Yeni Bir Dönemin Eşiğinde

Noel'i sorunsuz atlatıp, sakin bir yılbaşı tatili geçirdikten sonra.

...Fark ettiğimde, iki haftalık kış tatili bir çırpıda bitmişti bile.

Özellikle kayda değer bir şey yaptığım söylenemezdi. Bugün de öyleydi ama tatil boyunca dışarısı her zamanki gibi soğuktu, bu yüzden genellikle evde vakit geçirdim. Dışarı çıktığım tek zaman, yeni yılın ilk tapınak ziyaretiydi.

Bunun dışında, tamamen içeride, sıcacık ve tembel tembel geçirdiğim günlerdi.

Böyle düşününce, yalnız olduğum zamanki hayatımdan pek farklı değildi ama yine de bu yılbaşı tatili, daha fazla tatil isteyecek kadar eğlenceliydi.

Çünkü sevdiğim kişi, neredeyse her zaman yanımdaydı.

Yataktan kalkıp, esnememi bastırarak oturma odasına gittiğimde, mutfakta, açık mavi önlük giymiş, üniformalı sevgilim duruyordu.

"—Ah, günaydın, Maki. Her zamanki gibi, misafir oluyorum."

"Günaydın, Umi. Annem... sanırım çoktan işe gitmiş."

"Evet. Neredeyse ben gelir gelmez gitmiş. Kahvaltı yakında hazır olur, git yüzünü yıka."

"Kahvaltı... Ne, Umi mi?"

"...O da ne biçim surat öyle~. Tost ve sahanda yumurta yapmayı ben de becerebilirim. Gerçi bazen biraz yanık yerleri belli olsa da."

"Düzgün yaparsan tostta da sahanda yumurtada da yanık kısım falan olmaz aslında..."

Yine de Umi'nin benim yerime yapması minnettar ediciydi, endişeli olsam da, burada kendimi tuttum... Hayır, Umi'ye güvendim, ben de kendi işime bakıp çamaşır ve banyo temizliği gibi diğer ev işlerini çabucak hallettim.

"Maki, bugün yine okul başlıyor, değil mi? ...Ah, eyvah."

"Evet, öyle. ...Hey Umi, bana mı öyle geldi yoksa az önce kısık sesle 'Ah, eyvah' mı dedin?"

"Ha? Hayır hayır, demedim ki?"

"...Neyse, yine de Umi'nin yaptığı bir şeyse seve seve yerim."

Mutfaktan gelen hafif yanık kokusu içimi biraz endişelendirse de, hasar minimumda kalmış gibiydi; hem tost hem de sahanda yumurta, gayet lezzetli bir şekilde yenilebilecek kıvamdaydı.

Kurabiye malzemelerinden odun kömürü ürettiği söylenen (※Amami-san'ın dediğine göre) Umi'nin yemek becerileri de, adım adım da olsa, istikrarlı bir şekilde gelişiyordu.

Önlük giymiş, biraz beceriksizce de olsa benim için özenle kahvaltı hazırlayan Umi'nin arkadan görünüşü, çok sevimliydi.

Arkadan usulca Umi'ye sarıldığımda, Umi gıdıklanmış gibi kıkırdadı.

"Hafifçe güler, Maki, sabahtan azgınsın~. Dün seni o kadar şımartmıştım oysa, hala yetmedi mi?"

"Dün dündü, bugün bugün. Sen de öyle değil misin, Umi?"

"Hehe, öyle sayılır. ...Ama şimdi okula gitmemiz lazım, o yüzden olmaz."

"Eeeh~"

"Eeeh~ falan yok. ...Hafifçe güler."

Sabahın o kısacık anını bile kaçırmamak için, fırsat buldukça ikimiz şakalaşırdık.

Birbirimize sokulur, hassas yerlerimizi gıdıklardık. Öpüşürdük.

Geçen Noel gecesinden beri, yalnız kaldığımızda şakalaşma şeklimiz de daha samimi bir yöne doğru değişmiş gibi geliyordu.

...Elbette, annem ve Sora-san'la yaptığımız sözleşmeye uygun olarak, hem Umi hem de ben, ölçülü davranmaya özen gösteriyorduk.

Geçici nişan teklifinden sonra, Umi ile aramızdaki bağın daha da derinleşmesi sevindiriciydi ama buna kapılıp sadece ona odaklanmamam gerektiğini de gayet iyi anlıyordum.

Bugünden itibaren, üçüncü dönem başlıyordu. Yani, lise ikinci sınıf olarak geçirebileceğimiz zamanın, doğal olarak üç aydan az kaldığı anlamına geliyordu.

Bahar geldiğinde, nihayet lise üçüncü sınıf olacaktık. Üniversiteye mi gideceğiz, iş hayatına mı atılacağız, yoksa başka bir yol mu seçeceğiz? Belirli bir yol çizmemiz gereken bir yıl olacaktı.

Mümkün olsa, biraz daha arkadaşlarımla takılmak isterdim. Sevdiğim kişiyle. Sevgilimle. Daha çok zaman geçirmek isterdim. Kalan kısıtlı lise hayatımdan olabildiğince çok anı biriktirmek isterdim. Elbette, benim de benzer hislerim vardı.

