İsimsiz Kısım

“Evet. Akşam yemeği için teşekkürler.”

“Lafı bile olmaz, çok eğlendim. Hem, böyle sanki yeni evli çiftler gibi hissettim, biraz kalbim küt küt attı.”

Yuna-san bunu söyleyince, yanına henüz oturmuş olan ben yine bir huzursuzluğa kapıldım.

Ben cevap veremeden kalsam da Yuna-san pek oralı görünmüyordu, keyifle televizyonu izliyordu.

Bir süre hiçbir şey konuşmadık; sadece sustuk ve yan yana oturduk.

Geniş oturma odasında televizyondan gelen sesler hafifçe yankılanıyordu.

Ekranda beliren bilgi yarışmasının sorularını okurken, az önce yarıda kalan düşüncelerimi zihnimde yeniden canlandırdım.

Eğer ona karşı hislerim değişiyorsa...

Eğer durum buysa, benim aşk hakkındaki düşüncelerim... Olduğu gibi mi kalmalıydı?

Ben gerçekten ne hissediyordum?

Peki ya Yuna-san, o ne düşünüyordu?

“...”

“...”

O an, kanepenin üzerindeki elimin üzerine Yuna-san’ın eli kapandı.

Parmaklarımızı birbirine kenetleyip hafifçe sıktı.

Yine de bakışlarını televizyondan ayırmadı; ben de aynı şekilde durmaya devam ettim.

Bilincimin televizyondan koptuğunu, düşüncelerimin durduğunu hissettim.

Hayır, belki de en başından beri dikkatim sadece ondaydı.

İkimiz de tek kelime etmedik.

Sadece sol elimden tenime yayılan o sıcaklığı ve Yuna-san’ın belli belirsiz nefes alışlarını hissediyordum.

Nasıl bir yüz ifadesi olduğunu, gözlerinin nasıl baktığını bile göremeden öylece kalakaldım.

Neden şu an bunu yapıyordum?

Neden yine elini geri itmiyordum?

Neden Yuna-san’la biz bu hale gelmiştik?

“Elin... Böyle kalması sorun değil mi?”

“...Tutan sensin, hatırlatırım.”

Onunla randevuya çıktığımız için miydi tüm bunlar?

Yoksa orada, Yuna-san’ın o harika yanlarını yeniden keşfettiğim için mi?

Ya da sadece onunla tanışmış olduğum için mi?

Her halükârda, suç bendeydi.

Eğer ben böyle çarpık biri olmasaydım. Böyle aptal biri olmasaydım.

Bu hata hiç yaşanmasaydı, eminim ikimiz de ayrı yollarda ama kendi içimizde mutlu mesut yaşıyor olurduk.

Artık anlamıştım.

Kendimi kandırmayı bırakmak zorundaydım.

Ben aşk için yaratılmamıştım. Bundan artık kesinlikle emindim.

Fakat aşk için yaratılmamış olmakla, birini sevmemek bambaşka şeylerdi.

İnsan kendini sonsuza dek kandıramazdı.

Yani sonuç olarak, yenilmiştim.

Yuna-san pes edene kadar kaçmayı başaramamıştım.

Hayır... Muhtemelen bu oyunda en başından beri hiç şansım yoktu.

Rakibim Yuna-san olduğu anda mağlubiyetim kesinleşmişti.

Bunu fark edemeyip bu kumarı oynamak tamamen benim hatamdı.

Yine de artık mesele bu değildi.

“...”

Hislerimle yüzleşmeliydim.

Yüzleştikten sonra da bundan sonra ne yapacağıma karar vermeliydim.

...Ancak bende...

“Sakuraba-kun... Seni seviyorum.”

“...”

“Ben de seni seviyorum” diyebilecek...

Ne o hakka sahiptim ne de o cesarete.

Henüz değil, Yuna-san.

Aina sonunda akşam saat sekiz sularında eve döndü.

Annemle babamın da eli kulağındaydı; ortalık iyice karışmadan Yuna-san’ı uğurlamaya karar verdim.

