……Yaz tatili bitmişti.
Tatilin başında, notlarımın yükselmemesinin verdiği baskı yüzünden içten içe stres biriktiriyor, günlerin geçmek bilmediğini hissediyordum.
Ancak Umi ile baş başa geçirdiğimiz çalışma kampından sonra, geçen günlerin acısını çıkarırcasına zamanın hızla akıp gittiğini hissettim.
Ağustos tatilini değerlendirip Umi ile baş başa yaptığımız çalışma kampı (aynı zamanda geçen senenin devamı niteliğindeki kaplıca gezisi), özetle söylemem gerekirse 'çok iyiydi'.
Gün boyu derslerimize sıkıca odaklandık; akşam olup güneş battıktan sonraysa dışarı çıkıp baş başa randevulaştık. Ryokan'a döndüğümüzde ise kaplıcada yavaşça dinlenip günün yorgunluğunu attık ve geceleri ise, geceleri daha da──.
Stres ve diğer her türlü fiziksel ve ruhsal birikmişliği dışarı boşaltırken, Umi de bu konuda bana birazcık yardımcı oldu.
Gerçekten şahaneydi... tam anlamıyla tazelendiğimi söyleyebilirim.
Bu sayede, bir sınav öğrencisi için en kritik dönem olan ikinci dönemi son derece zinde bir ruh haliyle karşılayabiliyorum.
— Maki, önce temel kelimelerden başlıyoruz... improve.
"Geliştirmek, iyileştirmek."
— Hmm. Peki ya nurture?
"Büyütmek, besleyip geliştirmekti galiba."
— Güzel. O zaman şimdi de Türkçeden Japoncaya. ……Margin?
"Margin... şey, boşluk?"
— Doğru. En sevdiğin ders olduğu için bu kadarlık kelimeyi ezberlemen gayet doğal tabii.
"Dil bilgisi ve kalıplar konusunda hâlâ biraz şüpheliyim ama. ……Umi, neat?"
— Düzenli, tertipli demek değil mi? Bizim o aptal abimin tam tersi yani.
"Doğru... ama Riku-san da şu sıralar gayet düzgün biri oldu..."
İkimiz elimizde İngilizce kelime kartlarıyla birbirimizi aniden sorguya çekerek okul yolunda yan yana yürüyorduk.
Çalışma kampından beri Umi ile her zaman omuz omuza çalıştığımız için, hem zayıf olduğum derslerin üstesinden gelmiştim hem de farkında olmadan yeterince vakit ayırmadığım en iyi derslerimde bile başarı grafiğimi artırmıştım.
Notlarımın yerinde sayması, hatta düşmesi yüzünden kısa süre öncesine kadar deneme sınavlarından çekiniyordum; ama şimdi kendi yeteneğimi test etme isteğim o kadar ağır basıyordu ki sınavları heyecanla bekler olmuştum.
……Böyle olacağını bilseydim, daha en başından Umi'den yardım isteseydim ya.
Farkına varmadan içimde gurur benzeri bir şey mi filizlenmişti acaba?
Bundan sonra gereksiz yere inat etmeyip daha dürüstçe başkalarına dayanmalıyım── kendi içimde böyle bir özeleştiri yaparken, arkamızdan neşeli bir ses yükseldi.
Hâlâ yakıcı olan güneş ışınlarına kafa tutacak kadar parlak, sanki yüzünde bir ayçiçeği açmış gibi bir gülümsemeyle...
Amami-san, yanında Nitta-san ile birlikte bize doğru koşarak geldi.
— Umi, Maki-kun! Günaydın!
"Günaydın. Amami-san, görüşmeyeli uzun zaman oldu."
— Günaydın Yuu. Ve tabii arkadaki Niina sana da.
"Beni araya sıkıştırmasana be!"
Ben ve Umi (muhtemelen Nitta-san da) derslerle meşguldük, Amami-san ise çeşitli dersler ve yavaş yavaş artan iş yoğunluğu içindeydi; bu yüzden dördümüzün böyle toplanması sanırım bir aydan uzun bir süre sonra ilkti.
Şu an burada olmayan Nozomu da dahil olmak üzere, tatillerde sık sık buluşup eğlenecek kadar yakın olmamıza rağmen, bu yaz birbirimizden biraz kopmuştuk. Gelecek baharda mezun olup farklı yollara saptığımızda, böyle yüz yüze gelmenin yılda sadece birkaç kezle sınırlı kalacağını hayal etmek zor değildi.
Bir gün böyle olacağını anlıyordum, kendimi buna hazırladığımı da sanıyordum ama... şimdiye kadarki okul hayatımda 'arkadaşlardan ayrılma' tecrübesini hiç tatmadığım için, bu buruk hissi nasıl karşılamam gerektiğini hâlâ bilmiyordum.
— Ah, bu arada Yuu, gördüm o dergiyi. Hani geçen gün çıkan. ……Bayağı bildiğin ünlü gibi görünüyordun.
"Ehehe, daha yolun çok başındayım, sayfaların bir köşesinde küçücük çıkıyorum. Hem ilk işim olduğu için o kadar gergin ve endişeliydim ki mecburen Niina-chi'yi de yanımda götürdüm. Değil mi Niina-chi?"
— Aynen öyle. Aslında başında düzgün bir menajer vardı ama Yuu-chin nadir görülen insan sarraflığı krizine girip çekingenlik yapınca iş başa düştü. ……Üstelik oradaki görevliler nedense sürekli bana senin gelecek programını falan sorup durdular.
"Fufu, evet ya. O sırada akıllı telefonuna bakıp panikleyen Niina-chi o kadar tatlıydı ki. Umi ve Maki-kun'un da görmesini çok isterdim."
Annem o derginin editörlüğünde kısmen yer aldığı için, aslında ben ilgili sayfaları önceden görme şansı bulmuştum. Diğer modellere hiç altta kalmayan, o kocaman gülümsemesiyle fotoğraflarda devleşen Amami-san'ın müthiş bir aurası vardı.
İdol mü, oyuncu mu, yoksa her alanda boy gösteren bir yetenek mi olur bilemem ama, en azından yakın gelecekte şu an çıktığı dergilerin kapağını tek başına süsleyebilecek bir seviyeye çoktan ulaştığını düşünüyorum.
Amami-san benim en değerli arkadaşlarımdan biri olduğu için elbette biraz taraflı bakıyor olabilirim... ama bunu bir kenara bıraksak bile, Amami-san o kadar model arasından en çok göze çarpanıydı.
Hepimizden önce, Amami-san kendi yolunda hızla ilerliyordu.
— Umi, ondan ziyade annemden duydum. Maki-kun ile beraber K Üniversitesi'ne girmekten vaz mı geçtin? SS Üniversitesi'nin kontenjanlı tavsiye kontenjanına başvuracağın doğru mu?
"SS mi? Ne? Yuu-chin ciddi misin? Asanagi, doğru mu bu?"
— Evet. K Üniversitesi'ne girmekten vazgeçtim, Tachibana Kız Lisesi'nin bağlı olduğu kız üniversitesine gitmeye karar verdim. Orası için bizim lisenin kontenjanı var, ayrıca ileride öğretmen olarak işe girmek istediğimde mezuniyet sınavlarında avantaj sağladığını Sanae'lerden duydum. ……Kusura bakmayın, aslında daha önce söyleyecektim ama.
Çalışma kampından sonra annemle ve Asanagi ailesiyle tekrar bir konuşma yapılmıştı; Umi, liseden mezun olduktan sonra resmen kendi eski yuvası sayılabilecek yere dönmeyi arzuladı. Eğer her şey yolunda giderse, oradaki kız üniversitesine gitmeyi planlayan Nitori-san ve Houjou-san ile birlikte okuyacaklardı.
Dershane konusunda da, şu an bizim bulunduğumuz A sınıfına geçiş yaptı ve artık dördümüz yan yana ders dinliyoruz.
Oldukça cesur bir karardı; hem benim annem hem de Umi'nin ebeveynleri olan Sora-san ve Daichi-san bunu ilk duyduklarında şaşırmışlardı ama Umi'nin üzerinde iyice düşünerek verdiği bu karar değişikliğini hemen memnuniyetle kabul ettiler.
Hem netleşen kendi geleceği için hem de akademik ve gündelik yaşamda K Üniversitesi'ni kazanmaya çalışan bana daha fazla destek olabilmek için.
— Anlıyorum... ama Umi, eminim sen harika bir öğretmen olacaksın! Vazgeçme Umi!
"Bir de Başkan'ın iyi bir eşi olacaksın, değil mi?"
— Niina, senin de ağzın hiç boş durmuyor. ……Neyse, sen demesen de niyetim o zaten. Değil mi Maki?
"……Şey, elimden geleni yapacağım."
Umi'nin resmen rota değiştirmesiyle üzerimdeki baskının daha da arttığını hissediyorum ama yaz öncesinin aksine, artık Umi her an yanımda olduğu için hiçbir sorun yok.
Tek başıma hâlâ yetersizim belki ama Umi'nin desteği yanımda olduğu sürece, eminim──.
— Neyse, benim durumum şimdilik böyle ama... Yuu, yine de sorayım, yaz ödevlerini düzgünce yaptın mı? Ben Maki'nin başında olduğum için seni denetleyemiyorum diye işi boşlamadın ya da kaytarmadın değil mi? Sen de Niina.
"………………"
"İkiniz de susup durmayın da cevap verin bakayım. Ödevleri yaptınız mı? Yapmadınız mı? Hangisi?"
"E-ehehen~"
"Maki, özür dilerim. Sadece bugünlük bana eşlik eder misin?"
"Fufu, anlaşıldı. Neyse, ödevlerin teslim tarihine daha bir hafta var, azar azar yaparsanız rahatça yetişir. Amami-san, Nitta-san, durum böyle olduğuna göre, elinizden geleni yapın tamam mı?"
"..."
Ben her zamanki halimle konuştuğumu sanıyordum ama ikisi de şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu.
"Ha? Ne oldu, neden öyle bakıyorsunuz?"
"Ş-şey, Ninachi, sence de Maki-kun sanki..."
"Evet. İçinden resmen bir Asanagi fırlıyor. Bu resmen İkinci Asanagi vakası."
"Ne biçim iftira bu... Yok, eğer Umi'ye benziyorsam bu kötü bir şey değil herhalde?"
"............"
"K-korkmayın canım siz de o kadar..."
Umi'den hemen etkilenip bir üst seviyeye evrilen (?) ben, lise hayatımın üçüncü sonbaharına doğru ilerliyordum.
Değerli dostlarımla ve tabii ki en kıymetli partnerimle geçireceğim lise hayatının son sonbaharına.
Yaz tatili bitip eylül geldiğinde, o zamana kadar rahat takılan öğrencilerin bir kısmı bile artık ciddileşmiş, gözlerini karartıp sınav hazırlığına girişmişti. İngilizce kelime defterine gömülüp ezber yapmaya çalışanlar, deneme sınavlarını önüne açıp harıl harıl kalem oynatanlar... Üçüncü sınıfların bulunduğu katın tamamı, yavaş yavaş o gergin atmosfere bürünüyordu.
Sınav notları nasıldı, hedeflenen okul değiştirilmeli miydi, kontenjanla girecek olanların durumu neydi... Bu tarz konuşmalar sağdan soldan kulağıma çalınırken, benim durumum ise şuydu:
"Maki, geçen tatil gününde girdiğin K Üniversitesi denemesi nasıl geçti? Sonuçlar postayla gelmiş olmalı, değil mi?"
"Evet, burada. Henüz açmadım, beraber bakalım istedim."
"Anladım. Merak etme, kötü gelirse ben seni teselli ederim."
"Daha başlamadan felaket tellallığı yapmasan mı acaba?"
"Ehehe."
Günlük rutinimiz olan sabah şakalaşmalarını ihmal etmeden, sınav sonuçlarının olduğu zarfı dikkatlice açtım.
"Hm? Ooo, Maehara-shi, ne o? Eğlenceli bir şeyler mi yapıyorsunuz? Hey, Ryoko, sen de gelsene buraya!"
"Bak Mio, başkalarının işine böyle burnunu sokman hiç hoş değil. Ee, Maehara-kun, sonuç ne?"
"Hayakawa-san, sen de bayağı meraklı görünüyorsun... Neyse, gizleyecek bir şey yok zaten, dördümüz birlikte bakalım."
Umi, Nakamura-san ve Hayakawa-san'ın bakışları aynı anda üzerime kilitlenmişken, üç katlanmış sınav sonucunu yavaşça açtım.
"Bakalım, puanlar... Ooo, bayağı iyi değil mi? Genel ortalama da yüksekmiş, muhtemelen sorular biraz kolaydı ama Maki, senin o zayıf olduğun matematik bile bu sefer harika gelmiş."
"Evet. Şimdilik sadece günü kurtarma seviyesinde ama Umi sayesinde en azından artık bir mücadele verebiliyorum."
Şimdiye kadar başımın belası olan o yamuk beşgen şeklindeki radar grafiği, bu sefer oldukça düzgün görünüyordu. Matematik genel ortalamanın birazcık altında kalsa da, iyi olduğum derslerden aldığım puanlarla bunu telafi etmiştim. Toplamda, baraj kabul edilen yüzde altmışlık sınırı geçmeyi başarmıştım.
Puanlar fena değildi ama asıl önemli olan, bu sonuçlara dayanan başarı değerlendirmesiydi.
Eskiden 'D' aldığım, hatta bazen 'E' gibi korkunç seviyelere düştüğüm zamanlar olmuştu ama...
"────"
Boşuna sevinmemek için, bir hata olmadığından emin olmak adına dördümüz birden dikkatlice kontrol ettik.
"Değerlendirme notu... C."
Benim için bir ilk: C seviyesi.
Başarı ihtimali %40-%50 civarındaydı, yani kazanmak için hala yetersiz olduğumun farkındaydım ama...
Yine de yılmadan çalışmaya devam ettiğim için çok mutluydum.
"Maki, başardın!"
"Evet. Sonunda bir duvarı daha aşmış gibi hissediyorum."
Akademik olarak hala yolun başında olduğumu biliyordum ama ne kadar çabalarsam çabalayım ulaşamadığım o 'C' duvarını yıkmak, psikolojik olarak çok büyük bir kazançtı.
Çalıştığım kadar karşılığını aldığımı kendi gözlerimle görmek, sınav motivasyonumu daha da artıracaktı.
Her şeyin küçük bir kıvılcıma baktığı söylenir; benim için o 'kıvılcım' ise kesinlikle sevgilim Umi’ydi.
Bu arada Umi, hedeflediği okulu değiştirdiği için artık K Üniversitesi denemelerine girmiyordu.
"Yalnız, Asanagi-chan da bayağı radikal bir karar verdi ha. Sınıf öğretmeni bile epey paniklemişti. Değil mi Ryoko?"
"Yani, normal devam etseydi K Üniversitesi onun için çocuk oyuncağı olurdu. Ailen de şaşırmıştır herhalde?"
"Ahaha... Şey, ani kariyer değişikliği benim için bir ilk değil sonuçta."
Umi'ye gelince; o şu sıralar mülakatlar ve kompozisyon sınavları gibi özel giriş süreçleri için öğretmeniyle hazırlık yapıyor, geri kalan tüm vaktini ise tamamen benim derslerime ayırıyordu.
Gerçekten ona ne kadar teşekkür etsem azdı.
"Umi, bundan sonrası için de şimdiden teşekkürler."
"Tabii ki! Kendini %100 başarı garantili (aday) öğretmen Asanagi Umi'ye emanet et."
"Vay be, amma attın ha."
"Hafifçe gülerler"
Göz göze gelip birlikte güldük. İkimiz bir hedef uğruna çabalamaya karar vereli henüz bir ay bile olmamıştı ama sonuçlar somut bir şekilde gelmeye başladığı için artık kimse aramıza girmeye cüret edemiyordu.
Umi ve ben güçlerimizi birleştirirsek, her şeyin üstesinden gelebilirmişiz gibi hissediyordum.
Ve tabii ki, bizim bu 'vıcık vıcık aşık' halimize acı acı gülümseyerek bakmaktan başka çaresi kalmayan Nakamura-san ve Hayakawa-san vardı karşımızda.
"Ne güzel ya, Asanagi-chan ve Maehara-shi böyle bir dönemde bile vıcık vıcık... Ben de Sosuji ile biraz yakınlaşmak istiyordum ama çocuk 'Mio-senpai, sınavların var değil mi?' diye ciddi bir surat yapınca yaz tatilinden beri bana gün yüzü göstermedi."
"Takizawa-kun senin için endişeleniyordur. Sonuçta T Üniversitesi'ni istiyorsun."