Ancak, benim bir hedefim vardı. Çok sevdiğim kişiyle, geleceğimizi birlikte kurmaya yemin ettiğim kişiyle gerçekleştirmek istediğim bir hayal.

Bunun için, şimdi sıkıca sabretmeli ve hedefim için çabalamalıydım.

Şahsen ben, öncelikle yıl sonu sınavlarında sınıf içinde ilk yirmiye girmeli, ve üçüncü sınıfta Umi ile aynı üniversite hazırlık sınıfına girmeyi garantilemeliydim.

"Maki, gidelim mi?"

"Evet."

Maebara evinden çıkan biz, her zamanki gibi birbirimize sıkıca sokulmuş, okul yolunda yürüyorduk.

Geçen yıla kadar bu kadar düşünmezdim ama yılbaşı geçip son sınıfa geçme zamanı yaklaştıkça, 'Burada yürüyeceğimiz de az kalmış' diye aniden içimi bir hüzün kaplardı.

İlkokul ve ortaokuldayken böyle bir şey hiç düşünmemiştim. Hatta, 'artık sınıf arkadaşlarımla yüz yüze gelmek zorunda kalmayacağım' diye rahatlamıştım bile.

...Son bir yıldır, birçok güzel insanla tanıştığım için.

Hem Umi'ye hem de diğer herkese, gerçekten minnettardım.

"¡ Ah, Umi ve Maki-kun, ikinize de günaydın~!"

"Selam, Maebara çifti. Yeni yılın ilk tapınak ziyaretinden beri görüşmüyoruz."

"Çift falan deme. ...İkinize de günaydın."

"Günaydın. Amami-san, Nitta-san."

Okulun önündeki büyük kavşakta, her zamanki gibi yakın arkadaş ikilisiyle buluştuk. Onlar da yılbaşı tatilini birlikte geçirmiş gibiydi, önceden Umi'nin yeri olan Amami-san'ın yanı, şimdi tamamen Nitta-san tarafından devralınmış durumdaydı.

Birbirleriyle henüz iki yıl bile arkadaş olmamışlardı ama 'arkadaş'tan 'en iyi arkadaş' olmaya giden yolda geçirilen zamanın bir önemi yoktu.

Birbirlerini gerçekten önemsiyorlarsa, muhtemelen bu yeterliydi.

Tıpkı benim ve Umi'nin ilişkisi gibi.

Tek bir duygu ve bir kıvılcımla, zamanın hiçbir önemi kalmazdı.

Elbette, uzun zaman geçirerek birbirini yavaş yavaş anlamanın da güzellikleri vardı, bu yüzden o kısım kişiden kişiye değişirdi herhalde.

"Ha? Bak Umi, bugün sol elinde o şeyi takmıyorsun. O sana çok yakışıyordu ve çok tatlıydı oysa. Değil mi, Nina-chi?"

"Evet~. Ne oldu bilmiyorum... Hayır, ikinizin ne 'yaptığını' bilmiyorum ama bize durmadan gösterip duruyordunuz oysa."

"Bizim lisede aksesuarların hepsi okul kurallarına aykırı, değil mi? Gerçi bazıları kulaklarında küpeleriyle umursamazca dolaşan Arae-nantoka-san gibi tipler var ama, ben kurallara uyan biriyim. Değil mi, Maki?"

"Elbette, okul kurallarına uymak lazım. Neyse, takmıyorum sadece, ama yanımda taşıyorum yine de."

Detayları utandığım için söylemedim ama yeni yılın ilk tapınak ziyaretinde, Umi ile ikimizin aynı parmağa yüzük taktığı anda, Amami-san ve diğerleri tarafından anında fark edilmişti, ve Noel arifesi gecesi bir sınırı aştığımız gerçeği de gayet iyi biliniyordu.

Ve arkadaşların bilmesi demek, annem ve Umi'nin ailesi gibi aile üyelerinin de bilmesi demekti.

Elbette, başlangıçta oldukça şaşırmışlardı, Sora-san ve Daichi-san'dan biraz azar işitmiş olsak da, duygularımızın gerçek olduğu belli olduğundan, sonunda ikna olup bizi destekliyorlardı.

'Bu ikisi tam bir aşık salak çift, elden bir şey gelmez.' —Herkesin vardığı nokta, aşağı yukarı buydu.

"Ama bu açıdan bakarsak yazık olacak. Sözde de olsa nişanlı olduktan sonraki ilk okul geziniz değil mi? Serbest zamanda bir şeyler ayarlayabiliriz belki ama kayak eğitimi sırasında bu pek mümkün görünmüyor. Ben Maki-kun ile aynı sınıfta ve aynı grupta olduğum için hep beraberiz gerçi."

"Bana bak Yuu? Kavga istiyorsan kaşınma istersen."

"Ayy, Umi-chan çok korkunç! Nina-chi, Umi bana zorbalık yapıyor!"

"Sınıf başkanı, o senin partnerin. Bir şeyler yapsana şuna."

"Öyle deseniz de..."

