aina’ya ders çalıştırıyordu ama vaktinin çoğunu benim odamda geçiriyordu. Eskisi gibi film izlediğimiz de oluyordu, onun telefonundan çizgi roman okuduğu da.

Kısacası, onun sürekli yanımda olması "yapışık" kelimesini tam anlamıyla karşılıyordu.

İşin garibi, ben de Yuna-san’ı net bir şekilde reddedemiyor, bu durumu kuzu kuzu kabulleniyordum. Benim bu tavrımdan cesaret alan o da daha çok yanıma sokuluyordu.

İşte böyle... Bir süredir oldukça huzursuz ve karmaşık günler geçiriyordum.

Ve ikincisi—

“Abi.”

Beklenmedik bir kapı çalınışının ardından Aina kafasını kapı aralığından uzattı. Her zamanki gibi cevabımı beklemeden içeri dalma huyu değişmemişti. Okuduğum kitabı kapatıp ona döndüm.

“Ne var?”

“Shizuno-san...”

“...Yine mi geliyor yoksa?”

“Hayır, geldi bile.”

“Hadi canım.”

Artık emrivakiyi de aşmıştık desene. Hem ne ara gelmişti?

“Ve benim bugün dışarıda işim var.”

“Hadi ya? Yuna-san ile mi?”

“Hayır, yalnız.”

“Eee? Yuna-san ne olacak o zaman?”

“O yüzden onu sana getirdim zaten.”

Aina bunu söyledikten sonra kenara çekildi.

“Sakuraba-kuun!”

Gelen, tahmin edileceği üzere, o bitmek bilmeyen enerjisi ve ışıltısıyla Yuna-san’dı.

Bu kadar pürüzsüz işleyen bir plan... Sanki yöntemleri her geçen gün daha kurnazca ve zorlayıcı bir hal alıyordu.

“Ben kaçar o zaman. Size iyi eğlenceler!”

“Güle güle Aina-chan!”

“...Hah.”

Artık itiraz edecek dermanım bile kalmamıştı. Odadaki minderime çoktan kurulmuş olan Yuna-san’ı orada bırakıp mutfağa indim. İki kişilik çay ve biraz atıştırmalık hazırlayıp odaya döndüm.

Bu saatten sonra onu geri gönderemezdim. Bugün bir süre baş başa kalacaktık anlaşılan.

“Buyur.”

“Teşekkürler! Kusura bakma böyle damladım ama söz uslu duracağım.”

“...Önemli değil. Ben de tam film izlemeyi düşünüyordum zaten.”

“Aaa, o zaman ben de izlerim!”

Yuna-san neşeyle gülümseyerek oturduğum yerin hemen yanına geldi, omuz omuza verdik. Vücudunun sıcaklığını ve yumuşaklığını hissetmemek elde değildi; ister istemez geriliyordum.

“Biraz fazla yakın değil miyiz?”

“Aman canım ne olacak? O kadar gelmişim buraya.”

“Hava sıcak, hem sıkış tıkış olduk. Hiçbir mantığı yok bunun.”

“Sana bu kadar yakın olmamın benim için çok büyük bir mantığı var ama.”

“Görünen o ki 'mantık' anlayışımız pek uyuşmuyor.”

Söylediklerime hiç aldırış etmeden bana yapışmaya devam etti. Uzaklaşmaya çalışsam da peşimden geleceğini bildiğim için, televizyonun en iyi göründüğü bu noktada kalmaya karar verdim.

“Bu arada, bugün asıl geliş sebebin ne?”

Sormuştum sormasına ama cevabı aşağı yukarı hep aynıydı.

“Seni özledim çünkü!”

“...Sürekli görüşüyoruz ya zaten.”

“Daha çok görüşmek istiyorum!”

“Biraz da benim düzenimi düşünsen diyorum.”

