Hayatın Ritmi ve Geçmişin Gölgeleri

"Hadi ama... Ne olur sanki, birazcık sevsem?"

"Sevmek de yok, mıncıklamak da."

"Aman be! Sevgilin olarak bu benim ayrıcalığım bir kere."

Böyle bir ayrıcalığın yok.

Aslında itiraz edecektim ama içinde bulunduğum durumun her açıdan aleyhime olduğunu fark edince vazgeçtim.

Şu saatten sonra sadece saçıma dokunmasına engel olmanın pek bir şeyi değiştireceğini sanmıyordum, dahası tartışacak dermanım da kalmamıştı.

Vücudumdaki tüm gücü serbest bıraktım ve sadece kendimi daha iyi hissetmeyi beklemeye koyuldum.

Muhtemelen kalbimin böyle güm güm atması az önceki oyuncağa bindiğimiz içindi.

Kesinlikle şu anki pozisyonumuzla, Yuunagi’nin kokusuyla ya da dizlerinin sıcaklığıyla bir ilgisi yoktu.

Mantıklı düşününce, imkanı yoktu.

"...Hey, Sakuraba."

"Efendim?"

"Hazırladığım sorulardan birini daha sorabilir miyim?" dedi Yuunagi.

Madem burada böyle nakavt olmuş halde yatıyordum, en azından onun can sıkıntısını gidermesine yardım etmek boynumun borcuydu.

"Olur. Ama kolay bir soru seç."

"Yaşasın! Peki, kitapları ve filmleri neden bu kadar sevmeye başladın? İlk kıvılcım neydi?"

"Aa... Sahi, nasıldı o?"

Artık üzerine pek kafa yorduğum bir konu değildi bu.

Sadece hatırladığım kadarıyla...

"...Küçükken televizyonda görmüştüm. İlk defa adamakıllı bir film izlemiştim ve acayip hoşuma gitmişti."

"Eee, sonra?"

"Çok etkilenmiştim. Babam halimi görünce, 'Daha neler neler var,' dedi. Ertesi gün beni bir filmciye götürdü. Orada sayısız disk görünce ağzım açık kalmıştı. Hatta dükkanın içinde öyle bir bağırmışım ki babamdan fırça yemiştim."

"Hadi ya... Ne tatlıymışsın, küçük Sakuraba."

"Öyleydim galiba. Şimdikinin aksine daha uysal, saf bir çocuktum. O gün çok heyecanlanmıştım. Önüme gelen her filmi izlemeye başladım. Hepsi birbirinden güzeldi ve izledikçe bitmek bilmiyorlardı; bu da beni daha çok heyecanlandırıyordu. Kitaplarda da aynısı oldu. Annemlerin kütüphanesinden gizlice yürüttüğüm kitaplar çok sarınca gerisi geldi işte... Sanırım böyle başladı. Sıradan bir hikaye, değil mi?"

"Yoo! Bence çok güzel. Tam bir 'ilk keşif' anısı gibi."

Yuunagi, görüş açımın kıyısında bana sıcacık gülümsedi.

Sanırım o günden beri bu tutkunun esiri olmuştum.

Sayısız mücevher arasından en parlak olanı bulmaya çalışmak gibi, bitmek bilmeyen bir define avının heyecanıydı bu.

"O zaman yarı zamanlı çalışman da hep kitaplar ve filmler için mi?"

"Evet. Para ne kadar olsa yetmiyor. Şaşırtıcı ama çalışmak da elimden geliyormuş, onu anladım."

"Aman canım, sen gayet aklı başında birisin, bence iş hayatına çok uygunsun."

Yuunagi saçma sapan bir şey söylemişti.

İş hayatına uygun falan değildim. Hele müşteriyle uğraşmak hiç bana göre değildi.

Eğer işler bir şekilde yürüyorsa, bu tamamen iş yerindeki kıdemlilerim ve gelen müşterilerin düzgün insanlar olması sayesindeydi.

"Sahi, senin durumun ne? Herhangi bir kulüpte değilsin, değil mi?"

Düşününce, onun yalnız başına kaldığında zamanını nasıl geçirdiğine dair hiçbir fikrim olmadığını fark ettim.

Her zaman enerji doluydu ama ne bir kulüp faaliyetinde ne de bir işte çalıştığını görmüştüm. Merak etmiştim doğrusu.

"Ortaokulda badminton oynuyordum. Ama sonra bıraktım. Eğlenceliydi aslında ama rekabet etmeyi, birileriyle yarışmayı pek beceremiyorum."

"Vay be. Tam sana göre bir sebepmiş."