"Ama ben T Üniversitesi denemelerinde hep 'A' alıyorum be! Hem de açık ara. Yani ayda bir kere sevgilimle bir şeyler yapsam ne çıkar ki? Öyle değil mi Asanagi-chan?"
"Lafı getirdiğin yer yine aynı... Ayrıca lütfen topu bana atma."
Nakamura-san'ın halinden anlaşıldığı kadarıyla, alt sınıfımız olan Takizawa-kun ile araları epey ilerlemişti.
Tabii bu konuyu, biraz dolaylı da olsa bizzat Takizawa-kun'dan da duymuştum.
Her şeyin yolunda olması sevindiriciydi.
Dersler, iş ve aşk hayatı...
Çevremdeki tüm o değerli insanların hep böyle mutlu ve huzurlu kalmasını istemek, acaba benim bencilliğim miydi?
Sonbaharın gelişiyle birlikte, üniversite sınavları için artık işi sıkı tutmamız gereken o döneme girdiğimiz için çevremizdeki koşullar da değişmeye başlamıştı.
İlk olarak, lise birinci sınıfın kışından beri çalıştığım yarı zamanlı işimle ilgili bir karar aldım.
Yaz tatili boyunca işe gitmesem bile, müdürün ve Yomi-senpai'nin ricasıyla ismim vardiya listesinde kalmıştı. Ancak bunun artık haksızlık olacağını düşünerek, geçici bir süreliğine de olsa resmi olarak işten ayrılmaya karar verdim.
"Müdür Bey, mutfak temizliği ve çöpler bitti."
"Teşekkürler. Ve bugüne kadarki emeğin için de eline sağlık."
Vardiya ayarlamalarından iş eğitimine kadar defalarca yardımı dokunan müdüre, temizlenmiş üniformamı ve şapkamı teslim edip son bir kez el sıkıştım.
Onun hediye parasını biriktirmek için başladığım bir yarı zamanlı işti ama ilk olarak burada çalıştığım için gerçekten çok şanslıyım.
İnsanlarla iletişim kurarken yaşadığım çekingenliğin azalması ve sosyal becerilerimin gelişmesinde, Pizza Rocket'ta pek çok farklı insanla temas kurmamın payı büyük. Yaşları, hayat tecrübeleri, hatta hayata bakış açıları bile benden tamamen farklı olan bu insanlara ilk başlarda çekinerek yaklaşmıştım ama... Müdürümüz Sakaki-san ve Amami-senpai başta olmak üzere herkes bana çok nazik davrandı.
"Giriş Sınavı için başarılar. İlk tercihin K Üniversitesi'ydi, değil mi?"
"Evet. Eğer her şey yolunda giderse, Amami-senpai'nin kouhai'si olacağım."
"Öyleydi ya. Kızın günlük tavırlarını görünce bazen unutuyorum ama o gerçekten K Üniversitesi'nde okuyor. Dürüst olmak gerekirse aradaki fark o kadar uçurum ki beynim hata veriyor."
"Ahaha... Haddim olmayarak söylüyorum ama Müdür Bey, bu hissinizi çok iyi anlıyorum—"
"—Teslimattan şimdi döndüm! ...Hayırdır müdür bey, ne oluyor? Maki, sen de buradasın."
"Yok bir şey... Ah! Müşteri geldi galiba, ben kaçtım! Maehara-kun, gerisi sana emanet!"
"Ah, Müdür Bey...!"
Aceleyle kasaya doğru süzülen müdürün arkasından bakarken, bana dik dik bakan Amami-senpai'ye döndüm.
Hemen mantıklı bir konu açmam lazım...
"A! Doğru ya. Amami-senpai, önümüzdeki bahar mezun oluyorsun değil mi? İş arama süreçleri falan nasıl gidiyor?"
"Maki... Sanki konuyu bir şekilde geçiştirmeye çalışıyor gibisin?"
"Yoo? Neden bahsettiğini anlayamadım?"
"Şüpheli... Neyse, bugünlük senin hatırına konuyu kapatıyorum. Neydi? Benim kariyer planım mı?"
"Evet. Yakın gelecekte ben de aynı yoldan geçebilirim, bu yüzden referans olması için bir sorayım dedim."
"Güzel düşünce. Ama ben iş arama sürecine girmeyen taraftayım."
"Ha?"
"Ben lisansüstü eğitime devam edeceğim. Yani seninle senpai-kouhai ilişkimiz devam edecek."
"Yüksek lisans mı yani?"
"Hı-hı. Şaşırdın değil mi?"
Üniversite mezuniyeti eşittir iş hayatı diye düz bir mantık kurmuştum ama böyle bir seçenek de vardı tabii.
Amami-senpai'nin aktif kişiliğiyle bir şekilde seçkin bir şirkette işe gireceğini düşündüğümden bu haber beni şaşırttı.
"Doktoraya kadar gider miyim henüz karar vermedim. Ama son zamanlarda araştırmalara karşı ilgim artmaya başladı. Hem biraz daha öğrenci kalmak istiyorum, hem de aslında bir üst sınıfta gizliden gizliye gözüme kestirdiğim biri var... Bir sürü sebep birleşince böyle oldu işte. Ehehe."
"Az önce size karşı duyduğum saygıyı lütfen geri verin."
Yine de bu durum tam Amami-senpai'ye göreydi.
İster çok mantıklı bir motivasyon olsun, ister içinde biraz art niyet barındırsın... Herkesin kendine göre bir sebebi vardır ve olması da doğaldır.
"Peki Maki, sen K Üniversitesi'ne girince ne yapacaksın? Gerçekleştirmek istediğin bir hedefin veya hayalin var mı? Yoksa benim gibi girdikten sonra mı bulacaksın?"
"Gelecek planları konusunda... sanırım ikinci seçenek geçerli. Bir hayalim yok değil ama bunun iş hayatıyla pek bir ilgisi yok."
Umi ile mutlu bir yuva kurmak en büyük hedefim olsa da, bunu gerçekleştirmek için ne iş yapacağım, nasıl para kazanacağım gibi somut detaylar, Umi'nin aksine bende hala belirsiz.
Üniversiteye geçince de derslerime asılıp bir devlet memuru olarak nispeten istikrarlı bir gelir ve hayat mı sürmeliyim? Yoksa özel sektörde mi şansımı denemeliyim, hatta belki kendi işimi mi kurmalıyım?
Umi her zaman mutlulukla gülecekse, ne iş yaptığımın pek bir önemi yok... Belki de böyle düşündüğüm için iş seçimi konusunda seçenekleri daraltmakta zorlanıyorum.
"Anlıyorum. Neyse, senin de bildiğin gibi K Üniversitesi mezunu olunca en azından buralarda iş bulmakta zorlanmazsın. Bu yüzden şimdilik sınava odaklan. Maki, önümüzdeki bahar gelince yine burada beraber ter dökelim mi?"
"Evet. Ehliyetimi de alacağım, beraber teslimat işlerinde sıkı çalışalım."
"Ooo, bak bu iyiymiş. Ama maaş az gelirse başka yere gitmekte özgürsün, tamam mı? Buradan daha iyi şartları olan bir sürü yer var sonuçta."
"Sen-senpai... Müdür duyacak şimdi."
"Duysun diye söylüyorum zaten. Neyse Maki, kendine iyi bak."
"Siz de."
Sıkıca el sıkışıp Amami-senpai ile vedalaştıktan sonra personel çıkışından Pizza Rocket'tan ayrıldım.
Biraz yürüdükten sonra binanın tamamını görebileceğim bir noktada durdum ve bana çok şey katan bu iş yerine doğru derin bir baş selamı verdim.
Üniversiteye geçince buraya geri mi dönerim, yoksa başka bir yerde mi işe başlarım henüz bilmiyorum.
Yine de yakında bir ara sipariş vereyim bari.
Artık orada çalışmıyor olsam da, Pizza Rocket'ın Maehara ailesinin hafta sonu rutininde kalmaya devam edeceği kesin.
Yeni dönemin başlamasının üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti, artık ekim ayındaydık. Üniversite giriş sınavlarının ilk büyük aşaması olan ortak testlere üç buçuk ay kala, öğrencilerde ders stresinin birikmeye başladığı günlerdi.
Tam da bu stresi dağıtacakmış gibi planlanmış o etkinlik çıkageldi.
Joto Lisesi Kültür Festivali. Resmi adıyla Joto Şenliği. Geçen yıl Spor Festivali yapıldığı için bizim için iki yıl aradan sonra gerçekleşecek olan büyük bir okul etkinliğiydi. Ve biz üçüncü sınıf öğrencileri için bu, lise hayatımızın son etkinliği olacaktı.
Sınav senesi olduğu için üçüncü sınıflar o gün tatil sayılıyordu ve katılım tamamen isteğe bağlıydı. Ancak lise hayatının son hatırasını oluşturma isteği ağır bastığından, sınıf olarak katılmayan neredeyse yok gibiydi. Tüm sınıfın fotoğraflarıyla oluşturulan dev mozaik resimler, sınıfları korku evine çevirenler, Hizmetçi kafeleri veya yiyecek stantları gibi herkes canla başla hazırlanıyordu.
Haliyle bizim 11. sınıf da "sınav sınıfıyız" bahanesine sığınmadan, bu tek günlük Kültür Festivali'nin tadını çıkarmaya karar verdi.
—Evet, oy çokluğuyla 11. sınıf olarak spor salonunun ana sahnesinde bir tiyatro oyunu sergilemeye karar verilmiştir! Ana sahne için hafif müzik kulübü, bando takımı ve diğer sınıflar gibi pek çok rakibimiz olacağını tahmin ediyorum ama endişelenmeyin. Eski Öğrenci Konseyi Başkanı yetkimi kullanarak bizi oraya mutlaka sokuşturacağım!
"Mio, böyle şeyleri bu kadar açık açık söylemene gerek yok."
İkinci dönemle birlikte Öğrenci Konseyi Başkanlığı koltuğunu Takizawa-kun'a devredip boşa çıktığı için mi bilinmez, Nakamura-san her zamankinden daha şevkliydi.
Yönetmenlikten senaryoya, kurgudan sahneye kadar her şeyi üstlenmiş, bitmek bilmeyen enerjisini buraya akıtıyordu.
Tabii ki icra kurulunda ona destek olan Hayakawa-san ve onun arkadaşları olarak Umi ile ben de yardımlarına koşuyorduk.
...Yine de bu durum yeterince eğlenceliydi ve güzel bir kafa dağıtma yöntemi oluyordu. Bu yüzden ne bir şikayetim vardı ne de kendimi kötü hissediyordum.
—Nakamura-san, bir sorum olabilir mi?
"Tabii, buyur bakalım oradaki güzel kız."
"Kawa... değil, Asanagi o Nakamura-san. Şey, oyun sergilemek güzel de içeriğine karar verdiniz mi? Duruma göre aksesuarlar ve kostümler için hazırlık süreci epey vakit alabilir."
İki yıl önce bizim hazırladığımız sergiden çok daha fazla emek isteyen bir şeydi tiyatro. Umi'nin dediği gibi fantastik bir dünya olacaksa ona uygun kostümler ve aksesuarlar gerekecek, rol yapacak kişilerin de replikleri ezberlemek için zamana ihtiyacı olacaktı.
"Fufu, o konuda endişeye hiç mahal yok. Kostüm de aksesuar da, her şeyi ayarlamak için hazırlıklar tamam."
"Nasıl yani? Her şeyi sen mi hallettin Nakamura-san?"
"Evet. Kostümleri yan sınıftaki Kaede halledeceğini söyledi, aksesuarlar ise zaten tam önümüzde duruyor."
"Önümüzde mi?"
Nakamura-san yapmacık bir tavırla öğretmen kürsüsüne tık tık vurup gülümserken, içeriği zaten biliyormuş gibi onun yanında acı acı gülümseyen bir Hayakawa-san vardı.
...Anladım, mesele bu demek.
"Maki, anladın mı?"
"Yani... Nakamura-san, yoksa modern bir oyun mu planlıyorsun?"
"Aynen öyle! Okulda geçen bir hikaye ve türü de romantik komedi!"
Doğru, bu şekilde masrafların bir kısmından kurtulabilirlerdi ama oyuncuların üzerindeki yük yine de değişmeyecekti.
Asıl mesele şimdi başlıyordu herhalde ama... Şimdiden içimi kötü bir his kaplamıştı bile.
Nakamura-san'ın büyük bir şevkle yönetmenlik, senaristlik ve yapımcılık görevlerini üstlendiği bir romantik komedi; üstelik (muhtemelen) bizim okulu model alan bir lisede geçiyor. Nakamura-san'ın kişiliği düşünülürse asla kendisini model almayacağına göre, bu demek oluyor ki...
"Öyleyse şimdi, hikayenin üç ana karakterini canlandıracak kişileri belirleyelim. Bir erkek başrol ve iki kadın başrol. Öncelikle, başrol olan Nakahara Masaki rolü için..."
"İ-itirazım var!"
"Aman Maehara-kun, ne oldu şimdi? Tam da oy birliğiyle karar vermişken."
"Onu anlıyorum da, sanki bu karakter ismi bana bir yerlerden çok tanıdık geliyor gibi..."
"Hıhı, muhtemelen sana öyle geliyordur. Neyse, devam edelim; kadın başrol Yunagi Sora ve yardımcı kadın başrol Asami Yoru-chan'ı da..."
"Bir dakika! Nakamura-san, her şeyi birbirine karıştırdın, resmen her şey çorba oldu!"
Umi'den de anında tepki gecikmedi. Belli ki bu romantik komedinin ilham kaynağı bizdik.
...Böylece hikayeyi sıfırdan kurgulamak zorunda kalmayacaklardı, asıl ilham kaynağı olan bizler oynarsak replikleri ezberleme zahmeti de nispeten azalacaktı.
Sonuçta bu bir tiyatro oyunuydu ve içine elbet kurgu girecekti ama durumu bilenler için bu sadece bir "anılarımızı canlandırma videosu" tadında kalacak gibiydi.
"Korkmayın, karakter isimlerini düşünmeye üşendiğim için öyle yaptım, hikayeyi ayrıca kurguladım. Hem sizin ikinizin hallerini olduğu gibi canlandırırsak her kesimden tepki alabiliriz. Yani yaş sınırı anlamında."
"Şey... Biz gayet sağlıklı bir ilişki yaşıyoruz bir kere! Değil mi Maki?"
"Evet. Öyle... olduğunu ummak istiyorum."
Ruhlarımızın ve bedenlerimizin birleştiği şu anki durumumuz bir yana; iki yıl önceki, Umi ile henüz sadece 'arkadaş' olduğumuz zamanları canlandıracaksak, gayet ciddi bir aşk hikayesi olması gerekirdi.
...Hayır, içeriği ne kadar sorunsuz olursa olsun, o zamanki hallerimizi oynamaya pek niyetim yoktu aslında.
Fakat tahmin edileceği üzere, biz varken öne çıkıp gönüllü olacak bir sınıf arkadaşımız, nispeten sakin tiplerin toplandığı 11. şubede pek çıkmazdı.
"Maehara-kun, Asanagi-chan, lütfen! Eğer başrol ve kadın başrolü siz oynarsanız, karşılığını fazlasıyla veririm. Param yok o yüzden ancak borcumu bedenimle öderim ama!"
"Şu lafın gelişi... Maki, ne diyorsun?"
"Hmm... Replik ezberlemek zor olacak gibi ama eğer karşımda sen olacaksan... Yani, olur."
"Maki öyle diyorsa... Hey Nakamura-san, bu arada sorayım da; içinde tuhaf sahneler yok değil mi? Öpüşme sahnesi veya vıcık vıcık cilveleşme kısımları falan?"
"Tabii ki var! Öpüşme de cilveleşme de tam gaz devam!"
"Onları koyma diyorum işte!"
Senaryo üzerinde daha çok ince ayar yapılması gerekiyordu. Görünüşe bakılırsa Kültür Festivali'ne kadar derslere kısa bir ara verecektik.
Nasıl desem... Epey yoğun bir dönem bizi bekliyordu.
"Pekala, başrol ve kadın başrol beklendiği gibi Maehara-kun ve Asanagi-chan olarak belirlendi. Öyleyse Ryoko, yardımcı kadın başrolü de sen üstleniyorsun."
"Böyle olacağını tahmin etmiştim zaten... Neyse, kabul ediyorum. Her şeyi Maehara-kun ve Asanagi-san'ın üzerine yıkamam."
"Hehe, sağ ol Ryoko. Seni seviyorum be!"
"............"
"Hadi ama, sanki dünyanın en iğrenç şeyini görmüş gibi bakma..."