Bu dönem, son sınıf öğrencilerinin mezuniyet töreniyle birlikte okulun en büyük etkinliklerinden biri olan okul gezisi kapıdaydı ama tek üzücü nokta tam da buydu.

İki gece üç günlük kayak eğitimi gezisi için Hokkaido'ya gidilmesi planlanıyordu. Gezi rehberini hazırlamakla görevli olan Yamashita-san ve Arae-san'dan önceden aldığım bilgilere göre program şöyleydi:

Birinci gün: Havalimanında toplanma. Ulaşım ve otele varışın ardından hemen kayak eğitimi.

İkinci gün: Tam gün kayak eğitimi.

Üçüncü gün: Sabah serbest zaman, öğleden sonra uçakla dönüş ve havalimanında dağılış.

Taslak plan bu şekilde olduğu için, bir aksilik olmazsa Umi ile yüz yüze gelme şansım sadece üçüncü günün serbest zamanında olacaktı.

Onuncu sınıftaki sınıf değişikliğinde Umi ile aynı sınıfa düşemediğimiz an bunu zaten anlamıştım; ancak grup etkinliği de olsa iki gün boyunca ayrı kalacak olmak yine de insanın içini burkuyordu.

Gezi boyunca akıllı telefonlar her zamankinden daha çok işimize yarayacak gibiydi.

"Neyse, Umi ve Maki-kun üçüncü günün tadını iyice çıkarmalı. Hey Umi, sizin grup serbest zamanda nereleri gezecek, karar verdiniz mi? Sizinle çakışırsak hareket etmemiz daha kolay olur, değil mi?"

"Yani, yapabilirsek iyi olur. Şimdilik bizim grup pazarda bir şeyler atıştırıp hediyelik eşya bakacak gibi duruyor. Gezip görmek de istiyoruz ama sadece ulaşım bile çok vakit alıyor."

"Anladım, haklısın. Kayak eğitimi de eğlenceli ama... Bir günümüz daha olsaydı her şey çok farklı olurdu."

Adı üstünde okul gezisi olduğu için, herhalde bu tür detayları mezuniyet gezisi gibi kişisel planlarda halletmemiz bekleniyordu.

"Yalnız kayak eğitimi dediniz de... Meraktan soruyorum, Yuu-chin ve Asanagi, sizin kayak tecrübeniz var mı?"

"Ehehe, var tabii! Değil mi Umi?"

"Evet. Bizim... yani Tachibana Kız Lisesi'nde her kış kayak dersi verilirdi. Bu yüzden çoğu kız kayabiliyor. Snowboard falan da dahil."

"Öğğ, tam bir hanımefendi okulu işte. Peki ya sen, sınıf başkanı?"

"Babamın işi nedeniyle altı ay kadar soğuk bir yerde yaşamıştım, o zamanki okulun derslerinde yapmıştım. Ama düşüp yaralandım ve kısa süre sonra da naklim çıktı zaten."

"O zaman neredeyse benim gibi tecrübesiz sayılırsın."

Okul gezisi için heyecanlı olsam da kayak eğitiminin kendisi konusunda epey endişeliydim.

Çocukluk anılarımı kurcalayınca, kayağın dışarıdan göründüğünden çok daha zor bir şey olduğunu hatırlıyordum.

Bir kere o yamaçtan aşağı kaymaya başladın mı öyle kolay kolay duramıyordun. Çaylaklar için yavaşça aşağı inme yöntemleri vardı elbet ama yine de duramadığın durumlarda tek çaren kendini yere atıp vücudunla fren yapmaktı.

Sakin kafayla düşününce ne kadar tehlikeli bir spor olduğu ortaya çıkıyordu.

Kayak falan yapmayıp üç günün tamamını kuzeyin o uçsuz bucaksız topraklarını gezmeye ayırsaydık çok daha iyi bir okul gezisi olurdu bence.

Yine de program böyle belirlendiğine göre, elimden geldiğince keyfini çıkarmaya bakmalıydım.

Umi'ye karşı az da olsa havalı görünme isteğim de yok değildi hani.

"Maki-kun, hiç endişelenme, sorun yok! Keyifle kayabilmen için ben sana her şeyi öğretirim. Ehehe, bu yüzden kusura bakma Umi?"

"Güzel, anlaşıldı. Bu kavgayı kabul ediyorum, gel dışarı çıkalım, dışarı!"

"Zaten dışarıdayız... Umi, lütfen sakinleş biraz."

"Hımm... Ben de Maki'ye öğreteceğim! O anlık ben de Maki'nin grubuna dahil olacağım!"

"Lütfen imkansız şeyler istemeyin..."

Nerede o sergilemeyi hedeflediği yetişkin olgunluğu... Amami-san'ın oyununa (provokasyonuna mı demeli?) balıklama atlayan Umi, kıskançlığı tavan yapmış bir halde koluma sımsıkı yapıştı.

Korkarım kayak yapmaktan çok bu durum beni daha fazla terletecekti.

Yamashita ve diğerlerinin hazırladığı rehber bitti; gezi programı, ulaşım sırasındaki oturma düzeni ve konaklama odalarının paylaşımı gibi her şey karara bağlandı.

Ve nihayet, okul gezisinden önceki son cumartesi günü geldi çattı.