Onu spor yaparken hayal etmek hiç zor değildi. Zaten atletik yeteneklerinin iyi olduğu biliniyordu.

Ancak bir galibiyet için hırslanan bir Yuunagi profili, gerçekten de onun kişiliğine pek uymuyordu.

"Yarışma olmayan kulüpleri de düşündüm ama özel olarak ilgi duyduğum bir şey çıkmadı. Ben de 'eve gidiş' kulübüne katıldım işte. O an canım ne istiyorsa, neye merak saldıysam onu yapıyorum. Bir garip ve sıkıcıyım, değil mi?"

"Hayır, alakası yok. Sevdiğin şeyleri zorla bulamazsın. Karşına çıktığında bunu mutlaka hissedersin zaten. O yüzden o an gelene kadar ağırdan alıp beklemekten zarar gelmez."

Kızın dizinde yatarken amma da büyük konuşmuştum.

Yine de söylediklerim tamamen samimiydi.

Benim durumumda olduğu gibi, insan sevdiği şeye ruhuyla çekilirdi.

Bu yüzden bu kadar heyecan verici ve sürükleyici olurdu zaten.

Şu an hayatında böyle bir şey yok diye acele etmemeliydi. İnsan kendi duygularını kandırmamalıydı.

"...Anladım. Evet, haklı olabilirsin."

Sözlerimi kendi kendine onaylar gibi tekrarlayıp hafifçe gülümsedi.

Hayatının geri kalanında neyi sevecekti acaba?

İçimde bir yerde, bunu bilmek ve o ana tanıklık etmek istediğimi fark edince kendime kızdım.

"Aa, ama bir şeyi çoktan buldum bile."

"Ne o?"

"...Sakuraba."

"...Ha, peki."

"...Of ya."

Madem utanacaktın, neden söylüyorsun ki?

O öyle bir surat ifadesine bürününce, ister istemez ben de utanıyordum.

Kendime geldikten sonra, ilgimizi çeken oyuncaklara birer birer binmeye devam ettik.

Zaman su gibi akıp geçmiş, güneş batmaya yüz tutmuştu. Artık dönme vakti geliyordu.

"Son olarak mutlaka buna binmeliyiz!"

Yuunagi'nin bu ısrarıyla, lunaparktan ayrılmadan önce dönme dolaba binmeye karar verdik.

Sıra beklediğimizden daha azdı ve kısa sürede kabine geçtik.

"Vay be, nostalji oldu resmen."

"Bana kalırsa, bunca aksiyondan sonra bu sessizlik oldukça tazeleyici."

Kabinin içi dardı ve doğal olarak baş başaydık.

Karşılıklı oturduk, dışarıdaki manzarayı izleyerek yavaşça gökyüzüne doğru süzülmeye başladık.

"..."

"..."

Yuunagi susuyordu.

Ben de ona eşlik ettim.

Bütün gün gürültülü ve kalabalık yerlerde olduğumuzdan mıdır nedir, bu sessizlik nedense çok huzurlu gelmişti.

Aslında dönme dolap garip bir araçtı.

Lunaparkta, eğlenme biçimi tamamen binen kişiye bırakılan tek yerdi burası.

Kimi yüksekte olmanın sıra dışılığını ve manzarayı sever, kimi sadece bu kapalı alanın mahremiyetine anlam yüklerdi.

Kimi de hiçbir şey düşünmeden, sadece günün sonunda bir anı olsun diye binerdi işte.

Kabin, yerle gök arasında sessizce gidip geliyordu.

Bu süreyi nasıl geçireceğimiz ise tamamen bize kalmıştı.

"..."

Gözlüğünü çıkarıp manzaraya dalmış olan Yuunagi’nin profilini süzdüm; batan güneşin kızıllığında gerçekten büyüleyici görünüyordu.

Maskesi de takılı değildi artık.

Titreyen gözleri, ince dudakları, biçimli burnu...

Her şeyiyle o kadar güzeldi ki, onun gerçekten akıl almaz derecede güzel bir kız olduğunu bir kez daha derinden hissettim.

Sanki o güne, okul çıkışı sınıfta bana beni sevdiğini söylediği o ana geri dönmüş gibiydim.

"Sakuraba ile trenle uzaklara gitmek rüya gibi sanki."

Bugün şahit olduğum Yuunagi’nin o halleri bir bir zihnimde canlanmaya başladı.

"Çektim işte! Yaşasın! Bunu duvar kağıdı yapacağım!"

"Bak, bir sonrakine şuna binelim! Hadi gidelim!"

"Ben de dinleneceğim. Hem seninle vakit geçirmek istiyorum."

Hepsinde gülümsüyor, içtenlikle eğleniyordu.

