Vazgeçmeyeceğim

"Telefonla arayabilir miyim?"

Altın Hafta'nın son gecesiydi.

Odamda ödevlerimi yaparken böyle bir mesaj geldi.

Gönderen: Sakuraba Akito.

Hemen kalemi elimden bırakıp, "Lütfen!!" diye cevap verdim.

Ardından aceleyle en sevdiğim pijamalarımı giydim, dişlerimi fırçaladım; banyomu önceden yapmış olmama rağmen birazcık da makyaj yapıverdim.

Odama dönüp akıllı telefonumu yastığın üzerine koydum ve yatağa oturup o anı beklemeye başladım.

— ...Geldi!

Telefon titredi ve ekran "Aranıyor" yazısına dönüştü.

Derin bir nefes alıp cevapla tuşuna dokundum.

— A-alo!

"Selam. İyi akşamlar."

Onun sesini telefondan duyunca, her zamankinden biraz daha kalınmış gibi geliyordu.

Derinden yankılanan, yumuşak hatlı Sakuraba-kun'un sesi... En sevdiğim o ses.

— Ne oldu? Senin beni aramana çok sevindim Sakuraba-kun.

Duygularımı dürüstçe dile getirdim.

Heyecanlanmasını, beni tatlı bulmasını istiyordum. Sadece bu hesapçı düşüncelerle de değil; bu hisler içimde tutamayacağım kadar büyümüştü.

Tatil gününde Sakuraba-kun ile konuşabilmek... Sadece bu bile beni çok mutlu ediyordu.

Mutluyum, çok mutluyum. Hem de nasıl!

"Şey... Bir önerim vardı da. Yazarak söylemesi zor geldi. Meşgul müydün?"

— Hayır! Hiç de bile! Acayip boş vaktim vardı! Saatlerce konuşabiliriz!

"Saatlerce konuşmayacağız. Sadece biraz sohbet edeceğiz."

Bunu söylerken Sakuraba-kun'un hafifçe güldüğünü anladım.

Yine bir mutluluk dalgasıyla dolup taştım ve sırıtıp duran yüzümü iki elimle çimdikledim.

Ancak Sakuraba-kun'un bir sonraki cümlesi, o ana kadarki her şeyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir şok yaşattı bana.

"Birlikte lunaparka gidelim."

— ...Efendim?

...Lunapark mı?

O da neydi... Hani şu kızarmış tavuklu Çin yemeği mi? Hayır, o Yulinchi'ydi.

— ...Nee?!

Lunapark mı?!

...Ş-şaka mı bu?

— Şey... Sa-Sakuraba-kun... Şey!

"N-ne oldu?"

— Lu-lunapark! Ge-gerçekten... Gidecek miyiz? Birlikte? İkimiz? Olur mu sahiden?

Ardarda soruları sıralayıverdim.

Çünkü lunapark! Randevu! Sakuraba-kun ile!

"Ge-gerçekten diyorum... Tabii istemiyorsan başka."

— İstemez olur muyum! Gideriz! Gidiyoruz!

Kimse görmemesine rağmen asker gibi elimi havaya kaldırıp selam verdim.

Sonra nedenini bilmeden futonun içine gömülüp yastığa sarıldım.

"Anladım, sevindim o zaman. Peki, ne zaman gidelim?"

— Her an olur! Yarın bile!

"Yarın hafta içi. Gelecek hafta sonuna ne dersin?"

— Gidebiliriz! Cumartesi de pazar da boşum! İkisine de gidelim mi?

Hafifçe güler "Hayır, gitmeyiz. O zaman cumartesi olsun."

Sakuraba-kun yine güldü.

O sesle birlikte ister istemez yüzüm gevşedi, futonun içinde ayaklarımı çırpmaya başladım.

Sanki ona olan sevgim, kısa bir süre öncesine göre daha da büyümüş gibi hissediyordum.

Hayır, öyle hissetmiyordum. Kesinlikle daha çok seviyordum.

— Tamam! Cumartesi! Kararlaştırdık!

Akıllı telefonumdaki ajanda uygulamasını açıp o güne kayıt ekledim.

"Randevu!" yazmak istedim ama birisi görürse sıkıntı olur diye "Lunapark" yazmakla yetindim.

Ah, şimdiden çok heyecanlıyım... İyice hazırlanmam lazım.

— ...Ama neden aniden lunapark?

"Ş-şey... Bilmem ki, nasıl desem."

Sakuraba-kun nedense zorlanıyormuş gibi kekeledi.

Biliyorum, Sakuraba-kun benden hoşlandığı için yapmıyor bunu. O kadarını ben bile anlayabiliyorum.

Ancak son zamanlarda bana o kadar nazik ve düşünceli davranıyor ki, dürüst olmak gerekirse kaç kez sevinçten kıvrandım sayamadım.

Her neyse, bu sefer beni davet etmesinin bir sebebi olmalıydı.

Aslında sormama gerek olmayabilirdi.

Yine de emin olmaya çalışmak benim zayıf noktam olsa gerek.

"...Nasıl desem, birbirimizi daha iyi tanımamız gerektiğini düşündüm. İşte bu gezi, buna bir vesile olur diye..."

Eee...

— Böyle bir şey mi düşünüyordun...?

"Ş-şey... Evet. İyi bir fırsat olur. Uzaktaki bir lunaparka gidersek kimse de bizi görmez."

— Sa... Sakuraba-kun!

Ah, artık dayanamıyorum, onu çok seviyorum. Çok!