Şimdilik üç ana karakter, diğer yan roller, ses ve ışık sorumluları belirlendikten sonra asıl hazırlıklara geçilmesine karar verildi.
"Nakamura-san, senaryoyu kontrol etmek istiyorum. Birazdan ana kadroyla beraber bir toplantı yapalım. Maki, Ryoko-san, size uyar mı?"
"Olur."
"Tamamdır."
"Anlaştık."
"Ayrıca genel akışı kontrol etmek için ses ve ışıktan da birer kişi gelsin lütfen. Aksesuar ekibi şimdilik beklemede kalabilir... Bugünlük bu kadar, dağılabiliriz!"
Umi, Nakamura-san'ı bile gölgede bırakacak şekilde herkese tıkır tıkır talimatlar yağdırıyordu.
Sınavlara çalışırken bir yandan bunlarla uğraşmak zor olacaktı ama iş ciddiye bindiğinde Umi'nin liderlik vasfı her zamanki gibi parlıyordu.
Bu durum bana iki yıl önceki sonbaharı hatırlatıp içimi nostaljik bir huzurla doldurdu.
"Maki? Ne oldu? Yüzüme bakıp bakıp sırıtıyorsun."
"Hiç... Umi, senin ne kadar havalı olduğunu düşünüyordum da."
"Sadece havalı mı?"
"Tabii ki ondan çok daha fazla; çok tatlı ve güzelsin."
"Öyle mi? Öyleyse sorun yok."
Kültür Festivali'ne kadar oldukça telaşlı geçecek bir zaman bizi bekliyordu ama madem yapacaktık, hakkını verip tadını çıkarmalı ve son kez okulun bir parçası olarak festivali canlandırmalıydık.
Birkaç ay sonra büyük sınavlara girecek adaylar olsak da, ondan önce biz hala lise öğrencisiyiz.
O gün okul çıkışında, hemen yakındaki bir aile restoranında toplantı yapmaya karar verdik. Küçük çaplı bir buluşma için benim evimi de kullanabilirdik aslında ama evdeki anneme zahmet olur diye Umi'nin önerisine uymaya karar verdik.
Burası Joto Lisesi öğrencilerinin uğrak mekanı olduğu için, muhtemelen diğerleri de benzer festival hazırlıkları için gelmişti; içeri girdiğimizde her yer aynı üniformayı giyen öğrencilerle dolup taşmıştı bile.
İki yılda bir yapıldığı için belli ki herkes dört gözle bu anı beklemişti.
"Aaa! Maki-kunlar gelmiş! Heyoo!"
"Amami-san... Ve Nitta-san da burada."
"Selamlar~"
Masamıza doğru ilerlerken bizi fark eden Amami-san ve Nitta-san el salladılar.
Yanlarında Arae-san, Yamashita-san ve o gruba yeni katıldıkları anlaşılan Shitano ile Kaga da vardı.
"Hey hey Umi, siz festivalde ne yapacaksınız?"
"Nakamura-san'ın fikriyle bir oyun sergileyeceğiz. Ya siz?"
"Klasik olacak ama hizmetçi kafesi! Kaga-san ve Yama-chan ikisi için de çok tatlı hizmetçi kıyafetleri dikecekler. Değil mi Nagisa-chan?"
"O yüzden giymeyeceğim diyorum ya işte...!"
"Olmaz! Nagisa-chan, sen hem çok tatlısın hem de çok güzelsin, o yüzden kesinlikle hizmetçi olmalısın! Değil mi çocuklar?"
"Aynen öyle. Buna 'doğru kişiyi doğru yere koymak' derler, Arae-cchi."
"Nitta-chan haklı. Bak Arae-san, defalarca söyledim ama nadir bulunan 'soğuk ve asi hizmetçi' tipine de ihtiyacımız var. Çeşitlilik şart bu işlerde!"
"Hey Kaede, ben gitarımı alabilir miyim?"
"Ahaha... Nagi-chan, bu seferlik vazgeçsen?"
"........................"
"Arae-san, bana dik dik baksan da maalesef bu hiçbir şeyi çözmeyecek..."
Şimdiye kadar sadece Amami-san vardı ama üstüne bir de böyle dişli karakterler eklenince, o sert Arae-san bile pes etmiş gibi görünüyordu.
Artık Arae-san'ın ağzından kaç kez 'Hah!' sesi çıktığını sayamaz olmuştum ama sonuçta yine de denileni yapması, tam bir Tsundere olmasından ve insanların onun etrafında toplanmasının asıl sebebi olmasından kaynaklanıyordu sanırım.
...Neyse, sonuçta onlar da kendi aralarında eğleniyor gibi görünüyorlardı ya, önemli olan buydu.
"Oradaki gürültücüleri kendi hallerine bırakalım da biz de konumuza dönelim. ...Nakamura-san, senaryo şimdilik hazır değil mi?"
"Evet. Kültür Festivali takvimini önceden Souji'den duyduğum için derslerden sıkıldıkça ufak ufak ilerletmiştim... Alın bakalım."
"Hımm."
Nakamura-san çantasından çıkardığı tableti masanın ortasına koydu ve hep beraber içeriği incelemeye başladık.
Şöyle bir göz gezdirdiğimde, genel olarak sıradan bir okul aşk komedisi gibi duruyordu. Sınıfa uyum sağlayamayan ve sınıfın köşesinde yalnız takılan (Bocchi) ana karakter çocuk Masaki... değil, Masaki ile; onunla tesadüfen tanışıp iletişim kurmaya başlayan Başrol Kadın Sora arasındaki duygusal bağı anlatan bir hikaye. Yan karakter olan Yoru ise Sora'nın en yakın arkadaşıydı ve Masaki'ye gizliden ilgi duyuyordu, yani bir aşk üçgeni de mevcuttu.
...Neresinden bakarsam bakayım, bir yerlerde bizim başımızdan da benzer olaylar geçmiş gibi hissediyordum.
Gerçi aşk dediğin şey belki de her yerde bu kadar benzer ilerliyordu.
İçeriğe tam olarak göz attıktan sonra, ilk kontrol Umi'den geldi.
"---Nakamura-san."
"Hmm, gerçeklere uymayan bir yer mi var yoksa? Orasını daha detaylı anlatabilirsin aslında---"
"Yorum yok. ...Onu demiyorum da, beklediğimden daha düzgün yazmışsın. İfadeler de oldukça yumuşak."
"Ah, evet. Çünkü o 'sansürlü' versiyon. Bir de Yönetmen Kurgusu (R18) versiyonu var, onu da okumak ister misin?"
"28. sayfadaki şu kısım... Ağız ağıza olması zor olacağından, orayı en azından yanağa bir öpücük şeklinde mi yapsak?"
"Hey Ryoko, Asanagi-chan beni çok doğal bir şekilde görmezden geldi ama."
"E normal değil mi? Ondan ziyade Mio, bu Yoru-chan karakteri epey girişkenmiş. Ana karakteri diğerinin elinden almaya çalışıyormuş gibi mi oynamalıyım?"
"Ha? Ah, seyirci için anlaşılması daha kolay olur diye düşündüm. Şahsen pek sevdiğim bir tarz değil ama."
Nakamura-san'ın dediğine göre, spor salonundaki o geniş sahnede sergileneceği için, diyaloglar ve hareketler biraz abartılı olacak şekilde kurgulanmıştı.
Henüz kesin olarak bu senaryoyla ilerleyeceğimize karar vermemiştik ama... Sadece replikleri ezberlemek yetmeyecekti; oyunculuk konusunda da utangaçlığı bir kenara bırakıp kendimi vermem gerekecekti.
"Yoru-chan'ın karakteri gereği, fiziksel temasın biraz daha sık ve güçlü olması gerekiyor sanırım... Maehara-kun, bir saniye bakabilir misin?"
"Efendim?"
"Hop... Şöyle."
"! Ş-Şey, Ryoko-san...!?"
Nakamura-san'dan karakterle ilgili açıklamaları ve oyunculuk detaylarını dinleyen Hayakawa-san, bir anda gelip koluma girdi ve bana sıkıca sarıldı.
Uyumlu biri olsa da bana karşı bu kadar ileri gideceğini tahmin etmediğimden hem ben hem de Umi şoka girmiştik.
"Ş-Şey..."
"! Ah, pardon, korkuttum mu? Sahnede yapmacık durmasın diye önceden bu yakınlığa alışmamız iyi olur diye düşündüm. Bir oyunda başrol oynamak benim için de bir ilk..."
"A-Anladım, demek öyle."
Görevi konusunda fazla ciddi olduğu için böyle davrandığı ve altında başka bir niyet olmadığı yüz ifadesinden belliydi, o yüzden bir nebze rahatlamıştım.
...Ancak Hayakawa-san'ın ters tarafında kalan böğrüm, demin beri fena acıyordu.
"Şey, Umi-san?"
"Ne var?"
"Böğrüm... yani, biraz daha insaflı davransan?"
"Ben de oyunculuk çalışıyorum burada."
"Ana karakterin böğrünü milletin görmediği yerde çimdikleme sahnesi hiçbir yerde yok ama..."
Uzun zaman sonra kıskançlık radarları mı açılmıştı ne, Umi yanağını şişirmiş, beni suçlayan bakışlarla süzüyordu.
...Ve bu durumu yan masadan ilk fark edenler, bize pis pis sırıtan o tayfa... yani Amami-san ve Nitta-san'dı.
"Muu~ orası da çok eğlenceli görünüyor... Hey Nakamura-san, küçük bir rol de olsa ben de katılmak istiyorum~"
"Hatta doğrudan harem aşk komedisine çevirip olayları iyice çığırından mı çıkarsak? Yuu-chin, ben, Arae-cchi, hatta Yama-chan, Kaga-san ve Shishino-san da dahil olsun."
"Ooo, bak bu iyi fikir! Adını da 'Haremci Pislik Maehara... pardon, Nakahara-kun'un Sonu' falan yaparız."
""O-Olmaz öyle şey!""
Gazla senaryoyu değiştirmeye çalışan Nakamura-san'a, ben ve Umi aynı anda tepki gösterdik.
Nakamura-san ve Hayakawa-san gibi iki örnek öğrenci festival kurulunda olduğu için içim rahattı aslında ama Nakamura-san böyle şakalara bayıldığı, Hayakawa-san da bazen çok saf davrandığı için, tıpkı iki yıl önceki gibi sınıfı toparlama işi yine bana ve Umi'ye kalacak gibiydi.
"Hah... Yine mi aynı şeyler olacak... Maki?"
"Eh, ikimiz yine elimizden geleni yapacağız artık."
"Evet."
"Değil mi?"
Yan masadaki Amami-sanları da içine katarak şamata yapan Nakamura-sanları izlerken, Umi ile göz göze gelip acı acı gülümsedik.
İki yıl önceki gibi yine zahmetli bir konuma düşmüştük ama şimdiki halimizle her şeyin üstesinden gelebilirdik.
O zamanın aksine, artık aramızda 'sevgili' olmanın verdiği güçlü bir bağ vardı.
Umi ile ilişkimizin 'arkadaşlıktan' 'sevgiliye' dönüştüğü o hatıralarla dolu Kültür Festivali gibi... Bu seferkinin de herkesin yüzünde bir gülümsemeyle bitmesi için elimden geleni yapacaktım.
Daha sonra yapılan senaryo toplantısıyla birlikte oyunun adı şimdilik 'Nakahara-kun'un Gökyüzü ve Gecesi' olarak belirlendi ve provalara resmen başladık.
Hikayenin başrolü olduğum için replik miktarım diğer iki başrole göre epey fazlaydı, üstelik müzikal esintileri de olduğu için aralarda şarkı söyleyeceğim birkaç sahne de vardı. Okul hayatımdaki ilk tiyatro deneyimim... ve üstelik başrol olması epey terletecek gibiydi.
Okul çıkışında, hem insan önünde şarkı söylemeye alışmak hem de parçaların provasını yapmak için üç başrol oyuncusu ve Nakamura-san ile her zamanki karaoke kafeye gittik.
Tamamen çalışma amaçlı gelmiştik, yani amacımız asla eğlenmek değildi ama...
"---Eveet! O zaman ilk sırayı Amami Yuu olarak ben alıyorum, başlıyoruuum!"
"Yürü be Yuu-chin, göster günlerini!"
"Helal olsun, geleceğin idolüne bak be!"
...Bir ara bilgi sızmış olmalı ki Amami-san, Nitta-san ve Yamashita-san gibi 10. sınıf kadrosu da peşimize takılmıştı.
"Nakamura-san, neden Yuu ve diğerlerini de getirdin ki? Bu gidişle Maki düzgünce pratik yapamayacak."
"Ne kadar kalabalık olursak Maehara-kun'un cesareti o kadar pekişir diye düşündüm. Kalabalık önünde şarkı söylemek için teknikten ziyade, çekinmeyecek bir yürek lazım."
"Ih... Haklısın, bir bakıma doğru ama..."
Diğer sergiler ve stantlar da olacağı için oyunumuza kaç öğrencinin veya dışarıdan kaç kişinin geleceğini kestiremiyorum. Yine de onlarca kişinin bakışlarına maruz kalacağımızı varsayarak çalışmak en iyisi olacaktı.
Umi dışındaki insanların önünde şarkı söylemekten hâlâ biraz çekiniyordum ama şarkı söylemenin kendisinden pek nefret etmezdim. Bu seferlik Nakamura-san'ın oyunculuk koçluğu da (?) devreye gireceği için, bana sadece denileni yapmak düşüyordu.
Amami-san şarkısını bitirip odadaki atmosfer iyice ısındığında, mikrofon vakit kaybetmeden bana uzatıldı.
"Ehehe, al bakalım Maki-kun!"
"Ah, tamam. Teşekkürler..."
Şarkı ve oyunculuk provası olduğu için parçaları da Nakamura-san belirlemişti. Birkaç seçenek vardı ama çoğu müzikal tarzındaydı.
"Maehara-kun, sadece ekranda akan sözleri takip etmekle olmaz. Ritmine ayak uydurmalı, sadece sesinle değil vücudunla da bunu ifade etmelisin. Tamam mı?"
"Zor bir istek... Yine de deneyeceğim."
Umi'ye kaçamak bir bakış attığımda, bunu fark eden Umi ağzını kıpırdatarak gülümsedi.
'Başarılar.'
...Keşke burada sadece Umi olsaydı.
Beni şefkatle izleyen Umi'nin yanı sıra, nasıl bir sesim olduğunu merakla bekleyen Amami-san ve diğerlerinin beklentilerini üzerimde hissederek kendimi hazırladım ve söylemeye başladım.
"————"
Umi dışındaki her şeyi zihnimde flulaştırmaya çalışarak, şimdilik sadece Umi'yle baş başa karaoke yapıyormuşuz gibi söyledim.
Sesim fena sayılmazdı (Umi'nin dediğine göre), bu yüzden o konuda bir sıkıntı çıkmamalıydı.
"Ooo..."
"Vay be, beklediğimden iyiymişsin."
İlk nakarata kadar söylemeyi başarmıştım; Amami-san ve Nitta-san'ın tepkileri gayet iyiydi.
Umi ise bu ikisinin tepkisini görünce gizliden gizliye gururlu bir ifade takındı... Çok tatlıydı.
"Maehara-kun, nakarat kısımlarını biraz daha abartılı söyle. İlk kısımla nakarat öncesi arasındaki duygu geçişlerine dikkat et."
"Ta-Tamam yönetmenim... Şöyle mi?"
"Güzel ama hâlâ utangaçlığını üzerinden atamamışsın. Asanagi-chan'a o gün resmen kur yaptığın anları hatırla."
"İtiraf ettim etmesine de, o kadarını yaptığımı hatırlamıyorum..."
Bende olmayan bir anıyı canlandırmam istenirken birkaç şarkı daha söyledim.
Sadece otuz dakika geçmişti ama şimdiden inanılmaz bir yorgunluk çökmüştü.
"Hmm... Neyse, ilk sefer için senin seviyendeki biri adına harika sayılır. Pekala, sıra Ryoko'da. Maehara-kun, sen de Asanagi-chan ile replikleri ezberle."
Mikrofonu Hayakawa-san'a devrettikten sonra her zamanki yerime, Umi'nin yanına geçtim.
Müzik çalmaya başlayıp tüm dikkat benden Hayakawa-san'a kaydığı an, Umi çaktırmadan koluma girip bana sokuldu.
"Eline sağlık Maki. Al bakalım, oolong çayın."
"Teşekkürler. ...Eee, nasıldı?"
"Kişisel olarak yüz puan veririm... Ama asıl sahneyi düşünürsek daha yolun var."