Hokkaido yolculuğu için hazırlık yapmak adına Umi ile uzun zaman sonra alışveriş randevusuna çıkmış, şehre inmiştik.

Gezinin hazırlığı kapsamında bugünkü temel amacımız soğuktan korunma ürünleri ve diğer ihtiyaçları almaktı. Malum, gideceğimiz yer yaşadığımız şehre kıyasla birkaç gömlek daha soğuk olacaktı. Bu yüzden eldivenler, termal içlikler ve çoraplar gibi elimizden geldiğince sıkı bir hazırlık yapmalıydık.

Gönül yeni bir dış giyim ürünü de almak isterdi ama kaliteli bir şeyin fiyatı şu anki cüzdan durumumu aşıyordu; bu yüzden elimdekilerle yetinmeye karar verdim.

Aramızda kalsın, yüzüklere biraz fazla para harcamış olabilirim. Gerçi bundan zerre pişman değilim.

Tabii ki şu an her ikimizin de sol el yüzük parmağında, birbirimize hediye ettiğimiz ve varlıklarını belli edercesine hafifçe parıldayan yüzükler duruyordu.

"Ah, baksana Maki, bu güzel değil mi? Kalın duruyor, çok sıcak tutacak gibi."

"Nem emici, ısı yalıtımlı... Dokusu da güzel, bununla kat kat giyinmeye gerek kalmaz herhalde. Tamamen işlevsellik odaklı bir şey ama sonuçta içlik, kimse görmeyecek."

"Maki içliğini bırak, iç çamaşırına kadar her şeyini görebilir gerçi ama..."

"Şu an özel hayatımızdan bahsetmesek mi acaba..."

Bırak iç çamaşırını, daha ötesini bile biliyordum ama şu an konumuz kayak olduğu için o kısımları bir kenara bırakırsak;

"Kadın modelleri de varmış, içlik olarak bunlardan birkaç tane alsak yeter herhalde. Bir de çorap, eldiven gibi çabuk üşüyen yerleri koruyacak şeyler bakarsak tamamdır."

"Böylece şimdilik alışveriş işi biter. Aslında biraz daha sevimli şeyler giymek isterdim ama gezi boyunca genelde üniforma, oteldeyken de eşofman giymek zorunlu."

Sadece odadayken kıyafet özgürlüğü vardı ama odadan dışarı bir adım atıldığında alt-üst eşofman giyilmesi gerekiyordu; bu yüzden sivil kıyafet götürmek gereksiz yük olacaktı.

Yatış saatine kadar kız ve erkeklerin birbirlerinin odalarına gitmesi serbest olsaydı belki biraz süslenmenin anlamı olabilirdi; fakat şu anki durumda erkek ve kızların katları ayrılmıştı ve her katta devriye gezen öğretmenler olacağı için hemen yakalanırdık.

Yine de riski göze alıp sızmaya çalışanlar illa ki çıkacaktı.

"Maki, birinci ve ikinci günün akşamında vakit yaratıp buluşalım. Lobi veya otelin hediyelik eşya dükkanı gibi herkesin kullandığı yerlerde gezmek serbest sonuçta."

"Evet. Ama herkesin olduğu yerlerde her zamanki gibi davranamayız."

"Orasını artık... Bir şekilde ayarlarız, öğretmenlerin gözünden kaçarız."

"Ne yapıp edip cilveleşmeye kararlısın yani."

"E herhalde, sevgiliyiz sonuçta. Yoksa sen istemiyor musun?"

"İstiyorum tabii."

Aslına bakarsan, Umi'nin düşündüğünden bile daha fazlasını yapmak istiyorum.

Nasıl olsa hep beraberiz, o yüzden iki güncük sabret diyenler çıkacaktır elbet; ama tam da her an beraber olduğumuz için o iki gün insana ağır geliyor, yalnız hissettiriyor.

Hazır okul gezisine gidiyorken, mümkün olduğunca çok vakti Umi ile geçirmek istiyorum.

Ve eğer elimden gelirse, sadece ikimizin olduğu bir alanda, azıcık da olsa daha uzun ve tatlı anlar yaşamayı...

"Alışveriş bittikten sonra Maki'nin evinde operasyon toplantısı yapıyoruz, tamam mı?"

"Tamam. Otelin imkanlarını, kat planlarını falan internetten araştırınca çıkıyor zaten. Zaman çizelgesine de baktım, sanki birkaç açık kapı var gibi."

"Ohooo. Maki, sen de az çakal değilsin hani."

"Bunu söyleyen hanımefendi de benden aşağı kalmıyor ya."

"Nihaha..."

Sistemin açıklarından yararlanacakmışız gibi hissettiğimden hafif bir suçluluk duysam da, böyle küçük yaramazlıkların aslında bizi en çok heyecanlandıran şeyler olduğunu ikimiz de biliyorduk.

Yasaklara elbette uyacak, ancak izin verilen sınırlar dahilinde yapmak istediklerimizin tadını sonuna kadar çıkaracaktık.

Bu da bir bakıma okul gezisinin keyif alma yöntemlerinden biriydi belki de.