Ben Yunagi Shizuno, tüm varlığımla Sakuraba-kun'u eğlendireceğime ant içerim!

"O zaman yeri sonra mesaj atarım. İlk kez gideceğim bir yer, o yüzden her şey pürüzsüz ilerlemezse kusura bakma."

— Sakın dert etme! Randevudayız sonuçta, beraber araştırırız!

"...Peki. Teşekkürler."

Son olarak karşılıklı "Görüşürüz" deyip Sakuraba-kun ile olan görüşmeyi sonlandırdık.

Ondan sonra bir süre ödevlerime dönemedim, öylece dalgın dalgın oturdum.

Sonunda Sakuraba-kun ile dışarıda bir randevu. Üstelik lunaparkta.

Bu bir şans. Tanrı'nın ve Sakuraba-kun'un bana verdiği devasa bir şans.

Lavaboda makyajımı temizledikten sonra ellerimi sıkıca yumruk yaptım.

Şimdilik, bugünden itibaren bir hafta boyunca ne giyeceğimi seçeceğim.

Sonra internetten araştırma yapıp ilk randevu için stratejiler geliştireceğim.

— ...Ödevleri sonra yapsam da olur.

Disiplinsiz bir kızım ben.

Ama sadece bugünlük, bunun elden bir şey gelmez bir durum olduğunu düşündüm.

◆ ◆ ◆

— Sa-sa-Sakuraba-kun?!

— ...Ne var?

Yunagi-san ile lunaparka gitmek için sözleştiğimiz o cumartesi günü.

Tren istasyonunun önünde buluşur buluşmaz, Yunagi-san parmağıyla yüzümü işaret ederek abartılı bir şekilde bağırdı.

— Ama! O... O şey de ne?!

— ...

— Gözlük! E-neden?! Neden gözlük takıyorsun!

İlk olarak en utandığım noktadan vurulunca ister istemez yüzümü çevirdim.

Cidden, bu kız da bir alem...

— Dün söylemiştim ya... Hafiften kılık değiştireceğim diye.

— Ama gözlük! Çok tatlı! Çok yakışmış, hem de nasıl!

Çok gürültücüydü. Ve çok utandırıcı...

Normalde hiç gözlük takmadığım için gözlerimin çevresinde bir tuhaflık hissediyordum zaten... Of.

— Satın mı aldın?

— Hayır, babamın dinlendirici gözlüğü. İzinsiz ödünç aldım.

— Vay canına~ Sakuraba-kun'un babasından beklendiği gibi, zevkliymiş!

Bunu söylerken Yunagi-san yine bana dik dik bakmaya başladı.

Ellerini yüzünün önünde birleştirmiş, sanki yerinde duramıyormuş gibi görünüyordu.

— ...Fotoğrafını çekebilir miyim?

— Olmaz.

— Neden yaa!! Hazır böyle tatlı görünüyorken!

Aman aman... Daha başından yorucu bir durumun içine düşmüştüm.

Bakalım bugün boyunca canım ve can puanım yetecek miydi?

Bu randevunun amacı, Yunagi-san'ın benim nasıl biri olduğumu daha doğru bir şekilde tanımasını sağlamaktı.

Zaten çok enerji tüketeceğim belliydi, daha şimdiden önümü göremiyordum...

Bu arada Yunagi-san pembe bir maske takmış ve saçlarını at kuyruğu yapmıştı.

Enerjik bir havası vardı ve ona çok yakışmıştı. Ayrıca aynı saç modelini yapan Aina'dan oldukça farklı bir atmosferi vardı.

Tabii onun bu hali de, benimki gibi bir kılık değiştirmeydi.

Tanıdık birine rastlayacağımızı sanmıyordum ama yine de bir önlemdi işte. Sadece maske bile, uzaktan bakıldığında hemen tanınmamamızı sağlardı.

— Özür dilerim ya. Maskeyle nefes almak zordur şimdi.

— Yok canım! Ben zaten dışarı çıkarken genelde takıyorum! Hiç dert etme!

Yunagi-san elini yumruk yaparak bunu söyledi ve beni yönlendirircesine istasyona doğru yürümeye başladı.

Anlaşılan o ki konu kılık değiştirmek olduğunda, o benden çok daha kıdemliydi.

İstasyona girdikten sonra turnikelerden geçtik.

Yunagi-san, normalde pek kullanmadığı belli olan perona doğru hiç tereddüt etmeden ilerliyordu. Ne kadar da güven verici.

Ben böyle rota belirleme işlerinde pek iyi sayılmadığım için sessizce kontrolü ona bırakmaya karar verdim.

"Sakuraba-kun ile trenle uzaklara gitmek... Rüya gibi bir şey."

"Amma abarttın."

"Abartmıyorum bir kere!"

Bunu neşeyle söyleyen Yunagi-san, peronda kendi etrafında fırıl fırıl döndü.

Maskesi yüzünden göremiyordum ama yanaklarının gevşediğine emindim.

Kısa süre sonra tren geldi ve vagonlardan birine bindik.

Tatil günü olduğu için içerisi epey kalabalıktı ancak tek bir koltuk boş kalmıştı.

"Yunagi-san, sen otur."

"Eee, olmaz! Bir tane var zaten."

"Ben iyiyim. Bakarsın yolun geri kalanında hiç yer bulamayız."

"Hı-hı, olmaz! Oturursam seninle konuşmam zorlaşır. Birlikte ayakta duralım mı?"

"...Peki, sen öyle diyorsan."

"Hı-hı. Ehehe."

Sonuçta ikimiz yan yana tutunma halkalarına asılarak ayakta kaldık.