Eskiden çekinirdim ama artık onunla mahallede yan yana yürümeye dair içimde hiçbir direnç kalmamıştı.

Bunun pek iyi bir gidişat olmadığını bilsem de kendimi düzeltemiyordum.

“Hadi, ben kaçtım.”

“Kaçmasan da olur yani.”

“Hemen gelirim.”

Aina’yla aramızdaki o anlamsız atışmanın ardından ayakkabılarımı giyip evden çıktım.

Kapının önünde bekleyen Yuna-san gülümseyerek bana döndü.

Gece ve Yuna-san.

Bu ikili, her zamanki gibi tablo gibi bir görüntü oluşturuyordu.

“Beklettim.”

“Hadi gidelim!”

Cıvıl cıvıl bir sesle cevap verdi ve sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi sağ elini bana uzattı.

“Ne var?”

Normalde olsa muhtemelen böyle derdim.

Ancak şu anki ben, hiçbir şey demeden onun elini tutuyordum.

Yuna-san, içten gelen bir mutlulukla, yüzünde güller açarak gülümsedi.

Aramızda ortak bir anlayışın filizlendiğinden artık emindim.

“Bugün için teşekkürler Sakuraba-kun. Çok eğlendim.”

“Asıl ben teşekkür ederim. Kusura bakma, akşam yemeğini bile sana yaptırdım.”

“Hiç dert etme. Ailen için de bir şeyler hazırladım, beğenirlerse yesinler lütfen.”

“Tamam. Teşekkür ederim, gerçekten.”

Tuhaf bir histi.

Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi, her şey bulutların üzerindeymişçesine hafif geliyordu.

Buna rağmen içimin huzurla dolduğunu da hissedebiliyordum.

Aynı zamanda kendimden gittikçe daha çok nefret ediyordum.

Sonuçta hâlâ hiçbir şeye karar verememiş, tek bir adım dahi atamamıştım; sadece öylece, yarım yamalak bir şekilde onu kabul ediyordum.

Ve onu reddedemeyecek kadar çok etkileniyordum.

Bunun farkında olmama rağmen ne kendimle ne de Yuna-san’la dürüstçe yüzleşebiliyordum.

Gerçekten berbat bir adamdım.

Sefil ve zavallıydım.

“Sakuraba-kun?”

“Efendim?”

“Ben yine randevuya çıkmak istiyorum. Bu sefer sinema olsun.”

“...Randevu olmaz demiştim.”

“Amaan, ne olur sanki...”

Reddedilmesine rağmen Yuna-san hallerinden memnun görünüyordu.

Şu an ne hissettiğini, ne düşündüğünü avcumun içi gibi biliyordum.

Ama muhtemelen benim hislerim de ona çoktan geçmişti.

Ellerimiz kenetli, yan yana yürümeye devam ettik.

Yuna-san ara sıra cilve yapar gibi elimi çekiştirip kendi bacağına çarptırıyordu.

Sonra ellerimiz yine eski konumuna dönüyor, bazen sıkıca sarılıyor bazen gevşiyor, aramızda öylece sallanıyordu.

Ne yapmalıydım?

Aşk bana göre değildi. Üstelik ondan nefret ediyordum.

Ama yine de işte buradaydım, ona âşık olmuştum.

Ve o da beni seviyordu.

Benim gibi biriyle birlikte olmak istediğini söylüyordu.

Fakat beraber olsak bile mutlu olamayacağımızdan emindim.

Hep öyle düşünmüştüm.

Ancak acaba gerçekten öyle miydi?

Yoksa bu sadece benim kendi kendime uydurduğum bir ön yargı mıydı?

Aşkı veya onu, bu kadar kesin hükümler verecek kadar iyi tanıyor muydum?

Tek bir başarısızlık veya geçmişteki bir travma yüzünden her şeyi kestirip atmamalı mıydım?

Belki de bir şans daha vermeliydim.

Yuna-san belki de benim hislerimi, kelimelerimi anlayabilecek biriydi.

Onunla olursam belki de o eski acılar tekrarlanmazdı.

...Böyle düşünüyordum.