"Fufufu... Gelecek için birbirimize söz vermiş olmamıza rağmen hâlâ aynıyız. Bu yıl on sekiz olacağız ama ortaokul çocukları gibi heyecanlanıyoruz."

"Öyleyiz gerçekten. Ama okul gezisi boyunca hâlâ on yedi yaşında birer çocuk sayılırız, olmaz mı? O zaman şimdilik her şey mubahtır bence. Henüz içki ve sigara kullanamayan reşit olmamış çocuklarız sonuçta."

"Fufu, bunu sanki daha önce bir yerden duymuş gibiyim?"

"Birinden duymuştum işte. Kim olduğunu hatırlayamıyorum ama."

"Öyle mi? Şurana bir fiske vursam şokun etkisiyle hatırlar mısın acaba?"

"Aman, aksine bütün hafızam uçup gidebilir, lütfen yapma."

O gecenin karanlığında, gelecek için söz verdiğimizde... Ruhlarımızın ve bedenlerimizin birleştiği, sevgili olarak o çizgiyi aştığımız o anlık dilimde...

Hem ben hem de Umi, artık biraz daha yetişkin işi bir ilişki yaşayabileceğimizi düşünmüştük; fakat böyle baş başa eğlenirken hâlâ çocuk olduğumuzu anlıyorduk.

...Ama şimdilik, birazcık daha böyle kalmak istiyordum.

"Maki, çok heyecanlı değil mi?"

"Evet. Mutlaka birlikte çok eğlenelim."

Haftaya başlayacak olan o sabahı şimdiden iple çekiyordum.

Okul gezisi hazırlıkları bitmiş, gezi sırasındaki tüm planlar tıkır tıkır ayarlanmış ve nihayet o büyük sabah gelip çatmıştı.

Gökyüzünde hâlâ gecenin hafif izleri duruyordu. Güneşin doğmasına az kalmışken, sabahın altısında yataktan kalkmış, hararetle yola çıkış hazırlıklarıyla uğraşıyordum.

Sabah sabah telaş yapmamak için gerekli her şeyi bir gün öncesinden valize tıkıştırmıştım. Üç günlük yedek kıyafet, gezi rehberi, telefon için taşınabilir batarya, diş fırçası ve tarak gibi kişisel bakım ürünleri, mide bulantısı hapı, kalem kağıt, öğrenci kimliği ve yolculuk esnasında atıştırmalık bir şeyler... Dün gece Umi ile karşılıklı teyit ettiğimiz için eksik gedik olmadığından emindim.

"Tamamdır, hadi giyineyim bari."

Uykumun açılması için yüzümü buz gibi suyla yıkadım. Çaydanlıkta su kaynarken, oturma odasında hazırladığım kıyafetleri üzerime geçirdim.

Buluşma noktası olan havaalanına ulaşım için bu sabah özel bir durum vardı; Amami-san'ın babası Hayato-san bizi arabasıyla bırakacaktı. Dönüşte de bizi alacaktı, bu gerçekten büyük incelikti.

Ben, Umi, Amami-san, Nitta-san ve Nozomu; yani her zamanki beşliydik. Gezi sırasında genelde farklı gruplarda olacağımız için beşimizin bir arada şamata yapabileceği bu anlar aslında çok kıymetliydi.

"Anne, ben çıkıyorum. Gezinin tadını çıkaracağım."

Gece mesaisinden dönüp odasında mışıl mışıl uyuyan annem için omlet, filizlenmiş fasulye çorbası ve tuzlu somon ızgara hazırlayıp masaya bıraktım. Yanına da diğer detayları yazdığım bir not ekledim. Üç günlük yemekler buzdolabında, hazır gıdalar mutfak dolabının altında... Neyse, gerisini annem hallederdi herhalde. Üçüncü gün zaten evde olacaktım, çamaşırları o zaman topluca yıkardım.

"Eşyalar tamam. Psikolojik hazırlık da tamam."

Sıcak kahvemi yudumlayıp içimi ısıttım.

Her zamanki siyah şişme montumu giydim, Umi'nin hediyesi olan en sevdiğim atkıyı boynuma sıkıca doladım ve üç günlük yükümle beraber evden çıktım.

Bugün Amami'lerin evinde toplanacağımız için, uzun bir aradan sonra bu sefer sıra bendeydi; gidip Umi'yi evinden alacaktım.

Annemden ödünç aldığım tekerlekli valizi sürükleyerek alacakaranlıkta yürürken, arkamdan bir bisiklet zili sesi duyuldu.

"Hey, Makiii!"

"Günaydın Nozomu."

"Ooo, günaydın canım."

Nozomu, bisikletin sepetine antrenman çantasını koymuş, sırtına da devasa bir outdoor çantası asmış halde yanıma geldi. Sabah idmanlarından alışık olduğu için bu saatlerde uyanmak onun için çocuk oyuncağıydı; her zamanki gibi enerjikti, hatta sanki her zamankinden daha bir hevesli görünüyordu.

"Maki, sonunda bugün başlıyor ha. Muhtemelen beraber gezemeyeceğiz ama ikimiz de tadını çıkaralım."