"Öyle değil mi? El mikrofonu olacakmış, yani seyircilere sesin gitmemesi gibi bir sorun olmaz ama..."
Şarkı söylerken de hissetmiştim; diyaframdan tam destek alarak sesimi çıkaramıyordum. Oyunculuk açısından bakarsak daha çok çabalamam gerekiyordu.
Kendi adıma elimden geleni yapmıştım ama insanların bakışları hâlâ beni geriyor, kabuğuma çekilmeme sebep oluyordu.
Sahne gününe kadar bu sorunu nasıl aşacağımız büyük bir muammaydı ama bugün şans eseri tam da bu konuda danışabileceğimiz biri gözümüzün önündeydi.
"? İkiniz neye bakıyorsunuz?"
İkimizin bakışlarını fark eden Amami-san, bizim taraftaki koltuğa geçip yanımıza sırılsıklam sokuldu.
"Bir şey varsa söyleyin, hadi! Sorun bana!" dercesine bir köpek yavrusu gibi yılışması, idol işlerine başladıktan sonra bile hiç değişmemişti.
"Yuu, bir şey soracağım... Utangaçlığını nasıl kontrol ediyorsun? Dergi çekimleri falan genelde dışarıda yapılıyor, değil mi?"
"Hı-hı. Buralarda bayağı ünlü bir moda dergisi olduğu için başka okullardan kızlar ya da yoldan geçenler bizi izliyor, hatta gizlice fotoğraf çekenler bile oluyor. O yüzden poz verirken içten içe bayağı utanıyorum aslında."
Amami-san bile kalbinin bir yerlerinde bizimle aynı duyguları taşıyordu. Yine de dergi sayfalarını süsleyen o kızdan bunu asla hissetmezdiniz.
Orada her zaman gördüğümüz 'Amami Yuu' vardı.
"Size yardımcı olur mu bilmem ama... Çekimlerde hep 'kendi benliğimle' kalmaya çalışıyorum sanırım. Modellik ya da idol yaparken takındığım o dışa dönük 'Amami Yuu'yu değil; Umi'nin, Nina-chin'in, senin ya da Nozomu-kun'un yanındaki halimi hatırlıyorum. O yüzden fotoğrafçılar bana hep 'Liseli gibi doğal duruyorsun' diye iltifat ediyorlar."
"Kendini oynamak mı..."
Her zamanki benliğim.
Sabah kapıya beni almaya gelen Umi ile baş başa geçirdiğimiz sakin anlar.
Amami-san ve Nitta-san ile buluşup havadan sudan konuşarak okula gittiğimiz zamanlar.
Okul çıkışı Umi ile evde baş başa oyun oynadığımız saatler.
Orada başka kimsenin bakışı yoktu, utanılacak bir duygu da yoktu.
"Nakamura-san demin senaryoyu gösterdi de, bu hikayenin esin kaynağı muhtemelen biziz, değil mi? Öyleyse başka bir karakteri oynamaya çalışmak yerine, kendi doğal halinizi insanlara gösterseniz olmaz mı?"
"Her zamanki halimiz..."
"Biz..."
Oyunculuk tekniği açısından belki yanlıştı ama bu sayede hiç deneyimi olmayan bizler bile bir şeyler başarabilirdik.
Eğer senaryodaki gibi bir durumda kalsaydım ne hissederdim, nasıl davranırdım?
Başka birini oynamaya çalışmayı bırakırsak, geriye sadece cesaret toplamak kalıyordu.
"Gördünüz mü? O kadar da zor değilmiş, değil mi?"
"Hayır, kesinlikle zor." dedi ikimiz aynı anda.
"Eee?! Kendime göre çok güzel bir şey söylediğimi sanmıştım. Tam isabetli bir konuşma olmuştu halbuki!"
"Iskaladın! Yuu'nun saldırısı başarısız oldu!"
"Oyun gibi konuşmasana... Ühühü."
Amami-san surat asıp dudak bükerek Umi'ye sarıldı.
Amami-san'ın tavsiyesi kesinlikle kolay bir şey değildi ama yapılacak şey tek bir taneydi. O duvarı bir kez aşarsak bir şekilde hallolacak gibiydi.
Denemeye değerdi.
"——Pekala, biraz endişeliydim ama Ryoko bir şekilde kıvıracak gibi duruyor. O zaman kapanışı Asanagi-chan ile yapalım. Sayın sayısal sınıfının 'Genç Kız Departmanı Ası', mikrofon sizde."
"Yine kafana göre garip bir unvan uydurdun... Ryoko-san, mikrofonu alıyorum."
"Pekala. Bir genç kızın duygularını inceleyip dersimi alacağım."
"Ryoko-san, sen de mi başladın?"
Umi, bıkkın bir tavırla iç çekse de mikrofonu eline alıp ayağa kalktı.
"Maki, şarkı söylerken beni iyi izle, tamam mı?"
"Tamam. Her anını zihnime kazıyacağım."
"Hehe, o zaman uzun bir aradan sonra biraz gaza geleyim bakayım."
Amami-san ve diğerleri tezahürat yaparken Umi monitörün önüne geçti ve derin bir nefes aldı.
"Asanagi-chan, bu parça karşılıksız bir aşkı anlatıyor, o yüzden önce o duygularla söylemeye çalış. Mesela Maehara-kun, Amami-chan ile sevgili olsaydı ne hissederdin... falan gibi şeyler düşün."
"........................"
Gerçekten de bunu hayal etmiş olacak ki, Umi'nin yüzü her an ağlayacakmış gibi bir hal aldı.
Her ne kadar oyunculuk pratiği için olsa da, Umi'ye karşı bu sözleri söylemek çok düşüncesizceydi.
O an, odadaki herkes Nakamura-san'a "ne yaptın sen" dercesine suçlayıcı bakışlar fırlattı.
"Öğğ... Şey, Asanagi-chan? Bak, bu sadece bir varsayım. Tamam mı? O yüzden lütfen öyle ağlayacak gibi bakma."
"...Maki aptalsın."
"Sanki boş yere ben fırça yemişim gibi oldu..."
Yine de, sadece varsayımsal bir durumda bile bu kadar yoğun duyguya girebiliyorsa oyunculuk kısmında hiçbir sorun yaşamayacağı belliydi. Nakamura-san bile yaptığına pişman olmuş olacak ki, Umi'ye tek bir şarkı söylettikten sonra oyunculuk dersini bitirdi.
"...Maki, ben geldim."
"Hoş geldin. Şey, istersen beni dilediğin gibi kullanabilirsin."
"...Hı-hı."
Umi bunu duyunca, sanki beni kimseye vermeyecekmiş gibi sımsıkı sarıldı.
Diğerlerinin imalı bakışlarını zerre umursamıyordu.
Geçen yılın Noel arifesinden beri Umi'nin kıskançlığının biraz durulduğunu düşünüyordum ama belki de Umi de bu konuda Amami-san kadar yetenekli olabilirdi.
...Gerçi bu yeteneği kullanabileceği yerler oldukça sınırlıydı.
Böylece arada sırada ufak tefek pürüzlerle karşılaşsak da, oyunculuk provaları ve sahne arkası hazırlıkları gibi Kültür Festivali'ne yönelik çalışmalar gayet pürüzsüz ilerliyordu. Tabii bir öğrenci olarak asıl görevimizi de unutmuyorduk.
Genel olarak Giriş Sınavı süreci önümüzdeki yılın ocak ayında ciddileşiyordu; ancak kontenjanlı başvurular kasım ayında başlıyordu. Üniversitesine göre değişse de, özel okullarda yıl bitmeden sonuçlar açıklanıyor ve geleceği netleşen öğrenciler yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Ve bu konu beni de yakından ilgilendiriyordu.
"—Maki, beklettiğim için üzgünüm. Diğer çocuğun işi uzayınca vakit sarktı."
"Sorun değil. Mülakat provası nasıl geçti?"
"Evet. Öğrenci Konseyi çalışmaları veya okul dışı faaliyetler açısından biraz dezavantajlı olabilirmişim ama diğer konularda çok başarılı olduğum için muhtemelen sorun çıkmayacağını söylediler."
Eylül ayındaki okul içi seçimleri geçtiği için artık tek yapması gereken sınavda kendi yeteneğini göstermekti. Elbette rehavete kapılmamak gerekiyordu.
Bir yandan Kültür Festivali için prova yaparken bir yandan derslerime asılıyor, hepsinden önemlisi de yakında sınava girecek olan kız arkadaşıma dikkat ediyordum.
Gelecek ay, düşünmem gereken epey şey olacak gibiydi.
Sınav provası biten Umi ile buluştuktan sonra her zamanki gibi dershanenin yolunu tuttuk.
C Değerlendirmesi duvarına çarpıp çabaladığım zamanlar dershaneye gitmek işkence gibiydi; ama o duvarı Umi ile birlikte aştıktan sonra, yavaş ama emin adımlarla notlarımı yükselttiğim şu günlerde adımlarım daha bir hafifti.
"Sanae, Manaka."
"! A, Umi-chan, bir de Maehara-san."
"Selam millet~"
A sınıfına girdiğimizde, Nitori-san ve Hojo-san çoktan dördümüz için yer ayırmış, bize el sallıyorlardı.
Onlar da Umi ile aynı tarihte sınava gireceklerdi fakat bağlı okullardan geçiş yapacakları için Umi'den farklı bir kontenjanda değerlendirileceklerdi. Bu yüzden üçü arasında bir rekabet yoktu ve ortam oldukça huzurluydu.
...Nedense oturacağımız sırada dudak bükerek surat asan ve keyifsizliğini gizlemeyen Hachiga-san hariç.
"...Haksızlık bu! Hepiniz beni dışladınız. Yalnız kaldım, ben de sizinle kaynatmak istiyorum!"
"Öyle diyorsun ama sen T Üniversitesi'ni hedefliyorsun, elden bir şey gelmez Akira. Geçen günkü ulusal deneme sınavında birinciliği başka birine... yani şu Nakamura'ya kaptırmadın mı? O zaman daha çok çalışman gerekmiyor mu?"
"O-olsun, sadece bir puan farkla ikinci oldum! Ruhum hâlâ mağlup değil!"
"Kaptan, bu kadar üstelediğine göre zaten yenilmiş sayılmaz mısın~?"
Yine de şimdiye kadar kimseyi yanına yaklaştırmadan birincilik koltuğunda oturan Hachiga-san için, Nakamura-san tarafından geçilmek —az bir farkla bile olsa— epey can sıkıcı olmalıydı.
Bu arada Nakamura-san, Hayakawa-san ile birlikte başka bir dershaneye gidiyordu. Şahıs tarafından işletilen küçük bir yermiş; aniden zirveye yerleştiği için bizim dershanedeki öğretmenler arasında bile büyük yankı uyandırmıştı.
Aslında o adam, yeni Öğrenci Konseyi Başkanı'na (Takizawa-kun) tüm devir işlemlerini bitirmiş olsa da hâlâ yardım adı altında konseye uğruyor; üstelik Kültür Festivali'nde yönetmenlik, oyunculuk ve senaristlik yaparak lise hayatının dibine vuruyordu. Tüm bunların arasında ders çalışacak vakti nereden buluyordu acaba?
Hayatını o kadar dolu dolu yaşıyordu ki insan hayret ediyordu.
"Muu... Maehara~ buralarda harem kuracağına çabuk benim olduğum S sınıfına çık da gel~. Devir artık bire bir, saf aşk devri!"
"Maalesef, benim tüm saf aşkım değerli kız arkadaşıma adanmış durumda."
Yine de K Üniversitesi'ni kazanmayı hedefliyorsam, daha yüksek seviyeli dersler almam gerektiği bir gerçekti.
Şu an hâlâ Umi derslerime nezaret ediyordu ama mevcut seviyem hâlâ biraz yetersizdi.
Umi'nin desteğini alırken aynı zamanda sınav profesyoneli öğretmenlerin derslerine ve Hachiga-san kadar olmasa da benden daha iyi durumda olan rakiplere ihtiyacım vardı.
Bu deneme sınavı sonuçlarım kişisel olarak fena değildi; Umi gibi yolun yarısında rotasını değiştirenler olduğu için belki S sınıfına yükselme ihtimalim olabilirdi.
Şimdilik önümdeki hedefleri tek tek aşmaya odaklanmalıydım.
Bunu yaparsam Dao'nun, yani yolumun açılacağına inanarak.
"A! Doğru ya, sizin okulun Kültür Festivali yakındı değil mi? Maehara-kun, sizin sınıf ne yapacak?"
"Şey, Nakamura'nın yönetmenliğinde bir oyun sergileyeceğiz... Yoksa izlemeye mi geleceksiniz?"
"Tabii ki. Geçen sene de Nitori ve Hojo ile gelmeyi planlıyorduk ama ailevi bazı meseleler yüzünden gelememiştim. Değil mi?"
"E-evet."
"Sahi, öyle bir şey olmuştu sanki... Ahaha."
Geçen yılki festival anılarını hatırlamış olacaklar ki, Nitori-san ve Hojo-san'ın yüzlerinde belirgin bir rahatsızlık oluştu.
O zamanlar onları ve Amami-san'ı bırakıp çatıya Umi'nin peşinden gitmiştim; o sırada üçü arasında neler yaşandığını hiç bilmesem de... Belki de Amami-san o an onlara epey bir şeyler söylemişti. Şimdi araları düzelmiş olsa da, Umi ile aralarının bozuk olduğu o günlerin anıları silinip gitmiyordu.
"Aman, o konu artık kapandı diye söz vermiştik değil mi? Sanae, Manaka, siz de hiç çekinmeden eğlenmeye gelebilirsiniz."
"Ş-şey, tamam. Teşekkürler Umi-chan."
"Umi-chan ve Maehara-san’ın başrolünde olduğu oyuna mutlaka uğrayacağız~"
"Hey Asanagi-san, ya ben? Tabii ki beni de hoş karşılarsın, değil mi?"
"...Kültür Festivali dışarıdan gelen ziyaretçilere de açık sonuçta."
"Muu... Maehara-kun da sen de, bu çift neden bana karşı bu kadar soğuk anlamıyorum..."
"O senin normaldeki hal ve hareketlerinin bozuk olmasından kaynaklanıyor, Midori."
Her halükarda, en azından Tachibana Kız Lisesi’nden bu üçünün geleceği kesinleşmişti. Ev sahibi tarafta olduğumuza göre, kendi rolümü layığıyla yerine getirip onları eğlendirebilmeyi umuyordum.
Sınav çalışmaları, okul etkinlikleri ve arkadaşlık ilişkileri... Normal bir öğrenci için bunlar herhalde çok sıradan şeylerdir ama liseye geçtikten sonra bunları ilk kez tecrübe eden benim için her şey çok telaşlı, meşguliyet dolu ve bir o kadar da taze ve eğlenceliydi.
Hissedilenler kişiden kişiye değişirdi elbet ama ben de kendi adıma son zamanlarda hayatımı dolu dolu yaşıyordum.
O günden sonra on küsur gün boyunca telaşlı ama bir o kadar da tatmin edici günler geçirmeye devam ettik. Nihayet Kültür Festivali asıl günüyle bu hafta sonu bizi beklerken, okulun içindeki o şenlik havası da giderek yükseliyordu. Kısa bir süre öncesine kadar sınav sezonu yaklaştıkça sinirlerin gerildiği son sınıf sınıflarının bulunduğu kat bile bu haftalık o havadan sıyrılmış, uzun zaman sonra bir lise binasına yakışır o neşeli atmosfere bürünmüştü.
'—Söylesene Masaki, neden benim gibi birine bu kadar nazik davranıyorsun? Kurnaz, hilekâr, bencil ve üstelik bu kadar kıskançken... Yor, benden katbekat daha harika bir kız oysa.'
'—Öyle bir şey yok. Sora, belki sen farkında değilsin ama ben senin ne kadar harika yönlerin olduğunu biliyorum.'
'...Gerçekten mi? O zaman, hemen şimdi hepsini tek tek söyle. Benim iyi yönlerim neymiş, bana da öğret.'
'Tabii ki. Memnuniyetle—'
Geçen haftadan itibaren ana sahnenin provaya açılmasıyla birlikte ışık ve ses ekibiyle beraber yönetmen Nakamura-san dahil tüm mutfaktaki öğrenciler, sanki asıl gösteriymişçesine kalan az sayıdaki provaya asılıyorlardı.
"Tamamdır, okey! İkiniz de bayağı geliştirdiniz kendinizi. Replikler kusursuz, oyunculuk da yüzde seksen oranında hallolmuş durumda. ...Baş başa yaptığınız gizli antrenmanların meyvesini aldık desenize?"