Zaten birkaç durak sonra aktarma yapacağımız için pek sorun değildi.

Hareket halindeki trenin sarsıntısında, Yunagi-san sürekli bana bakıp duruyordu.

"Ne var?"

"Hiç. Sadece, gözlüğün sana gerçekten yakıştığını düşünüyordum."

"Gözlük biraz rahatsız ediciymiş ama."

"Alışana kadar öyledir."

Bakışları beni iyice huzursuz edince ben de gözlerimi Yunagi-san'a çevirdim.

Yüzünün yarısı maskeyle kapalı olduğu için her zamanki o parıltısı yoktu.

Yine de Yunagi-san, gereğinden fazla güzeldi.

...Sahi, maske takınca insanların daha güzel göründüğüne dair bir şeyler duyduğumu hatırlıyorum.

İnsan beyninin maskeyle kapalı olan kısımları kendi idealine göre hayal etmesiyle ilgili bir mantıktı sanırım... Hmm.

"...Sakuraba-kun? Ne oldu?"

"A-ah, yok. Bir şey değil."

Yüzüne öylece dalıp gittiğim için beni şüpheli bulmuş olmalıydı. Tehlikeli sulardaydım.

Yine de... Tahmin ettiğim gibiydi.

Yunagi-san'ın yüzü, maskesizken çok daha güzel görünüyordu.

Belki de benim maske altını hayal eden hayal gücüm, Yunagi-san'ın gerçek güzelliğine yenik düşüyordu.

Böyle bir şey mümkün mü bilmiyorum ama durumun aşağı yukarı böyle olduğunu hissettim.

Tabii ki bunu Yunagi-san'ın kendisine söylemeye niyetim yoktu.

İki aktarmanın ardından nihayet son trene bindik.

Buradan varış noktasına kadar aktarma yapmadan, otuz dakika kadar dinlenebilecektik.

Şansımıza vagonda pek kimse yoktu, bu sefer yan yana koltuk kapmayı başardık.

"Fuu... Sonunda oturabildik."

"Yoruldun değil mi? Oraya varınca biraz dinlenelim mi?"

"Yoo, iyiyim! Yol boyunca enerjimi toplarım zaten."

Yunagi-san bunu söylerken maskesini çıkarıp kollarını havaya kaldırarak iyice gerindi.

Belli ki biraz bunalmıştı.

Ben de gözlüklerimi çıkarıp yorgunluğun biriktiği kaşlarımın arasını parmaklarımla ovdum.

"Aa, ver bakayım şunu!"

Yunagi-san aniden gözlüğümü elimden çekip aldı ve aşırı ciddi bir tavırla taktı.

Birleştirdiği parmaklarını gözlüğün köprü kısmına dayayıp yukarı doğru itti.

"Ehehe, nasıl?"

Beklenti dolu gözlerle bana bakıyordu.

Dürüst olmak gerekirse, inanılmaz yakışmıştı. Normalden farklı, entelektüel bir havası vardı; insana Öğrenci Konseyi Başkanı veya sınıf başkanı gibi birini çağrıştırıyordu.

Yine de "Nasıl?" diye sorması haksızlıktı.

"Ne bileyim... Şey işte..."

"...Tatlı mı?"

"...Her zamankinden farklı görünüyor."

"Tatlı mı değil mi? Söylesene!"

"...Yani, evet."

"Düzgünce söylemezsen küserim!"

Yunagi-san bir çocuk gibi nazlanarak kolumu tuttu ve sallamaya başladı.

Yürekten eğlendiği belliydi; kafasını aşağıdan uzatıp bakışlarımı kaçırdığım yüzüme bakmaya çalışıyordu.

İşin kötüsü, bu tavrı da yüz ifadesi de uçsuz bucaksız bir şekilde sevimliydi.

Bu kız gerçekten, benim neler hissettiğimden bihaber...

"Tatlısın işte."

Ona karşılık vermek için söyledim bunu.

Ama tabii ki yalan değildi.

O an Yunagi-san'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Ardından saniyeler içinde yüzü kıpkırmızı kesildi.

"E-eh... Gerçekten mi? ...Cidden mi?"

"Gerçekten. ...Çok tatlısın. O yüzden artık rahat bırak beni."

"Ah! ...E-evet... Özür dilerim."

Sesi iyice kısılarak bunu söyledi ve tamamen uslandı.

Maskesini tekrar takıp gözlüğümü bana geri verdi, sonra da camdan dışarı bakarak sessizliğe gömüldü.

Muhtemelen utanmıştı.

Ama ben de utanmıştım.

Yüzümü Yunagi-san'ın tersi yönüne çevirdim ve trenin çıkardığı o düzenli sesleri dinlemeye başladım.

Tek dileğim, yaptıkları üzerine iyice düşünmesiydi.

"Vay canına, epey kuyruk varmış."

Nihayet ulaştığımız lunaparkın günlük bilet gişesindeki sırada, Yunagi-san parmak uçlarında yükselerek bunu söyledi.

Ona yandan bakarken hafifçe iç çektim.

Yol üstünde aldığım içecekten bir yudum alınca kafamın biraz olsun soğuduğunu hissettim.

"..."

Ben bugün bütün bunları ne için yapıyordum?

Sabah kendime hatırlattığım gibi, bu randevu Yunagi-san tarafından doğal bir şekilde reddedilmem için tasarlanmıştı.

Bu yüzden, yolda gerçek bir çiftmişiz gibi utangaç ve neşeli hallere girip gülüşmemiz hiç doğru değildi. Kesinlikle değildi.