"Öyle. Şimdilik sakatlanmamaya bakıp güvenlik öncelikli bir gezi geçireceğim."

"Sana da bu yakışır zaten. Sen şimdi aşırıya kaçarsan 'yenge' endişelenip hemen tepene dikilir."

"O mevzu üzerinden bir aydan fazla geçti ya..."

"Haha, doğru dedin. Daha önce hiç fark etmemiştim ama zaman ne çabuk geçiyor... Daha dün çömez dik, şunun şurasında yarım yıla kulübü bırakacağız."

"Yarım yıl mı... Ah, ama turnuvalarda ilerlerseniz biraz daha devam edebilirsin, değil mi? Senin yeteneğinle kesin yaparsın."

"Sağ ol Maki. Gerçekçi bakarsak bayağı zor ama... Madem bu işe girdik, sonuna kadar direneceğim. Beyzbolda da böyle... Ve tabii, şey, diğer konularda da."

Diğer konular...

Neyi... daha doğrusu kimi kastettiğini anlamamak imkansızdı ama o kesinlikle başaracaktı.

Kaç yıl geçerse geçsin mutlaka...

Amami... pardon, 'gönlündeki kişinin' başını döndürecekti.

"Bol şans Nozomu. Arkandayım. ...Gerçi pek yardımım dokunmaz ama."

"Hadi oradan, bir yılı geçti hâlâ mı aynısın? Neyse, zaten tanıdığım Maki tam da böyle biri."

"Öyleyimdir. Bundan sonrası için de iyi anlaşalım, Nozomu."

"İyi anlaşalım, Maki."

Hafifçe yumruklarımızı tokuşturduktan sonra, Nozomu önden Amami'lerin evine doğru sürdü. Benim Umi'yi almaya gideceğimi bildiği için kendince bize alan tanımıştı.

O yüzden, kısa bir süreliğine de olsa sevgilimle geçireceğim o anın tadını tam anlamıyla çıkarmalıydım.

Nozomu ile ayrılıp tekrar yalnız kalınca, planladığım gibi Asanagi'lerin evine vardım.

Şu ana kadar Umi'den herhangi bir mesaj gelmemişti, muhtemelen hâlâ hazırlanmakla meşguldü.

Nitekim evin içinden bazen Umi'nin telaşlı sesi, bazen de ona sitem eden Sora-san'ın sesi kulağıma kadar geliyordu.

...Buluşma vaktine daha beş dakika kadar vardı, o yüzden zili çalmadan önce biraz daha beklemeye karar verdim.

Asanagi'lerin garajında gizlice beklemeye yeltenmiştim ki...

Umi'den günün ilk mesajı geldi.

'Maki, orada olduğunu biliyorum.'

'Nasıl çaktın ya?'

'Kız arkadaş içgüdüsü diyelim.'

'Şaka bir yana, annem seni kabak gibi görmüş.'

'Neredeyse hazırım, oturma odasında bekle.'

'Anlaşıldı. O zaman dediğin gibi yapıyorum.'

Böylece, aldığım talimat üzerine zile bastım ve beni güler yüzle karşılayan Sora-san'ın davetiyle oturma odasına geçtim.

Evin sıcaklığı bir yana, artık iyice aşina olduğum Asanagi ailesinin o kendine has kokusu da içimi huzurla doldurmaya yetmişti.

"Maki-kun, zenzai yaptım, bir kase içmeden gitme. Ah, içine kaç tane moçi istersin?"

"Teşekkür ederim. Şey, bir tane yeterli."

"İki tane koyuyorum o zaman."

"......Şey, mümkünse küçüklerinden iki tane olsun bari."

"Fufu, şaka yapıyorum canım~"

Kahvaltıda karnımı yeterince doyurmuş olsam da Sora-san’ın yaptığı zenzai gerçekten çok lezzetli oluyordu. Dahası, burada ikramı geri çevirmek içimden gelmiyordu; ben de bu nazik teklifi seve seve kabul ettim.

......Aileyle arayı iyi tutmak çok ama çok önemli.

"Buyur bakalım."

"Yemek için teşekkürler."

Hüppp diye bir yudum aldığımda, o yumuşak tatlılık ve azuki fasulyesine has koku burnumdan süzülüp geçti. Kızarmış moçinin dokusuyla birleşince insanı gerçekten mutlu eden bir lezzet ortaya çıkıyordu.

"Lezzetli mi?"

"Evet. Doğrusunu söylemek gerekirse zenzai ya da sekihan gibi azuki içeren şeyleri pek sevmezdim ama sizin yaptığınızı kaç kase olsa içerim... gerçi bu biraz abartı oldu ama gerçekten iştahla yiyorum."

"Aman, sevmiyorsan söyleseydin ya. Yine de beğenmene sevindim."

Yılbaşında da bu zenzai'den ikram etmişlerdi. O zaman da sanki daha önce bu yemeği hiç sevmemiş olan ben değilmişim gibi büyük bir iştahla yemiş, hatta Umi ile birlikte ikinci kaseyi istemiştim.

Yumuşak, sıcak ve güven verici.

—Maki, beklettim kusura bakma. Ah, anne, bana da zenzai.

"Tamam tamam. Sen kaç moçi istersin?"