"Bizim gizli saklı bir şey yaptığımız yoktu ki... Değil mi Maki?"
"Yani, evet..."
Benim odamda 'özel çalışma' adı altında baş başa pratik yaptığımız bir gerçekti ancak akşam saatlerinden sonra annemin gözü üzerimizde olduğu için Nakamura-san'ın hayal ettiği türden şeyler asla yaşanmamıştı.
...Gerçi prova sırasında sevgili moduna biraz fazla girdiğimiz anlarda, çaktırmadan bir öpücük falan kondurmuş olabilirim, orası ayrı.
Neyse, her şeyi bir kenara bırakırsak buraya kadar olan süreç oldukça pürüzsüz ilerledi denebilirdi. Replik ezberleme konusunda zaten kendime güvenim vardı, oyunculukta ise Amami-san’ın tavsiyeleri biraz işe yaramış olacak ki artık üzerine çok fazla kafa yormadan yapabiliyordum. Tabii biz ana kadronun olabildiğince doğal bir şekilde rol yapabilmesi için karakterlerin kişiliklerini ve ayarlarını bize göre düzenleyen Nakamura-san’a da teşekkür borçluyduk.
Geriye sadece sahneye çıkabildiğimiz kadar çıkıp bu işi mükemmelleştirmek ve asıl günde de tıpkı provalardaki gibi kasmadan oynayacak cesareti toplamak kalıyordu... Ki en zoru da buydu zaten.
Nakamura-san’dan mola alınca Umi ile birlikte içecek almaya gitmişken, bir yandan da keşif amaçlı diğer sınıfların ne alemde olduğuna bakmaya karar verdik. Önceki sene olduğu gibi bu yıl da öğrenciler arasındaki oylamayla en iyi sınıf, mükemmellik ödülü, özel ödül gibi ödüller verileceği için her sınıf kendi çapında epey asılıyordu işe.
İlk olarak hizmetçi kafesi yapacak olan Amami-sanların 10. sınıfına uğradık.
"Selam, Yuu."
"Nitta-san, sizin hazırlıklar nasıl gidiyor?"
"! Ah, işte geldiler, başrol çiftimiz. Millet, düşman keşfe geldi, çabuk saklayın her şeyi!"
"Yuu-chin, ilk saklaman gereken şey tam üstüne oturan şu hizmetçi kıyafeti değil mi?"
"Hah, doğru ya! Çok tatlı olduğu için bir an unutuvermişim... Ehehe, sizce nasıl ikisi de? Yakışmış mı?"
Görünüşe göre o gün giyecekleri hizmetçi kıyafetleri tamamlanmıştı ve Amami-san neşeyle poz vererek bize sergiliyordu.
Yamashita-san ve Kaga-san’ın ortak yapımıymış ama bu kafe etkinliğinin yüzü olacağı için Amami-san’ınki daha çok bir idol kostümünü andıran süslemelere sahipti. Pastel tonların hakim olduğu alt üst takımı, beyaz fırfırları ve rengarenk kurdeleleriyle, enerjik gülümsemesiyle özdeşleşen Amami-san’ın imajına cuk oturmuştu.
Sadece Amami-san değil, Nitta-san ve Arae-san gibi diğer hizmetçi rolündekiler için de ayrı ayrı kostümler dikilmişti. Bu kadar uğraşılmış olması beni de Umi’yi de şaşırtmıştı.
Yemek menüsü hakkında ise "Asıl güne kadar sır♡" dedikleri için detayları öğrenemedik ama sanki biraz kazık... pardon, özgür fikirlerin harmanlandığı bir menü olacakmış gibi hissediyordum.
Şimdiden belliydi ki o gün dışarıdan gelenlerle birlikte burası erkek müşterilerle dolup taşacaktı.
"—Hey Amami, Nitta! Orada gereksiz tiplerle laf yetiştireceğinize çabuk buraya gelin. Yemek işi için Yama ve Kaga sizi çağırıyor."
"Ah, tamamm. O zaman ikinize de başarılar. O gün mutlaka izlemeye geleceğim."
"Görüntük üzere, vıcık vıcık çift sizi."
"Vıcık vıcık deme şunlara... Maki, gidelim mi?"
"Olur."
Hizmetçi kıyafetli ikiliden ayrılıp diğer sınıfları da dolaşmaya başladık. Bizim oyunumuz öğleden sonraydı ve sabah saatleri son kontrollerle falan geçeceği için böyle rahatça gezip tozmaya pek vaktimiz olmayacaktı. O yüzden bu boşlukta biraz olsun kültür festivali randevusu havasını solumamız gerekiyordu.
"Hımm... İkinci sınıflarda korku evi, labirent falan gibi atraksiyon odaklı şeyler çokmuş. Bizim birinci sınıf olduğumuz zamana göre kalite bayağı artmış gibi."
"Fikir dersen internette zaten her yerde var. Sadece klasik hayaletler değil, tekinsiz ortamlar ya da şehir efsaneleri temalı şeyler de popüler sonuçta."
Henüz hazırlıklar bitmediği için sınıfların içini tam göremiyorduk ama bu haliyle bile izlemek eğlenceliydi.
Ciddiyetle, keyifle, bazen de bitmek bilmeyen işlere söylenerek uğraşan o alt dönemleri izlerken Umi ile birbirimize bakıp gizlice gülümsedik.
İki yıl öncesini özlemle anarak.
"—Maki, hâlâ biraz vaktimiz var, ne dersin? Dışarı çıkalım mı?"
"Olur. Bazı sergiler de varmış, bakalım alt dönemlerin azmi ne seviyedeymiş."
Okul binasından ayrılıp dışarıdaki tezgahların ve devasa sergi ürünlerinin hazırlandığı iç avluya doğru yöneldik.
Sergiler konusunda, iki yıl önce izin alındığı sürece okulun her yerine bir şeyler koyulabiliyordu ancak bu yıl her şey tek bir noktada toplanmıştı. Böylece dışarıdan gelen ziyaretçilerin okulun her yerinde mekik dokumasına gerek kalmayacak, aynı zamanda büyük parçalar bir araya gelince daha görkemli bir manzara oluşacaktı (Not: Takizawa-kun’un önerisiymiş).
Üstelik, sergilenen eserlerin kalitesi de iki yıl öncesine göre çok daha çeşitliydi. Sadece karton kullanarak inşa edilen devasa bir dinozor maketi, fotoğraflar ve boş kutular kullanılarak yapılan devasa mozaik sanatları... Çalışmaların ilerleme durumu henüz yüzde altmışlar civarında olsa da, tamamlandığında kesinlikle birçok insanın durup hayranlıkla izleyeceği eserler olacaktı.
Bunların arasında, ben ve Umi'nin özellikle ilgisini çeken şey, tabii ki iki yıl önce kalplerimizin birbirine bağlanmasına büyük vesile olan boş kutu mozaik sanatıydı.
Ortaya ne çıkacağı muhtemelen festival gününe kadar sürpriz kalacaktı ama çalışan çocukları görünce bir şey biraz kafama takıldı.
"Maki, şunlar sence de iyi mi?"
"Evet. Kravat ve fiyonk renklerine bakılırsa birinci sınıflar yapıyor gibi görünüyorlar ama... Diğer sınıflarla kıyaslayınca, ilerleme hızları pek iyi değil sanki."
Çalışmanın kendisi sınıflarda yapılıyor olabileceği için kesin bir şey söylemek zordu ancak başında duran bir lider mi yoksa, yoksa en baştan mı düzgün planlamamışlar belli değildi; çalışıyor olmaları gereken bir vakitte sadece telefonlarıyla oynayan veya boş kutularla şakalaşan öğrenciler vardı. İşlerin tıkırında gittiğini söylemek bin şahit isterdi.
Tabii ki bu sergi konusunda ikimiz de dış kapının dış mandalı olduğumuz için gidip durumu kontrol etmek veya yardım etmek gibi bir niyetimiz yoktu... Yine de, geçmişte aynı işi yapmış kişiler olarak, ister istemez endişeleniyorduk.
Ben de Umi de aslında temelimizde biraz burnunu her şeye sokan tiplerdik.
"Artık taslak olarak birleştirmeye başlayıp oradan ince ayarlar yapmaları gereken aşamada olmalılar ama... Şöyle bir bakınca boş kutu sayısı bariz şekilde az. Acaba sınıfta falan başka bir yerde mi çalışıyorlar?"
"Öyle ummak istiyorum ama... Bir de şu bizim meşhur depo var."
"Benim ve Maki'nin hatıralarla dolu yeri, değil mi?"
"E-evet."
O günleri hatırlayınca hafifçe utandım.
O zamanlar ikimiz de önümüzdeki işe o kadar odaklanmıştık ki, mantıklı düşünme yetimizi biraz yitirmiştik sanki. Henüz sevgili bile değilken Umi'nin gizlice bana arkadan sarılması, benim de ona karşı birbiri ardına dizdiğim o havalı cümleler... Tam anlamıyla gençliğimizin zirvesiydi.
Gerçi o sayede, eskisi gibi... Hayır, eskisinden de öte, şimdi böyle birbirimize sokulmuş, parmaklarımızı birbirine kenetlemiş haldeydik.
O gün tüm cesaretimi toplayıp Umi'yi oraya çağırdığım için çok şanslıydım.
Şimdi düşününce, o an bizim için bir nevi itiraf gibi bir şeydi.
"Tamamdır. Nakamura-san'a da 'Lütfen birazcık daha mola verin' diye mesaj attım, yani vaktimiz var. Yapacaksın değil mi Maki? Şu meşhur iyilikseverliğini."
"Umi-sama, her zamanki gibi hazırlıkları önceden tamamlayarak beni kurtarıyorsunuz. Yani, umarım sadece boşuna endişeleniyoruzdur ve her şey yolundadır ama..."
Ancak iç avluda gördüğümüz o manzaradan sonra, başka bir yerde işlerin ilerlediğine pek ihtimal vermiyordum.
Adeta emin adımlarla, boş kutuların saklama yeri olarak belirlenen öğretmenler binasının yanındaki depoya doğru yöneldik ve—
...Oradaydı.
Tek başına boş kutuları yıkayan ve onları renklerine göre ayrı poşetlere dolduran bir erkek öğrencinin sırtı görünüyordu.
"Tek başına, değil mi? Muhtemelen."
"Hadi, gidelim mi?"
"Gidelim. O kadar işi tek başına yapması gerçekten yazık."
Bizim yaptığımız zamanla kıyaslanamayacak kadar çok kutu varken, diğerleri acaba ne yapıyordu... Bu öfkeyi bir kenara bırakıp, şimdilik yardım etmek adına o kouhai'mizin yanına gittik.
"Şey, bakar mısın?"
"!"
Seslendiğimde vücudu irkilerek titredi ve çocuk yavaşça bize döndü.
"Ee, ş-şey... Ne vardı...?"
"Kusura bakma, aniden seslendim. Çok fazla boş kutu var, yoksa bunların hepsini tek başına mı yapmayı planlıyorsun?"
"Yani, sayılır. Görevli benim. ...Siz üst sınıfsınız, değil mi? Üçüncü sınıflardan."
"Evet. Ben 3-11'den Asanagi, yanımdaki de aynı sınıftan Maehara. Tanıştığımıza memnun olduk. ...Bu arada, diğerleri nerede? Var değil mi başkaları da?"
"Muhtemelen sınıftadırlar. ...Sohbet etmekle meşgul görünüyorlardı, ben de önceden gelip çalışmaya başlayayım dedim."
Tahmin ettiğim gibi, işin mutfağı burasıydı. Üstelik anlattıkları doğruysa, sınıfta zar zor bir iki hevesli kişi varken geri kalanların umurunda bile değildi.
Bu gidişle okulda sabahlasalar bile bitiremezlerdi, bitirseler bile ortaya çıkan eserden pek bir şey beklenemezdi. Diğer sınıfların ne kadar hırsla çalıştığı düşünülürse, bariz bir şekilde sönük kalıp rezil olma ihtimalleri bile vardı.
Diğer boş vermiş çocukları bir kenara bıraksak da, en azından karşımızda dürüstçe çabalayan bu çocuğun böyle bir tecrübe yaşamasını istemiyordum.
"Her neyse, bize de izin ver yardım edelim. Birinci sınıftayken biz de aynı işi yaptık, o yüzden neyin nasıl yürüdüğünü az çok biliyoruz. Kutuları yıkayıp aynı tonlardaki renkleri ayıracağız, değil mi?"
"Ah, evet. Taslak plan yanımda, geriye sadece kutuları o plana göre tellere geçirmek kalıyor..."
"Anladım. Umi, sen şu küçük kutuları halleder misin?"
"Tamamdır. Eee... Sana sadece kouhai-kun demek istemem, adını öğrenebilir miyim?"
"Ah, şey... Mizuno. Mizuno Seita."
"Peki Mizuno-kun. Kısa bir süre için buralardayız, şimdiden kolay gelsin."
"Ş-şey... Teşekkürler o zaman...?"
Her şey bir anda olduğu için Mizuno-kun'un kafası pek basmamış gibiydi ama çalışmaya devam ettikçe bize güvenmeye başladı ve aktif bir şekilde direktifler vermeye koyuldu.
...Bu kadarcık burnunu sokmaktan bir zarar gelmezdi herhalde. Tek başına çalışırken bir an için çok küçük görünen Mizuno-kun'un sırtı, şimdi sanki yaşına uygun bir büyüklüğe kavuşmuş gibiydi.
İki yıl önceki kültür festivalinden beri ilk kez bu işe giriyordum ama sahne ışıkları altında rol yapmaktansa, böyle gösterişsiz ama istikrarlı bir şekilde ilerleyen işler bana daha çok uyuyordu.
Göz önünde bir pozisyon olmasa da, başrolün varlığını parlatmak için gereken o gizli destek kuvveti...
Öyle bir insan, öyle bir yetişkin olabilmeyi dilerdim.
"Şey, Maehara-senpai. Hazır buradayken bir şey sormak istiyorum... Taslaktaki şu kısım, elimdeki kutularla istediğim rengi tam tutturamıyorum..."
"Ah, o renk için benim bir tanıdığım var, ona haber veririm. Muhtemelen seve seve yardımcı olacaktır."
"Öyle bir yol mu vardı... Şey, teşekkür ederim senpai."
"Ahaha... Bu kadarcık bir şey canım."
Alçakgönüllülük yapsam da, böyle "senpai" havası atmak pek de fena değildi.
Benim için kouhai denince akla sadece Takizawa-kun geliyordu ama ona da şimdiye kadar sadece aşk tavsiyeleri dışında pek bir yararım dokunmamıştı. İlk defa gerçekten bir senpai gibi davranabiliyor gibi hissediyordum.
...Biraz ötede Umi'nin bana bakıp sırıttığını fark ettim.
"Hıhıhı~"
"Hayırdır, Asanagi-san?"
"Pek bir havalısın Maehara sen-pa-i?"
"O-olamaz mı yani? Senpai olduğum bir gerçek sonuçta."
"Fufuf, senin böyle olgunlaştığını görmek bu yaşlı dadıyı çok duygulandırdı evladım."
"Kendi kendine yaşlanıp durma lütfen."
"Ehehe~"
"Dalga geçmeyi bırak da işine odaklan."
"Pekii~"
Beni yeterince tiye alıp tatmin olmuş olacak ki, Umi tekrar işine döndü.
Kouhailere yardım edelim derken sanki onları bahane edip kendi aramızda flörtleşiyormuşuz gibi oldu... Gerçi zaman geçtikçe birbirine vıcık vıcık davranan o çiftlere daha çok benzemeye başladık, bu yüzden kendimizi durdurmamız pek mümkün görünmüyor.
— Şey, Senpai.
— ! Kusura bakma Mizuno-kun. Bir anlık daldım da...
— Yok, işler tıkırında ilerliyor o yüzden bir şikayetim yok ama... Acaba, yani, Asanagi-senpai ile Maehara-senpai aranızda...
— Evet. Sevgiliyiz. Birinci sınıfın kışından beri.
— Öyleymiş demek... Ah, Asanagi-senpai'ye karşı bir niyetim olduğundan falan değil, yanlış anlamayın... Sadece, nasıl desem, size biraz imrendim galiba.
— Ah, anlıyorum. Demek öyle.
Özelini deşelemek istemiyordum ama belki de Mizuno-kun'un da sınıfında aklını kurcalayan bir kız vardı.
Sadece bir sınıf arkadaşı mı? Yoksa bir dost mu? Ya da o zamanlardaki ben ve Umi gibi, yakın olmalarına rağmen henüz itiraf aşamasına gelmemiş o muğlak ilişkilerden biri mi?