Henüz tam olarak inanamasam da, yarı yarıya böyle hissediyordum.

Ve böyle hissedebiliyor olmak bile benim için şaşırtıcı bir değişim demekti.

Onunla vakit geçirerek, konuşarak, randevulara çıkarak...

Tüm bunlar olurken yavaş yavaş, ama bizzat fark edebileceğim kadar değişmiştim.

“...Pff.”

Yine de... Bugünlük hâlâ olmazdı.

Ağırdan alabilirdim.

Günler, hayır, haftalar hatta aylar sürse bile bununla düzgünce yüzleşmeli, bunu kabul etmeliydim.

Ve bir gün, o benden vazgeçmeden önce ileriye doğru bir adım atmaya karar verebilirsem...

İşte o zaman, her şey...

“Hey, Sakuraba-kun!”

Yuna-san’ın sesiyle kendime geldim.

Etraf kalabalıklaşmaya başlamıştı ve bineceği istasyon ileride görünüyordu.

Arabaların ve insan selinin gürültüsüyle bilincim yerine geldi.

Biraz fazla duygusallaşmıştım, bu gerçeklik tokatı iyi gelmişti.

“Bugünkü film çok güzeldi, değil mi? Aslında birazcık ağladım ben.”

“Hı-hı, o film. Ben de sevmiştim. Yanımda sen olduğun için ağlamadım ama.”

“Hadi canım. Ağlasaydın ne olurdu sanki?”

“Olmaz, utanırım.”

“Fufu! Ama film izlemek güzelmiş. Hem son zamanlarda romanlara da ilgi duymaya başladım. Senin kitaplığına bakınca merak ettim.”

“...Öyle mi?”

Yuna-san normalde pek kitap okumadığını söylerdi.

Nefret ettiğinden değil de, artık eğlence dünyası çok genişti. Videolar, mangalar... İlgi çekecek çok fazla şey vardı.

“Hobilerimiz hakkında konuşabilmek seni daha mı mutlu eder?”

“Yani... Zevklerimiz bile uyuşuyorsa, evet. Öyle insan bulmak zordur.”

“...Anladım.”

“Yine de tek başıma film izlediğim veya kitap okuduğum vakitleri hâlâ daha çok seviyorum. İnsanlarla konuşmaktan... Hatta aşk meşk işlerinden bile.”

“...Hobilerine ayrılan vaktin kısıtlanmasını istemiyorsun. Aşkı sevmeme nedenin bu... Değil mi?”

“Evet. Öyle.”

Doğrusu, aşk için uygun olmama nedenimdi bu.

Zihnimde ‘sevmemek’ ile ‘uygun olmamak’ arasında çok net bir ayrım vardı.

Ancak bu kadarını Yuna-san’a açıklayacak değildim.

Bu farkın benim dışımdaki insanlar için önemli olduğunu düşünmüyordum, anlaşılmayı da beklemiyordum zaten.

...Fakat o an.

“O zaman! Senin sevdiğin şeyleri ben de sevmek istiyorum! Bana öğret!”

Bu sözleri duyduğum anda beynimde bir ses yankılandı.

— Çünkü Sakuraba-kun sevdiğini söylemişti!

Hissettiğim ilk şey mide bulantısıydı.

Hafızamın en derinlerine gömdüğüm o iğrenç huzursuzluk ve korku.

Ağzımın içi bir anda o eski acı tatla dolmuş gibi oldu.

— Sevdiğim kişinin sevdiği şey sonuçta! Benim de sevmem lazım!

Başım ağrıyordu. Görüşüm bulandı, korkunç bir baş dönmesi hissettim.

Dizlerimin bağı çözüldü, her an oraya yığılacak gibiydim.

“...Kes şunu. Öyle şeyler söyleme.”

“Neden ki? Ama Sakuraba-kun ile aynı hobilere sahip olursak çok eğlenceli olur bence.”

“Gerek yok diyorum.”

“Ama bak! Seninle daha yakın—”

“Kes dedim!”

İstemeden bağırmıştım.

Yuna-san’ın nefesinin kesildiğini hissedebiliyordum.