"İki... değil de, küçük bir tane olsun."

"Peki peki."

"Peki, bir kere denir!"

"Peki~"

"Müuu..."

Kıkırdayarak mutfağa dönen Sora-san'ın arkasından Umi dudak bükerek bakıyordu. Hassas bir konu olduğu için sormamıştım ama görünüşe göre yılbaşı tatilinde aldığı kiloları verip eski formuna dönmeye çalışıyordu.

Okul gezisinin tadını çıkarırken bir yandan da sınırlarını bilip kendini tutması... Bu tür küçük detaylardaki azmi tam da Umi'ye yakışan bir davranıştı.

"Ah, doğru ya. Maki, yol tutmasına karşı ilacını içtin mi? Kendini kötü hissedersen hemen söylemen lazım, tamam mı?"

"Evet, o konuda dikkatliyim de... Şey, evden çıkmadan önce dudak nemlendiricisi sürmeyi unutmuş olabilirim."

"Bak işte. Ah Maki, ne yapacağım ben seninle... Gel buraya, ben süreyim. Uzat bakayım dudaklarını."

Sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi kendi nemlendiricisini çıkardı ve kurumuş dudaklarıma özenle sürdü.

Bende de aynısından vardı, zaten Umi ile aynı markayı kullanıyorduk, o yüzden yadırgamadım. Dolaylı yoldan öpüşmek gibiydi ama artık bunu dert edecek aşamayı çoktan geçmiştik.

Çünkü biz, dolaylı öpücükten çok daha ileri seviye şeyler yapmıştık.

"......Siz ikiniz her zamanki gibi pek bir yakınsınız."

Sabahın köründe sergilediğimiz bu vıcık vıcık hallerimizi gören Sora-san, yarı hayret dolu bir ifadeyle bizi izliyordu. Tabii Sora-san henüz bu ilişkinin derinliklerine tam olarak vakıf değildi.

Bir yandan bulaşıkları yıkayıp diğer yandan ev işleriyle uğraşan Sora-san'a çaktırmadan birbirimize fısıldadık.

'Maki, dudakların nasıl oldu? Şey, bir kontrol etsek mi... ne dersin?'

'Ah... Şey, evet. Onu sonra yapsak olur mu?'

'Haklısın. Annem de buradayken pek uygun olmaz zaten.'

"Hayırdır? Yine ne karıştırıyorsunuz siz bakayım? Bir sorun mu var?"

"S-Sorun yok! Değil mi Maki?"

"E-Evet. Hem saat de geldi zaten, artık Amami-san'lara gitmemiz lazım."

"Doğru. Anne, biz kaçıyoruz o zaman."

"Güle güle gidin. Sağlığınıza dikkat edin, kendinizi sakatlamayın, bir de—"

"Bir de?"

"......Yok bir şey, boşverin. Hadi gidin de iyice eğlenin."

"İçimde kaldı şimdi ama... Neyse, biz kaçtık."

"Görüşürüz Sora-san."

"Güle güle. Maki-kun, Umi sana emanet."

Sora-san bizi yolcu ederken, Umi ile el ele tutuşup evden ayrıldık ve Amami-san'ların evine doğru yöneldik.

......Ama ondan önce.

"......Maki, annem yakınlarda mı? Kapı aralığından bizi dikizlemiyor değil mi?"

"Sanırım güvendeyiz... Kapı kapandı, çoktan oturma odasına dönmüştür."

Bahçe kapısından çıkar çıkmaz ilk işimiz, Asanagi ailesinin garajına sığınmak oldu.

Az önce evden çıkarken öyle söylemiş olsak da, aslında Amami-san'lara gitme vaktimiz çoktan gelmişti.

Ancak henüz 'kontrol' işini bitirmemiştik.

Arabanın gölgesine gizlenip hem yoldan hem de evin pencerelerinden görünmediğimizden emin olduktan sonra:

"Umi, şey, dudaklarım nasıl görünüyor?"

"Ş-Şey, herhalde iyidir. Ama yine de sürülmemiş yer kalmış mı diye bir 'kontrol' etsem iyi olur, değil mi?"

"Evet. Lütfen."

Gözlerimi hafifçe kapatıp dudaklarımı Umi'ye doğru uzattığımda;

Umi de buna karşılık vererek dudaklarını benimkilerle birleştirdi.

"Nn..."

"Nnh..."

Vücutlarımızı birbirimize yaslayarak, on saniye kadar yavaş ve derin bir şekilde öpüştük.

Nemlendiricinin sürülmediği bir yer kalıp kalmadığını anlamak için parmakla dokunmanın yeteceğini ikimiz de biliyorduk aslında.

Ama biz, her fırsatta birbirimize sokulmak, o vıcık vıcık aşkı yaşamak istiyorduk.

"Oh be... Ee, nasıldı?"

"Tamamdır. Hiçbir yerinde kuruluk kalmamış. ...Ehehe."

"Hadi, bu sefer gerçekten gidelim."

"Hı-hım. Ucu ucuna yetişeceğiz, biraz koşalım mı?"

Yolculuk öncesi öpücük görevini başarıyla tamamlayan biz 'budala aşıklar', yüksek bir heyecanla yola koyulduk.