“Ama Sakuraba-kun, son zamanlarda çok naziksin. Ben gelince kitap okumayı bırakıp film açıyorsun. Odanda kalmama da bir şey demiyorsun artık.”

“O... O biraz da ayıp olmasın diye.”

“Olsun, yine de çok mutluyum. Gerçekten. O yüzden... İster istemez umutlanıyorum işte.”

“...”

Verecek cevap bulamayınca çayıma sığındım.

Aslında yaptığım yanlıştı. Yuna-san’ın bu yakınlaşma çabalarını ve temaslarını kabul etmek, asıl amacıma tersti. Kendi dediği gibi, benim bu gevşek tavrım onu daha da umutlandırıyordu.

İstemediğim bir şeyi yapmamalıydım. Bu hem benim hem de onun mutsuzluğuna yol açacaktı.

Ancak...

“Şey... Sakuraba-kun.”

“...Efendim?”

“Benimle vakit geçirmektense, yalnız başına takılmak hâlâ daha mı eğlenceli senin için?”

“...”

Az önceki neşeli sesinin yerini ıslak, hüzünlü bir tını almıştı.

İşte son zamanlarda gerçekleşen ikinci değişim de buydu: Ben.

Artık Yuna-san hakkında ne hissettiğimi gerçekten bilmiyordum.

Yalnızken daha mı mutluydum? Bu kadar basit bir soruya bile hemen "Evet" diyemiyordum.

Evet olmalıydı. Kesinlikle evet.

Ama o iki kelime bir türlü dilimin ucuna gelmiyordu.

Ayarlarımın bozulduğunun farkındaydım.

Bu yüzden onunla her göz göze geldiğimde korkuyordum. Tıpkı şu an olduğu gibi, Yuna-san’ın bir adım daha ileri gitmesinden korkuyordum.

Çünkü eğer o adımı atarsa, biliyordum ki ben—

“Eğer... Eğer hâlâ yalnız kalmayı tercih ediyorsan... Öyle olsa bile sorun değil. Arada sırada böyle seninle olmak bile beni çok mutlu ediyor.”

“...”

Yapma şunu Yuna-san.

“Ben... ciddiyim, biliyorsun değil mi?”

Lütfen, daha fazla konuşma.

“Senin sevgilin olabilmek için her şeye razıyım.”

Sen delisin Yuna-san. Baş başayız diye böyle konuşuyorsun.

“O yüzden... Benimle bu kez gerçekten—”

“Yuna-san.”

Sözünü kesmek zorunda kaldım.

Cümlenin devamını duymaktan ölesiye korkuyordum. Eğer o kelimeler dökülürse, şu anki halimle ben... ben kesinlikle...

“...Filmi izleyelim artık.”

“...Tamam.”

Düzgünce seçmediğim bir filmin oynat tuşuna bastım. Filmin sesi ve ışıkları aramıza girdi, konuşmamıza engel oldu. Hayatımda ilk defa bir filmi, izlemek dışında bir amaçla, kaçmak için kullanmıştım.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Şu an tek yaptığım; kararlılığım ve duygularım arasındaki o amansız savaştan arkama bakmadan kaçmaktı.

Film bittiğinde Aina hâlâ gelmemişti. Attığı mesajda işinin uzayacağını söylüyordu.

“Aina nereye gideceğini söylemiş miydi?”

“Hayır, bana bir şey demedi.”

Hmm, Yuna-san da bilmediğine göre muhtemelen mahsus gizlemişti. Bize baş başa vakit yaratmaya çalıştığı belliydi ama bu seferki gerçekten fazlaydı.

Yine de aramızdaki o gergin hava, Yuna-san’ın her zamanki neşesini takınması sayesinde bir nebze olsun dağılmıştı.

Bir süre daha odada öylece vakit geçirdik. O ödevlerini yapıyordu, ben ise kitabıma gömülmüştüm. Oda sessizdi. Az önce yaşananlara rağmen kendimi garip bir şekilde huzurlu hissediyordum.