Ancak Yunagi-san'ın o hayat dolu ve her daim sempatik tavırları karşısında, benim gardım kolayca düşüveriyordu. Bugünün şu kısa süresinde bunu çoktan acı bir şekilde tecrübe etmiştim.

Her şeyin tek bir sebebi vardı; onun çok fazla sevimli olması.

"Ah, ilerledi! Az kaldı sanırım! Değil mi Sakuraba-kun?"

...Utanarak söylemem gerekirse.

Belki de biz erkeklerin genlerine; tatlı ve üstelik bizden hoşlandığını belli eden bir kıza karşı koyamamaya dair gizli bir kod işlenmişti.

Karşısındaki benim gibi biri olsa bile.

"Sakuraba-kun? Ne oldu?"

"...Hiç, bir şey yok."

Trendeki o olaydan sonra Yunagi-san neşesini tamamen geri kazanmıştı.

Sıradan kafasını uzatıp çıkararak bir an önce sıranın bize gelmesini bekliyordu.

Bir süre sonra sıra ilerledi ve ikimiz için günlük biletleri sağ salim aldık.

Kapıda tekrar giriş sırasına girdik ve nihayet içeri adımımızı attık.

"Geldik işte! Bak Sakuraba-kun, fotoğraf çekilelim!"

"Eee... Dedim ya, istemiyorum."

"Lütfen ama! Birlikte çekilirsek bir şey olmaz, değil mi? Hadi, gel buraya!"

Yunagi-san kolumu kavradığı gibi beni kendine doğru çekip yarı zorla bana sokuldu.

Akıllı telefonuyla özçekim pozisyonu alıp arkadaki dönme dolabı manzaraya katarak deklanşöre bastı.

Beklendiği üzere, bu işlerde eli çok çabuktu.

"Çektim! Yaşasın! Bunu duvar kağıdı yapacağım!"

"Bir dakika. O olmaz."

"Ehehe, sahiden mi?"

Yunagi-san fotoğrafa defalarca bakıp durduktan sonra memnuniyetle başını salladı.

Bugün her zamankinden çok daha keyifliydi.

"Tamamdır, hadi sıraya girelim! Binmek istediğim çok şey var! Seninkiler hangileri?"

"Benim için fark etmez. Senin sevdiğin şeylere eşlik ederim."

"Yaşasın! O zaman beni takip et! Bu taraftan!"

Yunagi-san neşeyle konuşup heyecanla yürümeye başladı.

Onun peşinden giderken, akıllı telefonuma az önceki fotoğraf geldi.

Bitkin bir ifadeye sahip olan benim aksime, Yunagi-san'ın yüzünde güller açıyordu.

Üstelik fotoğrafta inanılmaz güzel çıkmıştı. Sanki bir uygulama ile sadece onu filtrelemişler gibiydi.

Yunagi-san o kadar göz alıcıydı ki, yanındaki ben manzaranın bir parçası gibi kalmıştım.

Bir kez daha anladım ki, Yunagi-san gerçekten muazzam biriydi.

Saf saf bunları düşünürken, her nedense o fotoğrafı klasörüme çoktan kaydetmiştim.

Önce kapalı alan VR atraksiyonunu seçtik.

Küçük bir kapsül benzeri araca iki kişi binip, VR gözlüklerle görüntüleri izlerken içerideki parkurda ilerlediğimiz bir düzenekmiş.

Tam günümüz teknolojisi, diye geçirdim içimden.

"Vay, içerisi karanlık. İnsan bir tuhaf oluyor, heyecanlandım."

"Bu aksesuar gözlükler şimdiden ayak bağı olmaya başlayacak gibi."

Yunagi-san ile duvar boyunca uzanan kuyruğun en sonuna geçtik.

Sıra epey uzundu; girişteki bilgilendirmeye göre yaklaşık bir saat beklememiz gerekiyordu.

"Beklerken gölgede olmak iyi oldu. Güneşten yanmak istemezdim."

"Tenin çok beyaz çünkü Sakuraba-kun."

"Ev kuşu olduğum için."

Bu yüzden güneş ışığına karşı dayanıksızım.

Yunagi-san ise bizzat güneşin kendisi gibi olduğu için pek umurunda görünmüyordu.

"Tamamdır! Bekleme süresini değerlendirmek için pek çok konu hazırlayıp geldim!"

Yunagi-san elini havaya kaldırıp gururla göğsünü kabarttı.

Beklendiği gibi, hazırlıklıydı.

"Bu arada, soruların çoğu Sakuraba-kun'a yönelik. Fufu!"

"Ee, bu hoşuma gitmedi."

"Neden ama! Birbirimizi daha iyi tanımamız için randevuya çıkmadık mı!"

"Ah... Doğru ya."

Nasıl olduysa bu bağlantıyı kuramamıştım.

Yunagi-san'ın önerisi aslında benim amacım için mükemmel bir destek sayılabilirdi.

Pekala, cevaplayalım bakalım.

"O zaman birinci soru! Sevdiğin kız tipi nedir?"

"...Bu nasıl soru böyle?"

"Sakuraba-kun'u tanımak istediğim için!"

"Hayal ettiğimden farklı bir yöne gidiyoruz."

"Tanımak istediğim için!"

Yunagi-san hiç geri adım atmadan, o içten gülümsemesini bana yöneltti.

Ancak akıllı telefonun ışığıyla aydınlanan yanakları sanki biraz kızarmış gibi de duruyordu.