O an, ben...

"Hey, Sakuraba."

Kabin tam en tepeye ulaştığında, Yuunagi aniden adımı seslendi.

Gözlerini kaçırarak bana baktı, biraz huzursuz gibiydi.

"...Yanına gelebilir miyim?"

Muzip, masum ama yine de içinde hafif bir endişe ve utangaçlık barındıran bir ifadeyle bana bakıyordu.

Göğsümün daraldığını, hafifçe sızladığını hissettim.

Fakat bu hissin yabancısı değildim; bugün zaten birkaç kez yoklamıştı beni.

Bu sıkıntıyı üzerimden atmak istercesine, bilerek tersler gibi cevap verdim:

"Hayır, gelemezsin."

"Lütfen ama!"

"Of, tamam tamam, gel hadi."

"Yaşasın! Hıhı."

Yerinden yaylanarak kalktı ve yanıma kuruldu.

Artık dışarıya bakmıyor, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.

Göz bebeklerinin hafif bir buğuyla parladığını ve titrediğini görebiliyyordum.

"...Ne var?"

"Hiç. Sadece bakıyorum."

"Birine böyle bakmak, karşıdakini tedirgin eder ama."

"Etmesin, ne olacak sanki."

"...Nedense dejavu yaşıyorum."

Bir keresinde odama geldiğinde de buna benzer bir diyalog geçmişti aramızda.

"Sakuraba! Bugün eğlendin mi?" dedi, sesi neşeyle yükselerek.

Yine de yüzünde hafif bir gerginlik vardı.

Bu randevunun amacı aslında eğlenmek değildi.

Fakat sırf bu yüzden, onun sorusunu düşünmeden geçiştirmek haksızlık olurdu.

Zaten düşünmeye de gerek yoktu...

"...Yani, sanırım eğlendim."

"Hıhı. Demek öyle. Çok sevindim o zaman."

Bu sefer derin bir nefes alıp rahatlamış gibi başını salladı.

Bugün zaman çok çabuk geçmişti.

Belki çok şey yaşadığımız içindi.

Ama asıl sebep, sanırım benim de kendimi kaptırmış olmamdı.

Bunu kabul edemeyecek kadar korkak değildim.

"..."

Yuunagi, aniden koltuğun üzerinde duran elimi nazikçe kavradı.

Elimi geri çekemedim, sadece onun sıcaklığını hissetmekle yetindim.

"...Ne yapıyorsun?"

"Şey... Yükseklik korkum var da."

"Bütün gün her şeye tık demeden bindin ama."

"Şu an korkuyorum işte!"

"...Peki, öyle olsun."

Yine bir süre sessiz kaldık.

Ama bu kez birbirimizden gözlerimizi kaçırmıyor, hafifçe değişen ifadelerimizle sadece birbirimizi süzüyorduk.

Garip bir andı ama nedense hiç utanç verici gelmiyordu.

"...Sakuraba."

"Hı?"

"Acaba bu randevu... Benden ayrılmak istediğin için miydi?"

"Ne?.."

Beklemediğim bir soruydu. Gafil avlanmıştım, bir an ne diyeceğimi bilemeden kalakaldım.

Sırtımdan soğuk bir ter boşaldığını hissettim.

Ancak Yuunagi’nin sesinde ne öfke ne de üzüntü vardı.

"Lunapark... Sevgililerin ayrılmak için seçtiği o meşhur mekanlardan biridir, değil mi?"

"Sadece..."

Vicdan azabı kalbime bir iğne gibi battı.

Bu randevuyu planlarken de hissetmiştim bunu ama şu anki ağırlığı, o zamankiyle kıyaslanamazdı bile.

"Anlamıştım. Sakuraba durup dururken randevu teklif edince, bir bit yeniği olduğunu sezmiştim."

"Yuunagi... Şey, ben—"

"Vazgeçmeyeceğim."

Cümlemi tamamlamama izin vermeden araya girdi.

Elimi tutan parmaklarının daha da sıkılaştığını hissettim.

"Lunapark uğursuzluklarından falan korkmuyorum. Bugün çok mutluydum, çok eğlendim. Seni daha da çok sevdim ve bundan sonra da hep yanında olmak istedim."

"...Yuunagi."

Gülümseyerek bakıyordu bana.

Kaşları hafifçe hüzünle bükülmüştü ama gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık vardı.

"Ne kadar gerekiyorsa beklerim. Hoşuna gitmeyen huylarım varsa düzeltirim. O yüzden, lütfen Sakuraba... Beni... Gerçek sevgilin olarak kabul et."

Sesi ıslanmış, kelimelerin sonu hafifçe titremişti.