Bütün vücudumdaki ve zihnimdeki o gerginlik gitmiş, yerini bir rahatlama almıştı. Kitaba bile tam anlamıyla odaklanabilmiştim.

Eğer Yuna-san ile bir ilişki hep böyle geçecekse...

Eğer sandığım kadar başa çıkılmaz bir şey değilse bu...

“...Hayır.”

Zihnime sızan bu düşünceyi hafif bir iç çekişle kovaladım. İkili ilişkiler bu kadar basit olamazdı. Şimdilik böyle gidiyor olsa bile, elbet bir gün özel hayatımı istila etmeye başlayacaktı.

Buna katlanamazdım. Benim bu düşünceme de muhtemelen o katlanamazdı.

O yüzden teslim olmamalıydım. Ona karşı hislerim değişmeye başlamış olsa bile.

“Sakuraba-kun!”

“Aa! ...Ne var, niye bağırıyorsun?”

Ödüm kopmuştu. Demek ki farkında olmadan yine dalıp gitmiştim.

“Acıkmadın mı? Akşam oldu.”

“Ah, evet... Biraz acıktım sanki.”

“Aina-chan da gelmeyecek gibi, istersen yemeği ben yapayım? Malzemeleri kullanabilir miyim?”

Yuna-san bunu söylerken yüzünde en ufak bir art niyet olmayan, içten bir gülümseme vardı.

Dürüst olmak gerekirse, reddedilemeyecek kadar iyi bir teklifti. Yemek yapma konusunda beceriksiz değildim ama bu işten pek haz aldığım da söylenemezdi. Sürekli başında durmak gerekiyordu ve vaktimi çalıyordu. Yemeğe pek düşkün olmadığım için motivasyonum da düşüktü haliyle.

“Ama emin misin? Misafirsin sonuçta.”

“Hı-hı! Ben de seninle yiyebilir miyim peki?”

“Tabii ki. O zaman sana zahmet olacak, şimdiden teşekkürler.”

Daha az önce kendi kendime verdiğim sözlerin üzerinden çok geçmeden yine ona teslim olmuştum ama bu kadar içten bir teklifi geri çevirmek de kabalık olurdu.

Beraber mutfağa indik. "Sen bekle" demesine yine itaat edip salondaki koltukta kitabıma devam ettim.

Sayfaları çevirirken mutfaktan gelen o tıkırtılar ve kaynayan tencerenin sesi bir süre sonra iştah açıcı bir kokuyla birleşti. Yuna-san köri yapıyordu. Kendi evimde, bir başkasının elinden köri yemek... Değişik bir deneyimdi.

“Vee hazır!”

“Ooo.”

Masaya gelen köri, her nedense annemin yaptıklarından çok daha lezzetli görünüyordu. Evdeki malzemelerle yapılmış olmasına rağmen bu fark nedendi acaba?

“Afiyet olsun.”

“Sana da afiyet olsun. Hadi, tadına bak bakalım.”

“...Bu çok iyi.”

İlk lokmada belli oluyordu; Yuna-san’ın körisi gerçekten muazzamdı. Anneminkinden kesinlikle farklıydı, sanki tadında çok daha derin bir şeyler vardı.

“Bunun bir sırrı mı var? Nasıl bu kadar lezzetli oldu?”

“Hımm, sır. Benim kocam olursan söylerim belki.”

“Yine başladın.”

Yuna-san kıkır kıkır gülerek yemeğine devam ederken ben de ona eşlik ettim. Yemeği bitirdiğimizde saat akşamın yedisini geçmiş, dışarısı tamamen kararmıştı.

Aina’dan bir saat içinde döneceğine dair mesaj gelince, Yuna-san da o zaman gitmeye karar verdi.

Bulaşıkları toplayıp salona döndüğümde, Yuna-san koltuğa yayılmış televizyon izliyordu.

“Ah, Sakuraba-kun, hoş geldin.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.