Her ne olursa olsun, sonunun mutlu bitmesini isterdim ama... Bu kadarı da fazla mı karışmak olurdu acaba?
Hem ben hem de Umi, Mizuno-kun'un yüzünden bariz bir şekilde sızan o aşk meşki havasını hissetsek de, üzerine gitmemek için kendimizi tutup işimize bakıyorduk ki tam o sırada...
— Mizuno, yine mi buradaydın?
— ! Ah, Tanaka... san.
— Kana dersen olur. Şu an sınıftan kimse yok buralarda zaten.
Mizuno-kun'un sınıf arkadaşı olsa gerek, bir kız öğrenci buraya doğru geliyordu.
Hafifçe kabartılmış uzun kahverengi saçları ve neşeli havasıyla dikkat çeken bir kızdı.
Saçındaki bir sürü toka, parıl parıl ojeleri, bileğine taktığı scrunchie tokası... Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, ona "gyaru" yakıştırması tam oturuyordu.
— ...Eee, bu arada birlikte çalıştığın bu kişiler de kim? Üçüncü sınıflar, değil mi?
— Ah, evet. Maehara-senpai ve Asanagi-senpai. Renk ayrımı ve teneke kutuların temizlenmesinde bana yardım ediyorlar.
— Maehara. Tek başına zorlandığını görünce dayanamadım.
— Asanagi. Kusura bakma Tanaka-san, bu bitince biz de yerimize döneceğiz.
— A-ah, hayır hayır! Asıl ben kusura bakmayın senpai'ler. Bizimki size zahmet verdi. Ben Tanaka Kana. Bir nevi, oradaki şu ezik tipin ortağıyım diyebiliriz.
— Ezik deyip durma... Sadece aynı festival komitesindeyiz. O kadar.
— Ahaha. ...Pekala, öyle olsun bakalım.
Sadece öyle "o kadar" demesine rağmen birbirlerine isimleriyle hitap etmelerinden anlaşıldığı üzere, araları bayağı iyi görünüyordu.
Birbirleriyle yakınlar ama sınıftakilerden saklıyorlar... Muhtemelen aralarında böyle bir ilişki vardı.
Umi ve ben de aynı durumda olduğumuz için, onları gözlemleyince durumu az çok sezebiliyordum.
Anlaşıldı. Bu tam da o muğlak ilişkilerden biriydi.
— Bu arada Mizuno, iş yapacaksan beni çağırsana. Hep aynısını yapıyorsun, neden tek başına gelip başlıyorsun ki?
— Şey... Sınıftakilerle eğlenerek konuşurken aranıza girip de tadınızı kaçırmak istemedim... Ayrıca, ben söylemesem de senin arkadan geleceğini biliyordum.
— Peki ya gelmeseydim? Sorumsuz sınıf arkadaşlarının gazına gelip, "Mizuno halleder nasılsa" deyip eve gitseydim ne olacaktı?
— O zaman... Tek başıma yapardım.
— ...Öff, işte bu yüzden tam bir eziksin.
Muhtemelen Tanaka-san, Mizuno-kun'un ona "Hadi gel birlikte gidelim" demesini beklemişti. Aralarındaki ilişki gizli olsa bile, madem ikisi de komitedeydi bu kadarı normal karşılanırdı ve sınıftakiler de bir bit yeniği aramazdı.
Elbette ben de Mizuno-kun ile benzer yollardan geçtiğim için onun ne hissettiğini anlayabiliyordum. Kendi haline bıraksa bile kızın mutlaka geleceğini biliyordu; işte bu güven yüzünden hiçbir şey söylemeden tek başına işe koyulmuştu.
Araları belli bir seviyede iyi olduğu için yaşanan o küçük sürtüşmelerden biriydi bu.
Ve böylesine ufak şeyler, bazen aradaki uçurumu derinleştirebilirdi.
— Tamam, yeter. Mizuno, bir anda canım sıkıldı, ben gidiyorum.
— Ha? Peki ya iş ne olacak?
— Ben olmasam da tek başına yaparsın, değil mi? Yetiştirirsin nasılsa? O zaman bana ihtiyaç yok demektir.
— Ben öyle bir şey demedim ki—
— Bay bay. ...Ezik olduğun halde güzel senpai'lerin yanında ağzının suyu akıyor zaten, tam bir aptalsın.
— Ah, bekle... Kana!
— Sadece işine gelince adımla seslenme, geri zekalı Seita! ...Yarından itibaren sakın benimle konuşma.
Durdurmaya çalışan Mizuno-kun'un elini sertçe iten Tanaka-san, öfkesini gizlemeden kendi sınıfına doğru yürüyüp gitti.
— Şey, Mizuno-kun?
— Ah... Kusura bakmayın senpai'ler. Size de rezil oldum.
— Önemli değil. ...Ondan ziyade, Kana-chan'dı değil mi? Peşinden gitmen gerekmiyor mu?
— ...Sizce gitmeli miyim? Gerçekten.
— Tabii ki gitmelisin! Aranızda ne geçti bilmiyorum ama bence şimdi gitmezsen her şey biter, eminim! Bak, Maki de öyle düşünüyor.
— Ben daha bir şey demedim ama...
Yine de Umi ile aynı fikirde olduğum kesindi.
Tanaka-san'ın o halinden sonra, Mizuno-kun peşinden gitse bile muhtemelen azar yiyecek ve bir süre görmezden gelinecekti; buna hazırlıklı olmalıydı.
Ama eğer Mizuno-kun, Tanaka-san ile olan bağını korumak istiyorsa, tek seçeneği peşinden gitmekti.
Duygularını dile getirmekten utansa bile. Sınıftakilerin durumu fark edip dedikodu malzemesi yapmasına veya arkasından konuşmasına maruz kalsa bile.
Mizuno-kun, Tanaka-san'a gerçekten değer veriyorsa... Onu seviyorsa.
— Mizuno-kun. Burayı bize bırak ve git.
— Ne? Ama o zaman işler yetişmez...
— Taslaklar burada, bu kadarıyla talimat almadan da idare edebiliriz. Ayrıca, diğerlerinden farklı olarak bizler gerçekten senin 'senpai'leriniz'. Değil mi, Maki?
— Evet. Hem sınıf farkı olarak, hem de festival tecrübesi olarak.
Taslaklara ve şu anki ilerlemeye bakılırsa, sadece ikimiz için zor bir işti ama bizim de güvenebileceğimiz müttefiklerimiz vardı.
Tıpkı bizim gibi, birinin (özellikle de aşk meselelerinde) başı sıkıştığında dayanamayıp yardıma koşan o 'iyiliksever' arkadaşlarımızdan, bir çırpıda sayabileceğim kadar çok vardı.
— Hadi bakayım. Hemen gitmezsen Tanaka-san gerçekten diğerleriyle birlikte dönecek.
— Mizuno-kun, eğer Kana-chan ile barışabilirsen, Kültür Festivali günü 3-11 sınıfının oyununu birlikte izlemeye gelin. Başrolde biz olacağız.
— ...Eğer barışamazsak, tek başıma gelirim.
— Onu söylemene gerek yoktu.
Mizuno-kun'un sözlerine içimden acı acı gülümserken, cesaretini toplayıp koşmaya başlayan kouhai'mizin sırtına sıcak bakışlarla veda ettik.
...Sonuç olarak, yine bayağı bir başkasının işine burnumuzu sokmuş ve üzerimize fazladan yük almıştık ama pişman değildim.
— Evet Umi hanım, bu kadar tenekeyi ne yapacağız şimdi?
— Haklısın be bey bey... Şaka bir yana, önce Nakamura'ya haber verelim. Sonra Yuu, Niina ve hatta Seki'ye de ulaşıp yardım isteyelim.
— Doğru. ...Ya reddederlerse?
— Reddettirmeyeceğim.
— Fufu, senin böyle diyeceğini biliyordum.
Her neyse, madem yapmaya karar verdik, hemen harekete geçmeliydik.
Lise hayatımızın son Kültür Festivali... Madem öyle, hakkını vererek eğlenelim bari.
Hazırlık süreci göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ve nihayet iki yıl aradan sonra Kültür Festivali günü gelip çatmıştı. Bu yıl, önceki senenin aksine çevredeki kamu binalarına, marketlere ve diğer okullara pek çok afiş asıp duyuru yaptığımız için ziyaretçi sayısının her zamankinden çok daha fazla olması bekleniyordu.
Hazırlık dönemi de kendi çapında zorluydu ama asıl sınavı bugün verecektik.
"Maki, bugünkü oyun saat ikide başlıyordu, değil mi? Ben de Sora-san'ı davet ettim, beraber izlemeye geleceğiz."
"Olur ama oyun sırasında sessiz olun lütfen. Ayrıca fotoğraf ve video çekmek de yasak."
"Umi-chan ile olan o ateşli öpüşme sahnesi de mi yasak?"
"Hepsi yasak. Hem öyle bir sahne yok zaten!"
"Masaki teyze, yanağa bir öpücük var ama."
"Umi, gereksiz şeyler söyleme!"
"Fufu, peki peki~"
"Maki, demek Umi-chan ile öpüşme sahneniz var ha?"
"Anne, çok ısrar ediyorsun."
Sabahın erken saatlerinde, her zamanki gibi annemin de katılımıyla üçümüz kahvaltı yapıp erkenden okula geçtik. Birazdan yapılacak olan son provadan sonra spor salonunu bir daha kullanamayacaktık; bu yüzden hata yapmamak adına replikleri ve sahneleme zamanlamalarını kafama iyice kazımam gerekiyordu.
"Maki, performansın başlamasına sadece birkaç saat kaldı, heyecanlı mısın?"
"Elbette. Ya sen, Umi?"
"Ben de öyleyim. Ama sen yanımda olduğun için pek endişelenmiyorum."
"Öyle diyorsan, ben de."
Şimdiye kadar yaptığımız provalarda sadece kendi repliklerimi değil, karşı tarafınkileri de ezberlemiştim. Bu sayede ikimizden biri heyecandan repliğini unutsa bile birbirimizi idare edebilirdik.
Bu yüzden, genel olarak bakıldığında heyecandan ziyade içimde bir sevinç vardı.
"Umiii~, Maki-kun~, günaydın!"
"Günaydın, ikiniz de ne kadar erkencisiniz."
"Asıl siz öylesiniz. Yoksa bir sorun mu çıktı?"
"Yoo. Sadece dünden beri heyecandan içim içime sığmıyordu, erkenden uyandım. Ben de madem öyle, gelip erkenden hazırlıklara başlayayım dedim. Değil mi Nina-chi?"
"Evet. Hem bu sefer şahsen merak ettiğim bir şey de vardı... Hey başkan, şu alt sınıfların mozaik çalışması düzgünce tamamlanmış mıdır dersin?"
"Önlerini açtık ya, herhalde halletmişlerdir."
Biz el atana kadar Mizuno-kun'un sınıfının sergisi neredeyse hiç ilerlememişti ancak bizim müdahalemiz sayesinde festivalin açılış saatine kadar yetişecek gibi görünüyordu.
Tanaka-san ile barışması için Mizuno-kun'u kızın peşinden gönderdikten sonra, Umi ve ben hemen yardım istemek için gerekli yerlere ulaştık.
Maid kafe hazırlıkları tıkırında giden ve boş durmaktan sıkılmış görünen Amami-san, Nitta-san ve Nozomu gibi önceki senelerden tecrübeli isimleri topladık. Ardından, çalışma süresinin uzatılması ve diğer çeşitli düzenlemeler için Öğrenci Konseyi Başkanı Takizawa-kun'a da hemen ulaşıp durumu anlattık. Sonuçta; Amami-san'ın sürükleyip getirdiği Arae-san ve Yamashita-san, olayı duyar duymaz damlayan Nakamura-san ve Hayakawa-san da eklenince, biz dahil on kişiden fazla bir grup toplandı.
Öğrenci Konseyi Başkanı ve aynı zamanda Kültür Festivali Yürütme Kurulu Başkanı olan Takizawa-kun'un talimatlarıyla, alt sınıfları işe düzgünce dahil edecek bir düzen kurduk.
Ardından, sahada bulunan biz son sınıf öğrencileri onlarla birlikte işi hızla bitirmek için kolları sıvadık.
Elbette bu ani baskın yüzünden, Mizuno-kun dışındaki durumdan habersiz çocuklar biraz şaşırmıştı. Ancak okulda tanımayanın olmadığı popüler Amami-san ve kaytaranlara acımasız bakışlar fırlatan korkutucu Arae-san'ın varlığı sayesinde, en azından görünürde işi ciddiye aldılar.
Bu yüzden, kalitesi tartışılsa da en azından ortaya bir şeylerin çıkacağını tahmin ediyorum.
Eğer merak ettiğim başka bir şey varsa, o da asıl kurul üyeleri olan Mizuno-kun ve Tanaka-san'ın o olaydan sonra düzgünce barışıp barışmadıklarıydı.
Bunu da bugünkü oyunun asıl gösterisindeki sürprize bırakalım.
Yine sabahın erken saatlerindeki hazırlıklar için pek çok öğrenci kendi bölgelerinde açılışa hazırlanırken, biz sergilerin toplandığı bahçe alanına geçtik.
"! Maki, bak oraya."
"Evet."
Diğer sınıfların sergileri çoktan tamamlanmış, sessizce görücüye çıkmayı beklerken; devasa boş kutu mozaiğinin son sırası da çatıdan aşağı sarkıtıldı.
Çatıda aşağıya, sınıf arkadaşlarına bakan kişi; muhtemelen dünden beri uykusuz çalışmaktan saçları darmadağın olmuş Tanaka-san'dı... Ve hemen yanında Mizuno-kun olduğu anlaşılan bir karaltı seçiliyordu.
"—Millet~, nasıl olmuş~?"
"""Tamamdırrr!"""
O anda bahçede durumu izleyenlerden bir alkış koptu.
Kısıtlı sürede ve pek de esnek olmayan bir takvimde, üstelik dersleri ve kulüp aktivitelerini ihmal etmeden bir eseri tamamlamak zor olsa gerek; yine de her şey yerli yerine oturduğunda hissedilen o duygu bambaşkadır.
O zamanlar hissettiğim o duygu, doğal olarak şimdi de kalbimde taptaze duruyor.
"Ne güzel oldu değil mi, Maki-senpai?"
"Ş-Şaka yapma bana. Utanıyorum..."
"Çok havalıydın, Maki-kun-senpai?"
"Başkan-senpai?"
"Umi'ye katılıyorum, siz iki şebek de kesin sesinizi."
Her neyse, madem her şey tatlıya bağlandı, bize artık gerek kalmadı.
Alt sınıflar bu kadar çabaladığına göre, biz de büyükleri olarak onlara utanmayacakları bir performans sergilemeliyiz.
Son Kültür Festivali'nin başlamasına artık çok az kaldı.
"—O halde arkadaşlar, temizlik bitene kadar bugünün tadını çıkaralım... İki yılda bir düzenlenen Joto Lisesi Kültür Festivali 'Joto-sai', resmen başlamıştır!"
Takizawa-kun'un açılış konuşmasıyla birlikte, bizim için iki yıl aradan sonra gelen ve lise hayatımızın son büyük şenliği diyebileceğimiz o devasa etkinlik start aldı.
Yaklaşık otuz dakika sonra başlayacak olan ziyaretçi girişinden önce; sınıflarda, bahçede ve girişin önündeki tezgahlarda öğrenciler hep birlikte yerlerine dağıldılar.
Biz ise spor salonunda arka plan ekibiyle beraber son kontrollerimizi yapmaya devam ediyorduk.
"Maehara-shi, az önce öğretmenden performansla ilgili birkaç ufak uyarı geldi. Bu yüzden buradaki repliklerde arayı biraz daha uzun tutalım ve süreyi ona göre ayarlayalım. Final sahnesi de aynı şekilde olacak."
"Anlaşıldı."
"Asanagi-chan, yanağa öpücük sahnesinde yapıyormuş gibi yapacaksınız. Orada da sanırım gizli bir güç devreye girdi ve 'yakışıksız' buldu."
"Ahaha. Eh, sonuçta yabancılar da izleyecek. Film değil ki bu, altına 'Not: Bu ikisi gerçek bir çifttir' diye yazı geçirelim."
"...O zaman büyük bir kağıda yazıp sahnede öylece dolaşsak?"
"Aşk olsun Ryoko-san... Öyle bir şey yaparsan oyunun bütün atmosferi dağılır... Gerçi bir romantik komedi eseriyse belki tutabilir...?"
"............"
"N-Neden ikiniz de bana bakıyorsunuz?"
"Hiç, öylesine."