"Nasıl kızlardan hoşlanırsın? Beni unut ve dürüst ol!"

"...Öyle özel bir tercihim yok aslında."

"Muu. O zaman, uzun saç mı yoksa kısa saç mı?"

"...Fark etmez."

"Peki ya uzun boylu mu yoksa kısa boylu mu?"

"İnsanları boyuna göre yargılamamak gerekir, değil mi?"

"Neşeli biri mi yoksa sessiz biri mi?"

"İnsanın doğal olması en iyisidir."

"..."

Yunagi-san durumdan hiç memnun görünmüyordu. Gözlerini kısarak bana dik dik baktı.

Doğal olsa bile bakışları korkutucu olan insanlardan pek haz etmem.

Aslında ne şaka yapıyordum ne de ona inat ediyordum.

Sadece aşk konusunda, birinin karakterine veya dış görünüşüne dair takıntılarım hiç olmamıştı.

Daha doğrusu, böyle bir takıntı edinecek kadar birine ilgi duyduğum hiç vaki değildi.

"Bu arada, ben Sakuraba-kun gibi birinden hoşlanıyorum."

"Sormamıştım ama neyse."

"Demek Sakuraba-kun benden hoşlanıyor, tamamdır."

"Yalan yanlış şeyler not alma şuraya, yapma."

Böyle saçma sapan muhabbetler ederek ya da telefonuma indirdiğim othello ve bilgi yarışması gibi oyunları oynayarak vakit geçirirken, sıra beklediğimizden çok daha çabuk bize geldi.

Belki de en başta bekleme süresini kasten uzun yazmışlardı.

"Heyecanlanmaya başladım...!"

"İnanır mısın, ben de öyle."

Görevliden gözlükleri alıp talimatlara göre taktık.

Yan yana oturduğumuz kapsülün tavanı yavaşça kapandı ve görüş alanımız CG görüntülerle sarmalandı.

"Çok eğlenceli olacak!"

"Aslında bu benim ilk VR deneyimim olacak. Umarım bir sorun çıkmaz. Mide bulantısı yapar mı?"

"Eee, bunu şimdi mi söylüyorsun?"

Yunagi-san kıkır kıkır güldü. Temas eden omuzlarımızdan vücudunun sarsıldığını hissedebiliyordum.

Ben burada cidden endişeleniyordum oysa.

"Çok eğlenceliydi!! Vay canına, gerçekten harikaydı!"

Coşku içindeki Yunagi-san'ın ardından kapsülden indim.

Gözlükleri görevliye teslim edip, diğer müşterilerle birlikte yavaşça çıkış yoluna doğru ilerledik.

"VR sandığımdan daha gerçekçiymiş."

"Değil mi! Ben bile şaşırıp kaldım."

"Ayaklarım yere basmıyor gibi hissediyorum."

"Ehehe, ben de."

Heyecanımız henüz yatışmamışken görevlinin yönlendirmesiyle çıkışa yöneldik.

Yol karanlıktı ve zemini görmek biraz güçtü.

"Burada basamak var, lütfen dikkatli olun!"

Önden bir görevlinin sesi yükseldi.

Tam o sırada.

"Ayy!"

"Dikkat et!"

Yunagi-san dengesini kaybedip öne doğru sendeledi.

Refleksle elini kavradım ve hızla kendime doğru çektim.

Düşmedi ama onun yerine gelip bana yaslandı.

Onu diğer kolumla tutunca, istemeden de olsa birbirimize sarılmış gibi bir pozisyona girdik.

"...İyi misin?"

"Ah... Şey, evet, iyiyim... Teşekkürler. Ama, şey, elin..."

"Ah, kusura bakma. Bir anlık refleksle oldu. Ama endişeleniyorum, o yüzden bir süre böyle idare et."

"Hı-hı... Tamam."

Yunagi-san'ın elini tutmaya devam ederek binanın dışına çıktım.

Görüş alanım aniden aydınlanınca gözlerim bir an kamaştı.

Ancak ben tutuşumu gevşetsem de Yunagi-san elimi sıkıca kavramış, bırakmıyordu.

"...Hadi ama, bırak artık."

"Ama... ilk defa el ele tutuştuk."

"...Neyse ne, bırak hadi."

"...Tamam."

Nihayet özgür kalan elimi pantolonumun cebine soktum.

Hemen içerideki mendili kavradım.

Hangimize ait olduğunu bilmediğim o teri ve sıcaklığı bir an önce silip atmak istiyordum.

Felaket.

"............Fenaaa."

Eğlence parkındaki meydanda bir banka çökmüştüm.

Otururken gayriihtiyari iki elimle yüzümü kapattım.

"..."

Sakuraba-kun'u o kadar çok seviyorum ki canım yanıyor.

Aaaahhh!! Ne? Neydi o az önceki?

Gözlük ona aşırı yakışmıştı! Benimle fotoğraf da çekindi!

Trende yerini vermeye çalışmıştı! Şimdi bile bana yiyecek bir şeyler almaya gitti!

Çok tatlı! Çok nazik! Seviyorum onu!

Ah... Artık bittim ben. Kesin sürekli sırıtıp duruyorum.

Maske taktığım iyi oldu, cidden.

—Üstelik, üstelik bir de şu var!

"Puhaha!"

Hatırlayınca yüzüm yine alev alev oldu.

El ele tutuştuk. Sonunda.

Hatta sarılır gibi bile olduk. Gerçi kazaydı ama olsun.

Daha ilk bindiğimiz şeyden böyle şanslı bir kaza geleceği hiç aklıma gelmezdi...!