Gözlerimin tam içine bakarak konuşuyordu.

Yüzümün buruştuğunu hissettim.

Ama bu rahatsızlıktan dolayı değildi.

Sözlerinin göğsümün derinliklerine kadar ulaşmasından, içimde bir yerlerde buna ne kadar sevindiğimi fark etmemdendi.

—Ama...

"Olmaz Yuunagi."

"..."

"Olmaz işte. Senin gibi harika bir kız, benim gibi biri için vaktini harcamamalı. Sevgililik, iki tarafın da birbirini arzulamasıdır. Biz seninle öyle olamayız."

Çünkü bu, inkar edilemez bir gerçekti.

Ona söyleyebileceğim tek şey buydu.

"Böyle düşündüğünü zaten biliyorum."

Yuunagi gülümsedi.

Zemin yaklaşıyordu.

Kabin hafifçe sarsıldı.

Hiçbir şey diyemeden onun bir sonraki cümlesini bekledim.

"Ama ben senin gibi düşünmüyorum. Bu yüzden, işin aslı neymiş, ne doğruymuş, beraber görüp öğrenelim istiyorum."

"...Yuunagi."

Sessizce dönme dolaptan indik.

Lunaparktan çıktık, kendi mahallemize doğru giden o yolu yan yana, sessiz adımlarla yürüdük.

O gün eve vardığımda, ne bir kitap açtım ne de bir film izledim.

Aşk denilen şeye karşı ilgim zaten hep sönüktü.

Eskiden beri benim için kitaplar ve filmler gibi hayal dünyaları çok daha önemliydi.

Ergenlik dönemine girdiğimde bile bu pek değişmedi; çevremin sürekli aşk meşk konularına girmesiyle onlardan geri kaldığımın farkındaydım.

Yine de, "sönüktü" derken karşı cinse ilgimin sıfır olduğunu kastetmiyorum.

Güzel bulduğum, tatlı gelen kızlar illaki oluyordu.

Sadece zihnim o kızlardan çok hikayelerle doluydu.

Bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyordum, diğer insanların farklı olmasına da şaşırmıyordum.

Herkesin değer yargısı farklıdır ve bu farklılıklar güzeldir.

Ben bu bakış açısını bizzat o okuduğum hikayelerden öğrenmiştim.

Fakat gel gör ki, ben bile aşık oldum.

Ortaokul son sınıftaydım.

O zamanlar film kulübündeydim.

Gerçi tam adı "Sinema Araştırma Topluluğu" muydu neydi ama herkes film kulübü dediği için ben de öyle diyeceğim.

Aynı sınıftan, hayat dolu bir kızdı.

Sınıfın popüler simalarındandı; hem göz önünde olanlarla hem de kendi halindekilerle, herkesle arası iyi olan o sevilen tiplerden.

Nazik ama biraz şımarık, fevri... Yine de tüm bunları örten, kendini sevdiren bir havası vardı.

Film kulübü genelde sessiz sakin tiplerin toplandığı bir yer olduğu için, onun gibi biri üyeler arasında hemen parlıyordu.

Adı Hoshino’ydu. İlk adı da sanırım Miwa’ydı.

Küt kesim saçları ve güldüğünde beliren gamzeleri hafızama kazınmıştı.

Hoshino ile sınıflarımız hep ayrıydı; hatta o, ikinci sınıfın sonlarına doğru kulübe katıldığında bile aramızda neredeyse hiç sohbet geçmemişti.

Fakat bir gün, bir şekilde film zevklerimizin birbirine inanılmaz benzediği ortaya çıkınca, bir anda kaynaştık.

Aslında benim film ya da kitap zevkim öyle çok marjinal sayılmazdı.

Sadece, gerçekten bu işe gönül vermemiş insanların pek eline almayacağı, biraz daha "kıyıda köşede kalmış" eserler bana daha çok hitap ederdi.

Film kulübü olsa bile, faaliyetlerimiz genelde sadece izlemekten ibaretti. Arada gerçek sinema tutkunları yoktu; üyelerin çoğu popüler ve çerezlik yapımları severdi.

Ben de öyle şeylerden nefret etmezdim, kulüpte olmaktan memnundum.

Ama zevklerimin birebir uyuştuğu birini bulamamak biraz burukluk veriyordu, bu da bir gerçekti.

İşte bu yüzden Hoshino ile ortak noktada buluşmak beni gerçekten çok mutlu etmişti.

Benim en sevdiğim filmleri o da çok sevdiğini söylerdi.

Benim çok etkilendiğim sahnelerde onun da gözyaşlarını tutamadığını duyardım.