"Nakamura-san... İkisinden de böyle bir fikir çıktı ama."
Yardım istercesine yönetmen Nakamura-san'a baktım ama o da bayağı ciddi bir şekilde kara kara düşünmeye başlamıştı.
"Hmm... Madem öyle, o görevi ben üstleneyim bari. Aksesuarcı, buralarda boşta kalmış bir karton var mı? Beyaz olur, pembe olur, fark etmez."
"...Böyle olacağını tahmin etmeliydim."
Ya çok tutulacak ya da fena halde çuvallayacak gibi göründüğü için endişeliydim ama bu tarz saçma sapan öğrenci kafasıyla yapılan şeylerin muhtemelen sonuncusu olacağını düşünerek kendimi ikna ettim. Son dakikada repliklerde ve yönetmenlikte bazı değişiklikler yaparak bu kısımların provasını defalarca tekrarladık.
Senaryo konusunda bir sıkıntı olmamalıydı; umarım her şey yolunda gider ve büyük bir ilgiyle finale ulaşırız.
— Tamamdır, şimdilik bu kadar yeter herhalde. Maehara-shi, Asanagi-chan, öğlene kadar mola veriyorum. O zamana kadar isterseniz hafiften bir randevuya çıkın, isterseniz öğle yemeğinizi yiyin. Ama bakın, ikiniz de bugünlük daha önceki gibi başkalarının işine burnunuzu sokmadan dönün gelin, tamam mı?
"Biliyoruz. Maki, önce Yuu'nun yanına gidelim."
"Olur. Vaktimiz kalırsa diğer yerleri de gezeriz."
Yaklaşık bir saatlik boş vaktimiz olduğu için, Umi ile el ele tutuşup cıvıl cıvıl süslenmiş okulun içine daldık. Hazır baş başa kalacak vakit bulmuşken, bir dakikasını bile boşa harcamadan Kültür Festivali randevusunun tadını sonuna kadar çıkarmalıydık.
Öncelikle, erken bir şeyler atıştırmak için Amami-sanların olduğu 3-10 sınıfının hizmetçi kafesine yöneldik.
Tahmin ettiğim gibi, sınıfın önünde her zamankinden daha enerjik bir şekilde müşteri çağıran Hizmetçi Amami-san'ın da etkisiyle, kapıda şimdiden büyük bir kalabalık birikmişti.
"A, ikiniz sonunda geldiniz! Hoş geldiniz efendimiz! Şey, ehehe~"
"Bayağı asılmışsın işe Yuu. Bu sıra ne böyle, bir süre beklememiz mi gerekecek?"
"A, dükkanın açılışından itibaren ilk otuz dakika bizim okulun öğrencilerine öncelik tanıyoruz, o yüzden sorun yok. Hey Nina-chi, iki kişilik yer var mı hala?"
"Kusura bakma, tam şimdi her yer doldu... O, kimleri görüyorum; Başkan'la Asanagi gelmiş. Erken davrandınız."
"Sadece bu saatte mola verebildik... Eğer çok bekletecekseniz sonra uğrarız?"
"Yok yok, hala özel bir masamız var, o yüzden sıkıntı olmaz. Arae-ççi, iki yeni müşterimiz var, masalarına kadar eşlik et!"
Nitta-san seslenince, az önce bir müşterinin siparişini bitiren Arae-san yanımıza geldi.
Amami-san ve Nitta-san'ın giydiği o sevimli hizmetçi kıyafetlerinin aksine, onunkisi klasik bir hizmetçi kıyafetine ufak tefek eklemeler yapılmış bir modeldi.
...Ve dürüst olmak gerekirse, ona şaşırtıcı derecede yakışmıştı.
"Yüzünüzde bir şeyler söyleyecekmiş gibi bir ifade var, hayırdır?"
"Yok, bir şey yok... Değil mi Umi?"
"Hı-hı. Tahmin ediyordum ama bayağı yakışmış sana. Çok tatlı olmuşsun, A-ra-e-san?"
"Dsh... Masanız bu tarafta."
Umi'nin takılmasına hafifçe dil çıkarıp bıkkın bir ses çıkarsa da bizi sınıfın köşesinde, paravanlarla ayrılmış VIP Masası'na götürdü. Burası aslına bakılırsa öğretmenler veya Öğrenci Konseyi üyeleri gibi görevlilere önceden dağıtılan VIP biletine sahip olanlar içindi (masanın üzerinde öyle yazıyordu) ama henüz bilet sahipleri gelmediği için bizi istisnai olarak oraya almışlardı.
Gerçi VIP denilse de sadece çevredekilerin bakışlarından korunuyordunuz, servis içeriğinde pek bir fark yok gibiydi.
"...Eee, ne alırsınız? Alın, bu menü."
"Sağ ol. Vay be, beklediğimden daha çok çeşit varmış. Maki, ne yiyelim?"
"Ben klasik bir omletli pilav alayım, içecek de... Kahve olsun herhalde. Umi, ya sen?"
"Ben de meyveli soda alayım. İki kamış alırsak beraber içeriz. Hey Arae-san, diyorum ki, acaba omletli pilav söyleyince şu malum şeyi yapıyor musunuz? Hani şu 'moe moe kyun' tarzı olanı."
Ben mahsus dile getirmemiştim ama hizmetçi kafesinde omletli pilav denilince, akla gelen o genel imaj, sipariş servis edildikten sonra yapılan o büyüydü.
Nitekim diğer masalara baktığımda, Arae-san dışındaki diğer hizmetçi rolündeki kızlar, omletli pilav sipariş eden müşterilere ciddiyetle 'lezzetli ol~' büyüsünü yapıyorlardı.
"...Kesinlikle yapmam."
"Eee? Ama menünün altında 'Üç seçenek arasından dilediğiniz büyüyü seçebilirsiniz' diye kabak gibi yazıyor? Kaga-san, Yamashita-san, öyle değil mi?"
"Aynen öyle!"
"S-sizi gidi...!"
Paravanın boşluğundan burayı dikizleyen o kurmay kılıklı ikili başparmaklarını güçlüce havaya kaldırınca, Arae-san bile olsa ona ayrıcalık tanınmayacağı belli oldu.
Şahsen benim illa yaptırmak gibi bir derdim yoktu ama Umi şu an çok keyifli ve hevesli göründüğü için...
"İşte böyle, şimdiden teşekkürler."
"Peki... Anlaşıldı."
Kadere boyun eğmiş bir halde siparişi alan Arae-san, mutfak kısmına doğru gözden kayboldu.
Temelde hep iş birliğine yanaşmayan bir tavrı olsa da rica edilince çoğu şeyi yapması tam ona göre bir hareketti; Umi'yle ikimiz kendimizi tutamayıp kıkırdadık.
"Çok eğlenceli değil mi Maki?"
"Evet. O kadar eğlenceli ki, sadece bir saat vaktimizin olması üzücü."
Gerçi iki yıl önce ikimiz Kültür Festivali'nin tadını çıkardığımızda da aşağı yukarı o kadar vaktimiz vardı sanırım. Bu yıl tiyatro oyununa hazırlandığımız için, geçen sefer ise Amami-san ve Umi arasındaki buzları eritmek için oradan oraya koşturmuştuk.
Ama sanırım bizim Kültür Festivali dediğimiz şey tam olarak buydu.
İki yıl önce 'arkadaş' olarak. Ve bu yıl paha biçilemez birer 'partner' olarak.
Umi'yle, o çok sevdiğim kızla böyle beraber olabildiğim sürece, hangi şekilde olursa olsun benim için güzel bir anıydı.
Eski hatıralara dalmışken, neşeli seslerle birlikte hizmetçi kızlar masamıza doğru geldi.
— Beklettiğimiz için özür dileriz! İşte sipariş ettiğiniz omletli pilav ve içecekler!
"Selam, vıcık vıcık çiftimiz."
"Selam... A, Amami-san ve Nitta-san?"
"Yuu, Niina, siz dükkana bakmıyor muydunuz?"
"Yama-chanlarla yer değiştik, o yüzden sıkıntı yok. Ehehe, hazır gelmişken size bir büyü yapalım dedik. Hadi Nagisa-chan, sen de o kadar utanma."
"Arae-ççi, biz de sana eşlik edeceğiz."
"Amma uzattınız ha."
Siparişimizle ilgilenen Arae-san'ın yanı sıra, sınıfın önünde müşteri çeken Amami-san ve Nitta-san da özel olarak araya katılınca, masanın etrafındaki insan yoğunluğu bir anda artıverdi.
"Şey, Maki-kun, omletin üstündeki ketçap ne şeklinde olsun? Bir isteğin varsa her şeyi yapabilirim!"
"Benim için fark etmez... O zaman klasik olsun diye kalp yapalım."
"Maki-kun'u çok seviyorummm♡, diyormuşsun Yuu-çhin."
"Inhıhı, Nii~na~?"
"Iyy... Ş-şey, özür dilerim Asanagi-san, biraz fazla gaza geldim."
"Siz ikiniz, bırakın bu boş muhabbeti de işinizi yapın. Başka işler de var."
Arae-san onlara bıkkınlıkla bakarken, omletin üzerine sipariş ettiğimiz gibi bir kalp çizildi.
"Tamam, Nina-chi, Nagisa-chan, başlıyoruz."
"Oley!"
"...Sadece bir kere yapacağım, ona göre."
"Lezzetli oool. Moe moe kyun!"
Biri büyük bir şevkle (Amami-san), biri ona uymak zorunda kalarak (Nitta-san), diğeri ise yanakları hafifçe kızarmış bir halde çekinerek (Arae-san) yaptı.
İşte bunlar sadece Kültür Festivali'nde olacak şeylerdi. Bu arada Umi, fırsatı kaçırmayıp üçünün büyü yapma anını akıllı telefonuyla kaydetmişti bile. Ortalık sakinleşince beraber tekrar izleyecektik.
Geçen yıl Umi'nin doğum günümde verdiği albümün ikincisine geçmemize az kalmış gibi görünüyordu.
Amanami-san ve diğerlerinin yaptığı o büyünün etkisi miydi bilmiyorum ama her zamankinden daha lezzetli gelen omuraysı yiyip karnımızı doyurduktan sonra, 10. sınıfın hizmetçi kafesinden ayrılıp orta bahçeye doğru yöneldik.
Artık o malum kişilerin de gelme vakti yaklaşıyordu; aynı dershanede ter döken çalışma arkadaşları olarak onları düzgünce karşılamamız gerekirdi. Bize tanınan serbest zaman sadece bir saatti ama yapacak işimiz sandığımdan fazlaydı.
Umi'nin dediğine göre Nitori-san ve diğerleri "Okul kapısında bekliyoruz," demişlerdi. Eğer Hachiga-san yine eskisi gibi sağa sola koşturup kaybolmadıysa onlarla kolayca buluşabilirdik.
Sıradan ziyaretçiler arasında bembeyaz ceketleriyle hemen fark edilen o üçlü grubu görünce, grubun (sözde) lideri Hachiga-san da aynı anda bizi fark edip el sallamaya başladı.
"Ooo, Umi, Maki! Söz verdiğimiz gibi geldik be!"
"Yine hitap şeklini değiştirmiş... Neyse, artık pes ettim zaten."
Hachiga-san ile o kadar samimi olduğumuzu sanmıyordum ama son zamanlarda dershanede çok vakit geçirdiğimiz için, onun gözünde artık Nitori-san ve Houjou-san ile benzer bir konuma gelmiştim herhalde.
Tabii bu durum, Hachiga-san'a karşı takındığım mesafeli tavrı değiştireceğim anlamına gelmiyordu.
"İkinize de merhaba. Davet ettiğiniz için teşekkürler."
"Öğleden sonraki oyunu mutlaka izlemeye geleceğiz."
İki yıl öncesinin aksine, Umi ile olan arkadaşlık bağları bir hayli güçlendiği için bu sefer bizim okulun kültür festivalinden gerçekten keyif alacaklardı. İkisiyle sohbet eden Umi de hallerinden gayet memnun, neşeyle gülüyordu.
Üçünün durumu böyleyken, aslında şu an orada olan beyaz ceketli kızların sayısı dörtü buluyordu.
Hachiga-san'ın arkasına adeta yapışmış, okulun içini endişeli gözlerle süzen küçük bir kız vardı.
Umi ve Nitori-sanlardan bir boy küçük olan Hachiga-san'dan bile daha minyon görünüyordu; muhtemelen ilkokulun ilk yıllarındaydı.
"Hadi ama Ao, daha ne kadar ablanın arkasına saklanacaksın? Selam versene şu ikisine."
"............"
"Hadi Ao-chan, korkmana gerek yok. Bu abi ve abla bizim arkadaşlarımız."
"Aynen öyle, korkacak bir şey yok~"
"............ Hı-hı."
Nitori-san ve Houjou-san'ın telkinleriyle, utana sıkıla önümüze çıkan küçük kız hafifçe başını eğerek selam verdi.
Hachiga-san'ın kız kardeşi olmalıydı ama ablasının aksine oldukça uysal ve ciddi birine benziyordu.
"Ben... Hachiga Ao. İlkokul birinci sınıf öğrencisiyim."
"Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Maehara Maki. Lütfen kusuruma bakma."
"Ben de Asanagi Umi. Bana Umi Abla dersen çok sevinirim, olur mu?"
"......!"
Görünüşe göre ilk kez karşılaştığı insanlara alışması hâlâ zordu; sessizce selam verdikten sonra hemen tekrar Hachiga-san'ın arkasına sığındı.
Ablasına sıkıca sarılıp yanakları kıpkırmızı bir halde başını öne eğen Ao-chan o kadar sevimliydi ki...
"Yaa, çok tatlı! Hachiga-san, bu çocuk gerçekten senin kardeşin mi? Hem karakteri hem tipi tamamen farklı."
"Umiii, bazen gerçekten kaba olabiliyorsun. Bak bakayım şuraya, gözleri tıpkı benimkiler gibi değil mi? Sadece ben de değil, bizim sülalenin çoğu böyledir."
Yüzlerini yan yana getirip dikkatle inceleyince, kardeş oldukları gözlerinden ve kaş yapılarından belli oluyordu.
Özgüven dolu ve baskın bir havası olan ablası Midori-san'ın yanında, çocuk yaşına rağmen dingin bir ağırlığı olan Ao-chan... Aynı kanı taşısalar da karakter farkının dış görünüşe bu denli yansıması şaşırtıcıydı.
"Hani iki yıl önce Nitori ve Houjou'ya takılıp geleyim demiştim de gelememiştim ya? İşte o gün Ao aniden ateşlenince ona bakmak zorunda kalmıştım. Şimdi bünyesi biraz daha güçlendi de böyle peşimde sürükleyebiliyorum, neyse ki."
"Bu arada, bugün Ao-chan'a öyle bir şey yapmıyor, haberiniz olsun... Off, neden her seferinde durumu ben toparlamak zorundayım ki!"
"Hah hah, her zamanki gibi hızır gibisin kaptan yardımcım. Kış Kupası'nda da sana güveniyorum."
"...Keşke yazın emekli olsaydım."
Nitori-san'ın kendi kendine mırıldandığı gibi, bu yılki Tachibana Kız Lisesi basketbol takımı, kaptan Hachiga-san önderliğinde "altın jenerasyon" olarak anılıyordu. Bölge elemelerini rahatça geçip kışın düzenlenecek olan ulusal turnuvaya katılmaya hak kazanmışlardı.
Her gün o ağır antrenmanlara göğüs gerip bir yandan da sınav çalışmalarını ihmal etmeyerek turnuvalarda böyle başarılar elde etmek... Hachiga-san bir yana, ona her daim destek olan Nitori-san ve Houjou-san da aslında takdiri hak ediyordu.
"......Abla, tuvaletim geldi."
"! Ah, kusura bakma Ao, sohbete daldık... Neyse, biz Tachibana tayfası olarak buraları kendimiz gezeriz. Siz de şu kültür festivali randevunuzun tadını çıkarın bakalım."
"Umi-chan, Maehara-san, sonra görüşürüz."
"Görüşürüz~"
"Görüşürüz. ...Şey, Ao-chan, sana da görüşürüz."
"!............"
Ao-chan ile göz göze geldiğimi sanıp selam vermiştim ama sanırım onu korkutmuştum; bu sefer başını tamamen başka yöne çevirdi.
Reiji-kun gibi küçük çocuklarla iletişim kurmaya alıştığımı sanıyordum, o yüzden aynı samimiyetle seslenmiştim ama... Galiba ilk tanışmada bu kadar rahat davranmamam gerekiyordu.
...İnsan ilişkileri gerçekten zor zanaat.