İyi ki düşecek gibi olmuşum! Hayır, beni kurtaran Sakuraba-kun'a karşı ayıp oldu ama!

Dahası, benim sakarlığım yüzünden olmasına rağmen çok nazikti!

Ayrıca, biraz baskın davranması da harikaydı!

Üstelik, üstelik, trende gözlük taktığımda da "çok tatlısın" demişti...

Haaaahhh!!

Seviyorum! Sakuraba-kun'u artık her şeyden çok seviyorum!

Herhalde yarından itibaren başıma inanılmaz derecede kötü şanslar gelecek.

Öyle olmazsa, bu mutluluk dengesi çok saçma olurdu zaten.

Ah, Sakuraba-kun. Artık seni sonsuza dek bir yere kilitleyip sadece kendime saklamak istiyorum...

"Beklettiğim için üzgünüm, Yunagi-san."

"Ş-Şey, sorun değil!"

Birden ismimi duyunca kendime geldim.

Başımı kaldırdığımda, Sakuraba-kun elinde sıcak sandviçler ve içeceklerle dikiliyordu.

Hepsini tek başına taşıması zor göründüğü için aceleyle kendi payımı aldım.

"Teşekkürler Sakuraba-kun! Ne kadar tuttu?"

"Boş ver, lafı bile olmaz. Seni randevuya ben davet ettiğim için hesabı ben ödüyorum."

Kalbim küt diye etti!

'Seni randevuya ben davet ettiğim için.' Ah, ne kadar tatlı bir tını...

Şey, ama yine de para konusu ayrı bir mevzuydu.

"Olmaz. Sevgilin olduğuma göre ben de üstüme düşeni ödemeliyim."

"Sorun değil diyorum. Yarı zamanlı işten kazandığım para var zaten."

"Ol-maz! Para önemlidir."

"...O zaman bir dahaki sefere bir şey alacağımızda sen ödersin. Anlaştık mı?"

"Hmm... Tamam! Öyle yaparız."

Ben öyle deyince Sakuraba-kun rahatlamış gibi hafifçe gülümsedi.

Harika. Yediği yemeğin parasını erkek arkadaşına ödeten bir sevgili olmak istemezdim zaten.

Hem henüz lise öğrencisiyiz sonuçta.

"Hey, şuna binmek istiyorum! Gidelim!"

"Ah, tamam. Gidelim bakalım."

Meyve suları ve sandviçlerimizle parkın içinde yürümeye başladık.

Bir şeyler yiyip içerken maskemi her indirişimde, Sakuraba-kun bana suçlu bir ifadeyle bakıyordu. Sanırım beni endişelendirip rahatsız etmek istemiyordu.

Bu kadar nazik biriyken, neden normalde bana karşı hep böyle muzip ve aksi davranıyordu ki?

Gerçi onun bu yönü de çok hoşuma gidiyordu.

"...Bu bizi ıslatmaz mı?"

Ulaştığımız oyun alanına bakan Sakuraba-kun gözlerini kıstı.

Suyun üzerinde giden trenin yüksek bir yerden hızla aşağı kaydığı, şu meşhur su kaydırağıydı bu.

Bayağı popüler olmalıydı ki elli dakikalık bir sıra vardı.

"Ah, galiba ıslatıyor. Yanımda havlu var, sana ödünç veririm."

"Harika. Teşekkürler."

Bu şekilde sohbet ederek birlikte sıraya girdik.

Suya yakın olduğumuz için ortam biraz serindi, bu da iyi gelmişti.

"Yunagi-san, yorulmadın ya?"

"Şey, ııı, birazcık? Ama iyiyim! Yemek de yedim hem!"

"Güzel. Çantanı taşıyayım mı? Benim ellerim boşta nasılsa."

"Aman, gerek yok diyorum ya."

Onun benimle böyle ilgilenmesi bile beni mutlu etmeye yetiyordu.

Böyle hissettikçe, sanki gerçekten birbirimizi karşılıklı seviyormuşuz gibi bir hisse kapılıyordum.

Ama öyle değildi, değil mi?

...Yoksa öyle miydi?

"...Yunagi-san? Ne oldu, daldın gittin?"

"Ha? Ah, yok bir şey! Önemli değil!"

Sakuraba-kun'a dalgın dalgın baktığımı fark edince aceleyle durumu geçiştirdim.

Bunu ona soramazdım tabii ki.

...Zaten sormaya cesaretim de yoktu galiba.

Su kaydırağından indikten sonra parkta yürümeye devam ettik.

Bu arada, Sakuraba-kun'un ıslak saçlarını kurulamak istemiştim ama hemen benden kaçmıştı. Kendisinin kurulamasına izin vermeyi de kabul etmedi. Yazık oldu.

Kostümlü karakterlerin müzik dinletisini dinledik, pandomim gösterisi izledik ve sonra tekrar başka bir oyuncağa binmeye karar verdik.

Tam o sırada.

"...Aaa?"

Gözüm çöplerin kenarında yapayalnız dikilen küçük bir kız çocuğuna takıldı.

Henüz anaokulu çağında gibi görünüyordu ama etrafta ebeveynine benzeyen hiç kimse yoktu.

"Kaybolmuş olabilir."

"Evet... İyi midir acaba?"

Küçük kız kırmızı eteğinin ucunu sıkıca kavramış, dudaklarını büzmüştü.

Olduğu yerden bir adım bile kıpırdamadan, başını öne eğmiş yere bakıyordu.

"Hey, neyin var?"

İstemeden de olsa seslenivermiştim.