Ancak bunu umursayacak takatim kalmamıştı.

“Şey... Yani... Ama...”

Bu hissettiğim öfke miydi?

Yoksa keder mi?

Bunu bilemeyecek kadar darmadağın olmuştum.

“Bir daha asla... Böyle bir şey söyleme.”

“...Sakuraba-kun?”

Durup derin derin nefes aldım.

Sonra o nefesi yavaşça vererek, canlanmaya çalışan o anıları ve duyguları zorla geri ittim.

Olmaz. Sakinleşmeliydim.

Yuna-san’ın hiçbir suçu yoktu.

Bu tamamen benim sorunumdu.

Kendi kendime inciniyor, hayal kırıklığına uğruyor ve reddediyordum.

“...Özür dilerim, biraz sert çıktım.”

“Ne... Ne oldu? İyi misin? Betin benzin attı—”

“Bir şey yok. ...Ama bugünlük bu kadar, ben eve dönüyorum.”

“Ne? Ama... Sakuraba-kun!”

Kenetli olan ellerimizi ayırdım ve Yuna-san’a arkamı döndüm.

Daha fazla konuşursam ağzımdan neler çıkacağını bilmiyordum.

“...Kusura bakma. Bugün artık seninle olmak istemiyorum. ...Dikkatli git.”

Cevap vermesini beklemeden hızla yürümeye başladım.

Peşimden gelmediği veya beni durdurmaya çalışmadığı için ona minnettardım.

Eve gitmeliydim.

Eve gidip sevdiğim bir filmi izlemeli ve uyumalıydım.

Sonrasında ne olacağını bilmiyordum.

Ama şu an sadece hiçbir şey düşünmemek istiyordum.

“...Lanet olsun.”

Olmuyordu.

Aşk gerçekten bana göre değildi.

Hoshino-san ile ilişkimiz bir süre daha devam etmişti.

Ancak zaman geçtikçe içimdeki hoşnutsuzluk ve şüpheler çığ gibi büyüyordu.

Ne zaman kitap okumak ya da film izlemek istesem, Hoshino-san’ın davetleri hep öncelikli oluyordu.

Onunla dışarı çıkmak veya telefonda konuşmak elbette keyifliydi.

Gülümsemesi ya da sesini duymak kalbimi hızlandırıyordu.

Fakat asıl yapmak istediğim şeylerden vazgeçip onunla vakit geçirirken, aklımın yarısı hep o kitaplarda veya filmlerde kalıyordu.

Onunla konuşurken bile odaklanamıyordum.

Bundan nefret ediyordum ve ona karşı suçluluk duyuyordum. Ama elimden bir şey gelmiyordu.

“Hoshino-san neden film izlemek istemiyor?” ya da “Neden benim yapmak istediğim şeylere öncelik verdiğimde sinirleniyor?” diye defalarca düşündüm.

Tabii ki bu soruları ona asla sormadım.

Bir keresinde denemiş ve beni asla anlamayacağını fark edince pes etmiştim.

Sonra, aradan bir ay kadar daha geçti.

Bir şeyin farkına vardım.

“Bugün film kulübünde hangi yapımı izleyeceğiz?”

“Şey... Bilmem ki. Unutmuşum. Ama Sakuraba-kun! Ben bugün bir yerlere gitmek istiyorum.”

“Bir yerlere mi? Kulüp ne olacak?”

“Arada sırada kaysak ne olur sanki? Hadi, ekelim bugün.”

“...”

Sonuçta o gün film kulübüne gitmedik, atari salonunda vakit geçirdik.

Hoshino-san çok mutluydu, yerinde duramıyordu.

Bense hiç eğlenmiyordum.

Her zamanki gibi kulübe gidip düzgünce film izlemek istiyordum.

O istemiyor muydu?

“Hoshino-san, bir daha ekmeyeceğim. Eğer bir yerlere gitmek istiyorsan tek başına git.”

Dönüş yolunda bunu söylediğimde, Hoshino-san gerçekten şok olmuş gibi bana baktı.