Benim merakla beklediğim vizyon filmlerine o da bilet almayı planlıyor olurdu.

Böylece konuştukça, beraber vakit geçirdikçe birbirimize iyice yaklaştık.

Bir gün, beraber çıktığımız bir filmden dönerken, gece vaktinde Hoshino bana açıldı.

"Seni... Seni seviyorum! Bu yüzden... Şey, benimle... çıkar mısın acaba?"

Ay ışığı altında bunu söylerken yüzü kıpkırmızıydı, sesi titriyordu.

Gerçi o an benim yüzüm de ondan aşağı kalmıyordu herhalde.

Hoshino ile konuşmak her zaman keyifliydi.

Aynı hobiyi biriyle paylaşmak harika bir şeydi.

Dahası, o dönemde benim de ona karşı bir şeyler hissettiğim su götürmez bir gerçekti.

Onun bir hareketi, bir bakışı bile tüm dikkatimi çalmaya yetiyordu.

Yüzünü her gördüğümde, sesini her duyduğumda kalbim hızlanıyor, kendimi mutlu hissediyordum.

Aşk bu olmalı diye düşünmüştüm.

Bundan şüphe etmek için bir sebebim yoktu.

"Ben de seni seviyorum. Çıkalım."

Kelimeler ağzımdan beklediğimden daha kolay dökülmüştü.

Ben cevap verince Hoshino mutluluktan ağlayacak gibi oldu, kahkahayla karışık sevinç çığlıkları attı.

Onun o halini görmek beni de mutlu etmişti.

İlişkimiz başlayınca birçok kişi bizimle dalga geçti.

Ama bunlar kötü niyetli değil, daha çok bizi tebrik eden şakalardı.

Yakın çevremden Arata pis pis sırıtarak laf sokuyor, Aina ise şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Sadece Tsubaki, sanki hiç umurunda değilmiş gibi, hatta her zamankinden daha soğuk bir tavırla bana cevap veriyordu.

Sabahları okula beraber gidiyor, çıkışta kulübe beraber uğruyor, sonra eve beraber dönüyorduk.

Tatil günlerinde buluşuyor, alışveriş yapıyor, güzel şeyler yiyorduk.

Çok konuştuk, çok anı biriktirdik.

Fakat bu hayat iki ay kadar devam ettikten sonra, yavaş yavaş bir şeyler ters gitmeye başladı.

Görünüşe göre aşk, yani bir ilişki yürütmek, benim sandığımdan çok daha fazla öncelik isteyen bir şeymiş.

Mesela, bir pazar akşamı...

Evde kitabıma gömülmüşken Hoshino arıyordu.

Masadaki telefon titredikçe ben de zorla o hikaye dünyasından koparılıyordum.

"Kusura bakma, şu an kitap okuyorum, konuşamam."

Gerçekten üzgünüm.

Lafın sonuna bunu da ekleyip kapatmaya yelteniyordum.

Ama Hoshino şöyle diyordu:

"Aman, kitabı sonra da okursun. Bak ne güzel aradım seni işte."

Nazlı ama bir o kadar da huzursuz bir ses tonu.

Belli ki biraz bozulmuştu.

Ama o an canım kitap okumak istiyordu.

Hoshino ile konuşmak güzeldi, onu seviyordum ama o anki önceliğim okumaktı.

"Nasıl böyle bir şey dersin! Çok kabasın!"

Aniden sesindeki öfke patlak veriyordu.

Ben de ne olduğunu anlamadan, sadece defalarca özür dilemekle yetiniyordum.

Birkaç gün sonra arkadaşlarıma sordum.

Hangimizin haklı olduğuna dair bir fikir almak istedim.

Kendi haklılığımı ispatlamak derdinde değildim; sadece insanların genel olarak ne düşündüğünü, normal olanın ne olduğunu merak ediyordum.

"Oğlum, çok gaddarsın sen de."

"Sevgili dururken kitap okumak nedir lan?"

"Hoshino iyi sabretmiş sana."

Bunu söylerken yüzlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.

O sırada orada olan kızlar da hemen bu görüşe katılmıştı.

O an dank etti.

Aşk demek, sevgili demek, ne olursa olsun hobilerinden önce gelmesi gereken bir şeymiş demek ki.

O an neye ne kadar ilgi duyuyor olursan ol...

Bunu bilmiyordum işte.

Sevgili yapmadan önce bu konuya biraz çalışmam gerekirdi.

Önceden bilseydim, ben de daha sağlıklı bir karar verebilirdim.

Bu değer yargısına bir itirazım yoktu.

Sadece, benim hiçbir zaman onlar gibi düşünemeyeceğimi anlamıştım o kadar.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.