Sakuraba-kun da bir adım arkamdan beni takip etti.

"Yalnız mısın? Baban ya da annen nerede?"

"...Bilmiyorum."

Kız mırıldanarak başını iki yana salladı.

Düzgünce kesilmiş saçları endişeyle dalgalandı.

Sakuraba-kun'a baktığımda niyetimi anlamış olacak ki hafifçe başını salladı.

Hemen elini uzattı, ben de kendi çantamı ona teslim ettim.

"Pekala, o zaman ablayla abiyle birlikte arayalım onları!"

"...Arayalım."

Küçük kızın elini tuttuğumda, göründüğünden de minik olduğunu hissettim.

El ele tutuşup etraftan daha kolay görünebileceğimiz bir yere doğru ilerledik.

"Burada değiller mi?"

"...Evet."

Kızın gözleri doldu, burnunu çekti.

Korkmuş görünüyordu ama ağlamaması çok takdir edilesiydi. Onun yerinde ben olsaydım hüngür hüngür ağlardım herhalde.

"Babanla annen nasıl görünüyor?"

Bu sefer Sakuraba-kun sordu.

Küçük çocuklarla arası pek iyi olmadığından olacak, sesi biraz temkinli çıkmıştı.

Yine de kızı korkutmamak için dizlerini büküp boyunu onun seviyesine indirmişti.

"Babam kocaman. Annem... güzel?"

"...Anlaşıldı. Bu büyük bir ipucu."

Acı acı gülümseyerek böyle dedi ve Sakuraba-kun kafasını kaldırıp bana baktı.

"Görevlilerden birini çağırıp geleyim. Yunagi-san, sen onunla kal."

"Tamam, anlaştık. Sana zahmet."

Sakuraba-kun kızın kafasını hafifçe okşadıktan sonra hızlı adımlarla en yakındaki haritaya doğru ilerledi.

Şu an sırası değildi belki ama küçük kızı birazcık kıskanmıştım.

...Ne güzel ama.

"Önce taş kağıt makas!"

"Şimdi de şuraya bak!"

"Hayır ya... Yine kaybettim..."

Sakuraba-kun'u beklerken küçük kızla yön tahmin etmece oynuyorduk.

Adının Emi olduğunu ve dört yaşında olduğunu öğrenmiştim.

Oyun oynarken neşelenmesi iyi olmuştu.

Ancak nedense Emi bu yön tahmin etmece oyununda inanılmaz derecede şanslıydı ve ben henüz tek bir el bile kazanamamıştım.

"Iııı... Bu sefer olacak! Önce taş kağıt makas!"

"Şimdi de şuraya bak... Şiiişt!"

"Aaa! Beni kandırdın! İnanamıyorum!"

"...Bayağı eğleniyor gibisiniz."

Arka arkaya kaybetmenin şokuyla kafamı ellerimin arasına almışken, hemen yanımdan bu ses yükseldi.

Baktığımda, elinde çantamla Sakuraba-kun ve hemen arkasında duran bir adamla bir kadın gördüm.

Yoksa bunlar...

"Baba! Anne!"

Emi yerinden fırlayarak o ikisine doğru koştu.

İkisi de Emi'ye sarılarak "Çok endişelendik!", "Nereye gittin sen!" diyerek rahatlamış seslerle konuştular.

"Onlar da onu arıyormuş. Danışmada karşılaştık, ben de buraya getirdim."

"Öyle mi, çok sevindim. Teşekkürler Sakuraba-kun!"

"Yok canım, asıl senin sayende oldu. Ben tek başıma olsaydım yanına gitmeye cesaret edemezdim herhalde."

Bunu söylerken Sakuraba-kun yumuşakça gülümsedi.

Kalbim küt... Yok, hayır!

Ailesinin hemen bulunması çok iyi olmuştu gerçekten de.

"Şey! Çok teşekkür ederiz!"

"Sayenizde kızıma sağ salim kavuştum...!"

"Teşekkürler abla! Teşekkürler abi!"

Emi'nin anne babası bize defalarca eğilerek teşekkür etti.

Onların yanında neşeyle gülüseyen Emi'yi izlemek içimi ısıtmıştı.

"Abla ve abi, siz evli misiniz?"

"Efendim?"

E-Emi-chan... Harika bir çocuksun!

"Şşşt, Emi! Kusura bakmayın lütfen. Henüz lise öğrencisisiniz değil mi? Ama sevgilisiniz, öyle değil mi?"

"Şey, evet."

"Evet!"

Sakuraba-kun'un o tereddütlü cevabının hemen ardından, ben canla başla atıldım.

Çünkü yalan söylemiyorduk ki.

"O zaman biz artık müsaade isteyelim."

"Güle güle ablacığım! Yine taş kağıt makas oynayalım tamam mı?!"

"A... Ş-Şey, evet! O-Oynayalım tabii."

Yalnız bir dahaki sefere birazcık müsamaha gösterse fena olmazdı...

Emi-chan'ın ailesi arkamızdan el sallarken biz bir sonraki oyuncağa doğru yöneldik.

Sürekli arkamızdan baktıklarını hissetmek insanı biraz utandırıyordu.

"Ne güzel oldu. Gerçi biz olmasak da muhtemelen ailesini hemen bulurdu ya."

Üstelik ben sadece Emi-chan'la birlikte şarkı söylemiştim o kadar.

Ailesini bulup getiren Sakuraba-kun'un çok daha büyük faydası dokunmuştu.

Kafamda bunları tartarken Sakuraba-kun aniden durakladı.