“O zaman bir anlamı kalmaz ki!”

Bu söz karşısında sadece başımı yana eğebildim.

Anlamı kalmaz mı?

Neden kalmasın?

Eğer yapmak istediğin bir şey varsa ve karşındaki kişi istemiyorsa, pekâlâ tek başına gidip tadını çıkarabilirsin.

En azından ben hiç tereddüt etmeden öyle yapardım.

Hatta tek başıma yapmayı tercih ettiğim pek çok şey vardı.

Peki neden bir anlamı olmadığını düşünüyordu?

Bunu düşünürken birden fark ettim.

Hoshino-san için filmlerden veya eğlence merkezlerinden çok, ‘ben’ her şeyden önce geliyordum.

Bu düşünce aklıma bir kez yerleşince her şey taş yerine oturdu.

Ve tuhaf olan şuydu ki; Hoshino-san, benim de ‘onun’ her şeyden önce gelmesi gerektiğini düşündüğümü sanıyordu.

Sadece o değil, etrafımdaki pek çok insan da öyle düşünüyordu.

Tabii ki Hoshino-san’ı seviyordum.

Dünyadaki tüm kızlar arasında şüphesiz en çok onu seviyordum.

Ama bu sevgim kadar, hatta belki ondan daha fazla, kendi sevdiğim şeylere ve onlara ayırdığım vakte değer veriyordum.

Ben, Hoshino-san’ın da öyle olduğunu sanmıştım.

Çünkü biz sevdiğimiz şeyler sayesinde tanışmış ve yakınlaşmıştık.

Film gibi ortak bir hobimiz bizi birbirimize bağlamıştı.

Ama ben Hoshino-san ile sevgili olmak için film sevmemiştim.

Sevdiğim şeylere olan tutkum eskiden neyse, şimdi de oydu.

Neden böyle olmuştu?

Neden benim varlığım, Hoshino-san için sinemanın önüne geçmişti?

Yine de herkes Hoshino-san’ın haklı olduğunu söylüyordu.

Bana soğuk biri olduğumu söylediler. Vefasız olduğumu söylediler.

Herkes o kadar emin konuşuyordu ki, herhalde öyledir diye düşündüm.

Ama yine de içten içe bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum.

Hoshino-san ile dört ay kadar çıktık.

O zamanlar artık bu ilişkiden iyice soğumuştum.

Onu sevsem bile, başka şeylere öncelik vermeme asla izin vermiyordu.

İkisini bir arada yürütemiyorsam, birinden vazgeçmem gerekiyordu.

Ve benim cevabım çoktan belliydi.

O gün de onu incitmeden nasıl ayrılabileceğimi düşünüyordum.

Öğle arasıydı. Tesadüfen öğretmenlerden biri beni çağırmıştı ve öğretmenler odasında, kendimi suçlu gibi hissederek oturuyordum.

Kötü bir şey yapmamıştım ama orada olmak her zaman azar yiyecekmiş hissi veriyordu.

Öğretmeni beklerken, dışarıdan tanıdık bir ses duydum.

Öğretmenler odasının önündeki çalışma alanından geliyordu sesler.

“Yumin, dinle bak...”

“Aaa, ne oldu Miwa?”

İki kişinin sesiydi bu ve biri Hoshino-san’a aitti.

Özellikle kulak misafiri olmaya çalışmıyordum ama kulaklarımı tıkayacak halim de yoktu.

“Yine mi erkek arkadaşın?”

“Evet! Sakuraba-kun bu aralar çok soğuk davranıyor...”

Gerçekten soğuk muydum?

Belki de öyleydi, eskiye nazaran daha mesafeli olduğumu ben de hissediyordum.

Demek ki karşı tarafa geçiyordu bu his.

“Sakuraba-kun kitaplara ve filmlere çok düşkün ya, belki de onu çok fazla dışarı çağırdığım için bıkmıştır...”

“Yani, çok üstüne düşersen sıkılabilir tabii. Pek öyle vıcık vıcık ilişki insanı değil gibi zaten.”