Dördünü de uğurlayıp tekrar baş başa kaldığımızda, yanımda halimi izleyen Umi sessizce mırıldandı.
"......Maki."
"Efendim?"
"Masaki Teyze de demişti ama... Gitgide babanın gençliğine benziyorsun sanki. Tabii senin baban olan Itsuki Amca'dan bahsediyorum."
"Ben mi? Babama mı?"
"Evet."
"Öyle mi diyorsun... Mesela hangi yönden?"
"......Maki aptalı."
"Bu bir cevap sayılmaz ama..."
Daha sonra ikimiz okulun içinde turlamaya devam ettik ve gösteri başlayana kadarki o kısa mola vaktinin tadını çıkardık... Fakat mola bitene kadar Umi, yanaklarını hafifçe şişirmiş bir halde nedense huzursuz görünüyordu.
"Senin suçun değil, o yüzden takma kafana," demişti ama...
Bir dahaki sefere anneme veya babama, onların öğrencilik yıllarını daha detaylı sorsam iyi olacaktı.
Zira Umi ile gelecekteki huzurlu ilişkimizin ipuçları sanki o hikayelerde saklıydı.
Mola vakti bitip de gösteri için hazırlanan Nakamura ve diğer sınıf arkadaşlarımızın yanına döndüğümüzde, zaman su gibi akıp gitmeye başladı.
İki önceki gösteri bitti, bir önceki gösteri bitti ve nihayet öğleden sonraki bölümde biz 12-L sınıfının sırası geldi.
Dürüst olmak gerekirse her şeyin kusursuz olduğunu söylemek zordu. Ezberlediğimiz replikleri söylerken bazen dilimiz sürçüyor, bazen duraksıyor, bazen de oyunculuk ile efektlerin zamanlaması tutmadığı için tuhaf boşluklar oluşuyordu.
Ama gerçek sahne zaten böyle bir şeydi. Provalarda mükemmel olsan bile sahnede hatalar birbirini izleyebilir ya da tam tersi, provalarda ne kadar aksasa da o anın büyüsüyle her şey tıkır tıkır işleyebilirdi.
Bu yüzden elimizden gelen tek şey, şimdiye kadar ne öğrendiysek hepsini sahneye yansıtmaktı.
"Hey millet, madem buradayız, hadi bir omuz omuza verelim!"
Nakamura-san'ın tek bir sözüyle, sahne kenarındaki ekip üyeleriyle omuz omuza veriyoruz. Bizim sınıf diğerlerine kıyasla daha sessiz sakin tiplerden oluşuyor (birkaç istisna hariç tabii) ama gerektiğinde birbirimize sıkıca kenetlenebildiğimiz için aslında takım çalışmamız hiç de fena sayılmaz. Bu da sanırım hazırlık sınıfı olmanın getirdiği bir özellik.
— Başrol, sen de bir şeyler söyle.
— Ha? Ben mi? Aniden böyle söyleyince...
Nakamura-san her zamanki gibi emrivaki yapıyor. Gerçi olaylar bir şekilde buraya gelse de, sonuçta sahnenin ortasında duracak olan "yüz" benim, o yüzden bu beklenti gayet doğal.
Umi ve Hayakawa-san da kısık sesle "Başarılar!" diyerek benim motivasyon konuşmamı bekliyorlar.
— ...Pekala, sıradan bir tezahürat olacaksa olur.
— Tamamdır. Top sende, Maehara-shi.
Nakamura-san öyle deyince, sınıf arkadaşlarımın tüm bakışları üzerime dikiliyor.
Şu an bile heyecanım zirve yapmış durumda ama birkaç dakika sonra çok daha fazla gözün önünde rol yapmam gerekecek, o yüzden mızmızlanmanın sırası değil.
Bu bir cesaret testi.
— Millet, sınav maratonunun ortasında buradaki yönetmenin kaprislerine katlandığınız için hepinize teşekkürler. Şu son otuz dakikayı da sıkıca çalışıp atlatalım, yeri gelmişken seneye şu sınavları da kazanalım!
— Maehara-shi, sınavı "yeri gelmişken" mi kazanıyoruz yani?
Nakamura-san'ın laf sokmasıyla ortamdaki gergin hava bir nebze olsun yumuşuyor. Bu gidişle asıl sahneye tam ayarında bir heyecanla çıkabileceğiz gibi görünüyor.
Sınıf arkadaşlarımla bakıştıktan sonra, son olarak Umi'nin yüzüne dik dik bakıyorum.
Güçlü bir şekilde başını sallayıp bana gülümseyen Umi'yi gördükçe içimdeki güç uyanıyor. Sevdiğim kız, önünde en iyi halimi sergilemek istediğim o kız, sahne kenarında değil, başrol kadını olarak yanımda duruyor. Bu yüzden ona karşı rezil olmak istemiyorum.
— 11. Sınıf, hadi yapalım şu işi!
— Ooo!
Önceki grup sahneden çekilip perde bir süreliğine indiğinde, sahne arkasındaki öğrenciler hızla dekor olan masa ve sandalyeleri yerlerine taşıyor.
— Maehara-shi, perde kalktığı an ışık senin üzerinde olacak. O saniyeden itibaren repliklerine başla lütfen. Pratiklerdeki gibi, sana güveniyorum.
— Tamam. Pratiklerdeki gibi.
Dekor hazırlıkları sürerken sahne arkasından gizlice seyirci koltuklarına bakıyorum.
Vakit ayırıp hizmetçi kıyafetleriyle buraya koşan Amami-san ve Nitta-san...
Nozomu ve bahardan beri K Üniversitesi'ne giden Chio Senpai abla-kardeş ikilisi...
Tachibana Kız Lisesi'nden üçlü ve Hachiga-san'ın küçük kardeşi Ao-chan...
Annem ve Sora-san...
Öğrenci Konseyi Başkanı Takizawa-kun ve diğer konsey üyeleri...
...Ve geçen gün sergi hazırlıklarına yardım ettiğim Kouhai'm Mizuno-kun ile yanındaki Tanaka-san. Görünüşe göre aralarını düzeltmeyi başarmışlar.
Herkes sahnenin önüne dizilmiş sandalyelerde perdenin açılmasını sessizce bekliyor. Hafif Müzik Kulübü'nün konseri sırasındaki o kalabalık yok, koltuklar biraz seyrek ama bu yine de elimden gelenin en iyisini yapmayacağım anlamına gelmiyor.
— Maki, başarılar. Ben de hemen arkandan geleceğim.
— Tamam. Bekliyorum.
Karşı karşıya gelip birbirimizin ellerini sıkarak vücut ısısını hissederken derin bir nefes alıp sahnenin ortasına doğru yürüyorum.
'— 3-11 sınıfı sunar: "Nakahara-kun'un Gökyüzü ve Gecesi". Oyunumuz şimdi başlıyor.'
Anons yapan sınıf arkadaşımın sesiyle birlikte karanlığın içinde perde yavaşça yükseldi.
Kalbim her zamankinden daha hızlı bir ritimle küt küt atarken, tam Nakamura-san'ın dediği gibi spot ışığı üzerime düştü.
...Pekala, başlıyoruz.
— Şimdiye kadar hep yalnız olan benim, ilk defa arkadaş diyebileceğim insanlar oldu. Kaderin bir cilvesi mi bilinmez, ikisi de kızdı.
Başlarken sesim biraz titrer gibi oldu ama bu kadarı sorun yaratmazdı. Sıradaki repliğim de aklımdan uçup gitmemişti, her şey yolundaydı.
— Karakterleri birbirinin tamamen zıttı olsa da onları en iyi ben tanıyorum. Dışarıdan "ulaşılamaz çiçekler" gibi göründüklerini söyleseler de aslında öyle değil. Onlar da her yerde rastlayabileceğiniz normal kızlar.
Sözlerimle aynı anda, iki yanımda bekleyen diğer ikilinin üzerine de spot ışıkları vuruyor.
— Bu kız Yunagi Sora. Sınıfta örnek öğrenci olarak bilinir ve olgundur ama benim yanımda çocuksu bir yanını gösterir. Onunla olan ilişkimiz şimdilik sınıftakiler için bir sır.
— ...
Sahne kostümü olan denizci üniforması ve (numarasız) gözlükleriyle Umi, sessizce buraya doğru bakıp muzipçe gülümsedi. Bir yerlerden tanıdık gelen bir manzara olsa da şu an bunu kurcalamanın sırası değil.
— Ve diğeri, Asami Yoru. Herkes tarafından sevilen, popüler, hem erkekler hem de kızlar arasında saygınlığı olan bir kız. Hobisi cosplay yapmak; bir etkinlikte tesadüfen karşılaşmamızla yavaş yavaş yakınlaştık. Yoru, sınıf içinde bile bana karşı samimi davranmaktan çekinmediği için aramızdaki bağ çoktan herkes tarafından öğrenildi.
— Hey hey Nakahara, geçen gün çektiğimiz kareler var ya, acayip güzel çıkmışım! Sonra sana özel olarak göstereceğim, yorumlarını bekliyorum, tamam mı?
Normal karakterinin tam tersi bir rolü canlandırmak zor olsa gerek ama Hayakawa-san da rolüne sorunsuz girmiş gibi görünüyor. Seyirci koltuklarının bir kısmından —muhtemelen Kendo Kulübü'ndeki Kouhai'leri— şaşkınlık sesleri yükseldiğine göre aradaki zıtlığı hissettirmeyi başarmış.
Şimdilik başlangıç için iyi bir giriş oldu.
— Böyle güzel bağlara sahip olduğum için şanslıyım ama bu iki kıza karşı sakladığım büyük bir sırrım var. O da...
— Nakahara-kun.
— Nakahara!
— "Aramızdaki ilişki herkes için bir sır kalacak, tamam mı?"
— Sora ve Yoru... birbirleriyle de yakın olduğumu... henüz bilmiyorlardı.
Böylece oyunumuzun asıl kısmına geçiş yapıyoruz.
Nakamura-san'ın kaleme aldığı "Nakahara-kun'un Gökyüzü ve Gecesi", hafif ciddi bir atmosfer taşısa da temelinde güldüren bir gençlik romantik komedisi. Beklenmedik olaylar sonucu iki başrol kadınıyla iletişim kuran kahraman Nakahara Masaki'nin, her iki kızdan gelen agresif yaklaşımlar karşısında bocalayışını komedi diliyle anlatıyor. İkinci yarıda ise her iki tarafla olan ilişkisi açığa çıktıktan sonra, kahramanın kimi seçeceği konusundaki içsel hesaplaşmaları ve onlarla yüzleşmesi titizlikle işleniyor.
Nakamura-san'ın bildiği "gerçek olaylar" temel alınarak yazıldığı için karakter ayarları dahil gerçekle farklılık gösteren birçok yer olsa da, bir eğlence eseri olarak kalitesi yadsınamazdı. Nitekim oyun sırasında seyircilerden sık sık kahkahalar yükselmesi, Nakamura-san'ın amacına ulaştığının kanıtıydı.
Hikaye ilerledikçe benim de heyecanım yatışıyor, Nakahara-kun karakterini daha doğal bir şekilde canlandırabiliyorum.
...Gerçi karakterin temeli bizzat ben olduğum için rol yapmamın kolay olması gayet doğaldı.
— Gerçekten... ben miyim? Yoru-chan çok daha tatlı, daha güzel ve herkes tarafından seviliyor... Benim gibi biri ona asla yetişemezken...
— Başkalarının ne düşündüğü önemli değil. Önemli olan senin ne hissettiğin. ...Ben Sora'ya herkesten çok değer verdiğim için itiraf ettim. Hepsi bu.
— ...Nakahara-kun, aptalsın.
Oyun doruk noktasına ulaştı ve en can alıcı sahne olan itiraf anı geldi.
Yor'dan aldığı itirafı düzgünce reddedip soluğu Sora'nın evinde alan, giriş kapısında kendi dürüst hislerini aktaran o önemli an.
"Sora, seni çok seviyorum. Eğer senin için de uygunsa, lütfen benimle çıkar mısın?"
"──Evet, evet!"
Yüzünde mutluluk gözyaşlarıyla Sora (Umi), Nakahara-kun'un (ben) itirafını kabul etti ve büyük bir saadetle yanağıma bir öpücük kondurdu.
Senaryoda 'yapıyormuş gibi yapın' diye düzeltme yapılmıştı aslında ama o otuz dakikalık süre içinde role kendimizi iyice kaptırdığımız için bu öpücük biraz fazla gerçekçi kaçmıştı.
Seyirciler arasından şaşkınlık dolu bir "Ooo!" sesi yükseldi ancak senaryonun ilk halinde, sevgililik ilişkisini kullanan gerçek bir öpücük sahnesi olduğunu da unutmamak lazımdı.
Bu arada, öpücük sahnesinin hemen ardından sahneye fırlayan yönetmen Nakamura-san'ın, "Not: Bu ikisi gerçek hayatta da resmi bir çifttir, endişelenmeyin!" şeklindeki açıklaması, seyircilerin müsamahası sayesinde ancak hafif bir gülüşme toplayabildi; bunu da buraya eklemiş olayım.
Şimdilik bununla birlikte oyunumuz son bulmuştu.
"Umiii, Maki-kun, millet! Çok eğlenceliydi! Teşekkürler!"
"Sınıf başkanı, Asanagi, elinize sağlık!"
"Maki, harikaydın be! Fotoğraflarını çektim, saklayacağım ona göre!"
"Bi' daha! Bi' daha!"
"Aoi, alt tarafı bir oyun bu, konser değil. Öyle bir şey yok."
"............"
"Görünüşe göre Sou-chan da beğendi~"
Ön sıralardaki yakın çevremizin tepkileri bir yana, az sayıdaki sıradan izleyicilerin tepkileri de gayet iyiydi. Bu yüzden şimdilik asgari düzeyde de olsa bir başarı elde ettiğimizi söyleyebilirim.
Başta her ne kadar endişeli bir başlangıç yapsak da, bittikten sonra insanın içine hafif bir hüzün çöküyordu.
"Teşekkür ederiz!"
Spor salonunun içinde alkış sesleri yankılanırken tüm sınıf arkadaşlarımla birlikte selam verip başımız eğik bir şekilde perdenin tamamen kapanmasını bekledik.
Yayın kulübünün oyunun bittiğine dair anonsu duyulup alkışlar yavaşça kesildiğinde hemen başımızı kaldırdık ve sıradaki grup için ortalığı toparlamaya başladık.
Hazırlaması haftalar sürmüştü ama toplanması sadece birkaç dakika sürdü. Hüzünlü olsa da, o atmosferin tadını uzun süre çıkaracak vaktimiz yoktu.
Oyun bitse de, Kültür Festivali sona erse de, yapmamız gereken daha çok şey vardı çünkü.
"Ah, bittim... Bitti sonunda değil mi Maki?"
"Evet. Ortalığı topladıktan sonra tekrar ders çalışmaya asılmamız lazım."
"Öyle. Yarından itibaren seni yine sıkı bir eğitime sokacağım, hazırlıklı ol. Tamam mı?"
"Anlaşıldı. Ama ondan önce senin tavsiye giriş sınavın var Umi."
"Hehe, doğru ya. Yılın bitmesine de iki aydan az kaldı. Ne çabuk geçti."
"Aynen öyle. Gerçekten göz açıp kapayıncaya kadar geçti."
Daha kısa süre öncesine kadar kariyer planları, birlikte yaşama mevzuları falan derken, kışın ayak seslerini kapıda duymaya başlamıştık bile.
Kaderin belirleneceği o kış.
Şu ana kadarki lise hayatımızda yaptıklarımızı, Umi ile omuz omuza vererek biriktirdiğimiz tüm gücü bir kerede ortaya koyacağımız mevsim.
Karşımıza dikilen duvarlar hâlâ yüksek ve kalın olsa da, Umi'nin desteğiyle her engeli aşabileceğimize inanıyordum.
"Maehara, Asanagi-chan. Madem öyle, bugünlük tüm sınıf kafa dağıtıp bir kutlama yapalım. Sınıf öğretmeni de biraz destek çıkacakmış."
"Ne? Tüm sınıfı, otuz kişiyi birden lüks bir kebapçıya mı davet ediyorsun?"
"Umi, öğretmenin cüzdanı patlayıp havaya uçar, o yüzden o kadarına gerek yok..."
Yine de bugünlük herkesle beraber biraz kafa dağıtmaktan zarar gelmezdi.
Ben, Umi, Nakamura-san, Hayakawa-san ve tüm sınıf arkadaşlarım...
Kapanış töreninde açıklanacak olan sonuç ne olursa olsun, hepimiz bunu sonuna kadar hak etmiştik.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.