Ciddi bir ifadeyle doğrudan bana bakıyordu.

"Sakuraba-kun? Ne oldu?"

"Yuanagi-san."

"Efendim?"

"Evet, sen gerçekten harikasın."

"Ha..."

Beklenmedik bir anda gelen bu sözler...

Ben şaşkınlıktan donakalmışken Sakuraba-kun daha fazla bir şey söylemeden yeniden yürümeye başladı.

Yanımdan geçip giderken yüzünde beliren o profil, şimdiye kadar gördüğüm en yumuşak, en sıcak gülümsemeydi.

Harikasın, demişti bana.

Ama öyle değildi. Asıl harika olan kendisiydi.

Çünkü o gün, sinemada ilk karşılaştığımız o an, o da beni tıpkı şimdiki gibi hiç tereddüt etmeden, çok doğal bir şekilde kurtarmıştı.

Önden yürüyen Sakuraba-kun'un sırtına bakarak içimden bir kez daha sessizce teşekkür ettim.

İç çeker "Öğğ..."

"S-Sakuraba-kun... İyi misin?"

Ondan sonra birkaç oyuncağa daha binmiştik ve vakit akşama dönmüştü.

Şimdi bir bankta oturmuş dinleniyorduk.

Gerçi dinlenmeye ihtiyacı olan daha çok bendim.

"Hiç iyi değilim..."

"Rengin de solmuş zaten... Ne yapsak ki?"

Yorgunluktan falan değildi bu halim.

Sadece az önce bindiğimiz o alet bana hiç iyi gelmemişti.

"Midem çok kötü... Altüst oldu her şey."

Koltukların defalarca dikey olarak inip kalktığı, kule gibi fırlatan o heyecan treni...

O alette, midemdeki tüm yiyecekler adeta zorla çalkalanmıştı.

Yükseklik veya hız korkum olmadığı için sorun yaşamam sanmıştım ama meğer vücudum bunu kaldıramıyormuş.

"Yemekten hemen sonra binmemeliydik... Özür dilerim. Oraya binelim diye ben tutturmuştum..."

"Yok, senin bir suçun yok..."

Suç, biraz acıktım diye gidip o takoyakileri yiyen bendeydi.

Üstelik Yuanagi-san da aynısını yemişti, demek ki tamamen benim bünyemin zayıflığıydı.

"Özür dilerim... Biraz uzansam sorun olur mu?"

Kendimi aciz hissetsem de bunu söylemekten başka çarem yoktu.

Biraz dinlenmezsem gerçekten kusacaktım.

"A, tabii ki! Uzun lütfen!"

Yuanagi-san hemen bankın kenarına kayıp bana yer açtı.

Kolumu kendime yastık yapıp öylece uzandım.

Pek rahat bir yatış sayılmazdı ama az önceki halime kıyasla kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım.

Biraz böyle durursam kendime gelirdim herhalde.

"Yuanagi-san, eşyalar bende. İstersen biraz buralarda dolaşabilirsin, hazır gelmişken vakit kaybetme."

"I-ıh, ben de dinleneceğim. Hem seninle kalmak istiyorum."

"Anladım..."

Madem öyle istiyordu, üstelemeyecektim.

Şu an gereksiz yere tartışacak dermanım yoktu zaten.

"Rahat edemedin mi?"

"Yani, tahmin edersin ki pek rahat değil. Elden bir şey gelmez."

Zaten bankta yatarak rahatlık aramak baştan hataydı. Bu halde seçici olacak değildim.

"Sakuraba-kuuuun."

"Efendim?.."

"Buyur, buraya."

Gözümü açtığımda Yuanagi-san'ın dizlerini birleştirmiş, elleriyle üzerini işaret ettiğini gördüm.

Yüzü son derece ciddiydi ama bir o kadar da kızarmıştı.

"Ne yapıyorum?"

"D-Diz yastığı! Hem de şu an tamamen ücretsiz...!"

"Kalsın, istemez."

"N-Neden ama?!"

"Yani... Şey..."

Etrafımız hâlâ insan doluydu.

Herkesin gözü önünde dizine yatmak, dışarıdan tam bir aptal aşıklar tablosu gibi görünürdü.

Üstelik Yuanagi-san bugün şort giymişti. Yani dizleri tamamen çıplaktı.

Başımı öyle bir yere koymak her açıdan benim için imkansızdı.

"Bu yüzden, olmaz."

"Aman be! Ne olur sanki, boş ver etrafı! Rahat uyuyamıyorsun işte!"

"Ben önemserim ama."

"Ya, dur bakayım!—"

Yuanagi-san birden çıkışıp kafamı zorla kaldırdı ve kendi dizlerinin üzerine yerleştirdi.

Karşı koymaya çalışsam da çok hareket edince midem bulanıyordu, üstelik iki eliyle başımı sıkıca tuttuğu için kaçacak yerim de yoktu.

"Hah şöyle, uslu dur biraz."

"Çok acımasızsın..."

Yine de Yuanagi-san'ın dizleri inanılmaz yumuşaktı. Yüksekliği de tam kararındaydı ve yalan yok, gerçekten çok rahattı. Az öncesine kıyasla kendimi çok daha iyi hissediyordum.

Kısa bir kararsızlığın ardından pes etmeye karar verdim.

Şimdilik bu durumun tadını çıkaracaktım. Benim için öncelik bir an önce kendime gelmekti.

"Bak, çok daha iyi değil mi?"

"Şey... Evet."

"..."

"Şey... Saçımla oynamayı keser misin lütfen?"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.