“Ama sence de baş başa vaktimize daha çok değer vermesi gerekmez mi? Hobilerini her zaman yapabilir sonuçta.”

“Doğru. Ama Sakuraba-kun istemiyorsa yapacak bir şey yok.”

“Of... Ne yapsam ki...”

Anlaşılan Hoshino-san da kendi çapında ilişkimiz üzerine kafa yoruyordu.

İçimi bir suçluluk kapladı.

Ama yine de temel değerlerimizin ne kadar farklı olduğunu bir kez daha anladım.

“Üstelik son zamanlarda film de çalışamıyorum. Sakuraba-kun’un anlattıklarını takip edememeye başladım...”

“Aah, çıkmaya başlamadan önce ne kadar hırslıydın oysa Miwa. Ne kadar çok film izlemiştin...”

...Ne?

Az önce... Ne dedi o?

“Çünkü Sakuraba-kun sevdiğini söylemişti! Ama o çabalarım sayesinde yakınlaşabildik işte. Aferin bana!”

“Aşk uğruna o kadar film izleyebilmek gerçekten büyük başarı. Ben hayatta yapamazdım.”

“Aman, zaten pek bir hobim yok, vaktim de boldu yani...”

Hırslı mıydı?

Çabaları sayesinde mi?

Neden bahsediyordu bunlar?

“Aslında biraz sıkıcı buluyorum onları. Filmler bazen çok bayıyor. Ama sevdiğim adamın sevdiği şeyi ben de sevmeliyim sonuçta!”

“............Ha?”

Ondan sonra öğretmenin gelip ne anlattığını hiç duymadım bile.

Kısacası, Hoshino-san rol yapmıştı.

Benim sevdiğim filmleri araştırmış, onları izlemiş ve seviyormuş gibi yalan söylemişti.

Aslında sıkılmasına rağmen, ilgimi çekmek için kendini zorlamıştı.

O en sevdiğim anlar, onunla filmler hakkında konuştuğumuz o keyifli dakikalar; meğer hepsi onun göz yaşartıcı rol kabiliyeti sayesinde gerçekleşmişti.

Anlıyorum, bir tavlama stratejisi olarak başarılıydı belki de.

Nitekim ondan etkilenmiş ve sevgilisi olmuştum.

Ancak öyleyse, onun için sinema ne demekti?

Hobiler, sevilen şeyler... Bunların onun için anlamı neydi?

İnsan olduğu için duyguları vardı elbet. Sevdiği kişiye yakınlaşmak istemesi de normaldi.

Ama ben bunun uğruna bir nesneye olan sevgimi asla feda etmez ya da yalan söylemezdim.

Ben sinemayı her şeyden çok seviyordum.

Ve onun da öyle olduğunu sanmıştım.

Hobilerimiz aynı olduğu için ona âşık olmamıştım ama aynı şeyi sevmemiz benim için paha biçilemez bir mucizeydi.

Meğerse...

Aşk her şeyden daha mı önemliydi?

Aşk uğruna, tutkular ikinci plana mı atılmalıydı?

Normal olan bu muydu?

Artık hiçbir şeyi kavrayamıyordum.

Ertesi gün Hoshino-san’dan ayrıldım.

Nedenini sordu ama tek kelime edemedim.

Onun bir suçu yoktu, biliyordum.

Suçlu olan, aşkı asla önceliği yapamayan bendim.

Hoshino-san daha iyilerine layıktı.

Onunla aynı değer yargılarını paylaşabilecek, ona ayak uydurabilecek birine.

Bana göre değildi.

Öyle bir aşk yaşayamazdım.

“Aşk böyle bir şeymiş demek ki.”

Zihnimde bu sonuç belirdi.

Eğer aşk buysa...

Benlik değildi.

Yapamazdım.

Ama sorun değildi.

Ben kendi bildiğim gibi, sevdiğim şeyler için yaşayacaktım.

Bu yüzden beni rahat bırakın artık.

Karşılığında ben de bir daha asla aşka bulaşmayacağım.

İşte benim yaşadığım o saçma sapan hikâyenin tamamı buydu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.