......Sanki arkamdan, daha doğrusu Asanagi'lerin evinin olduğu taraftan üzerimde keskin bakışlar hissediyor gibiydim ama bunu görmezden gelmeye karar verdim.

Dönüşte Asanagi ailesine hediye olarak yengeç falan mı alsam acaba?

Tam olarak doyamamış olsak da, bir çift olarak asgari fiziksel temas ihtiyacımızı giderdikten sonra randevuya geç kalmamak için Amami'lerin evine doğru depar attık.

Hareket saatine daha biraz vakit vardı ama anlaşılan diğer üçü de gezi için en az bizim kadar sabırsızdı; bagajları çoktan yüklemişlerdi.

Gecikmeli de olsa arabaya yaklaştığımızda bizi fark eden Hayato-san aşağı indi.

"Günaydın çocuklar. Arkayı açıyorum, eşyalarınızı oraya koyun."

"Ah, tamam. Kusura bakmayın efendim, biraz dalmışız da..."

"Haha. Sorun değil, diğerleri fazla erken geldi sadece. ......Yuu! Herkes tamam, yola çıkıyoruz!"

Hayato-san seslendiğinde; biz gelene kadar köpekleri Rocky ile (neyse ki bugün bağlıydı) oynayan Amami-san ve diğerleri, yüzlerinde imalı sırıtışlarla bize doğru yürümeye başladılar. Bu gidişle muhtemelen yine üçünün diline düşecektik.

...Pekala, vaktimiz dolana kadar vıcık vıcık takılan biz suçluyduk aslında.

"Günaydın Umi. Ve tabii sana da Maki-kun."

"Selam size, budala aşıklar. Bakıyorum da her zamanki gibi sabahın köründe enerji dolusunuz."

"Öğleden sonra kayak yapmaya başlayacağız, şimdiden tüm enerjinizi böyle tüketmeniz sorun olmayacak mı?"

"—Mu-muhtemelen."

Vıcık vıcık takıldığımız doğruydu ama kondisyonumuzu tüketecek kadar ileri gitmediğimiz için sorun olmayacağını umuyordum.

Geçen Noel zamanında... Şey, kendimize geldiğimizde şafak sökmüştü, o yüzden sağlıklı bir lise öğrencisi olsanız bile haliyle yorgun düşebiliyordunuz.

"Ehehe~ O kısımları birazdan arabanın içinde iyice anlatırsınız artık, olur mu? Baba, bugün ve dönüşteki karşılama için şimdiden teşekkürler."

"Tabii. Hepinizden güzel anılar dinlemeyi bekliyor olacağım."

Sohbeti yola saklamaya karar verdik ve beşimizin bindiği araç vakit kaybetmeden havaalanına doğru yola çıktı.

Ön koltukta Nozomu, arkadaki iki sırada ise ben ve Umi, yanımızda da Amami-san ve Nitta-san olacak şekilde yerleşmiştik.

"Ehehe~ Hokkaido'ya ilk gidişim olacak, o yüzden içten içe çok heyecanlıyım. Hey, diğerleri daha önce oraya geziye falan gitti mi?"

"Yuu zaten biliyordur ama Asanagi ailesinde böyle bir durum yok tabii. Ülke içinde bile nadiren... Hatta uçağa binmeyeli bile uzun zaman olmuş gibi hissediyorum. Ortaokuldayken otobüsle gitmiştik. Ya sen Maki?"

"Aslında benim de ilk olacak. Taşınma olayları çoktu ama yolum hiç Hokkaido'ya düşmedi. Üstelik bu uçağa ilk binişim olacak. Genelde ulaşım için Hızlı Tren kullanırdık."

Babamın gençlik zamanlarında bir uçtan bir uca, biraz insafsızca tayinleri olurmuş ama evlenip ben doğduktan sonra, belirli bölgeler içinde terfi alarak tayin olmayı sürdürdüğünü hatırlıyorum.

Ayrıca babamın mesleği gereği yıl boyu hep meşgul olduğumuzdan, geziye çıksak bile bu en fazla yakın yerlerde bir gece iki günlük bir şey olurdu.

Bu yüzden, sürekli taşınmalarla geçen bir hayata rağmen aslında uçağa ilk kez binecekti.

"Öyle mi~ Ah, o zaman uçuş konusunda tecrübeli olan bana dilediğiniz kadar güvenebilirsiniz. Maki-kun, eğer endişelenirsen kalkış anında çekinmeden elimi tutabilirsin... diyecekti Umi."

"—Tch. Bakışlarımı fark edince hemen lafı çevirdin değil mi? Gerçi beceriksizce oldu ama neyse."

"E-ehehe~... Ah, ama ama, uçak dediğin şey uyuyup uyandığında hedefe vardığın bir şey zaten, o yüzden çok kafaya takmana gerek yok. Geçenlerde büyükannemin evine gittiğimizde de öyle olmuştu. Değil mi baba?"

"O durum... Şey, sanırım evde sadece Yuu'ya özgü bir şey. Annen bile her iki üç saatte bir uyanırdı."

"Anlaşıldı. Yani senin söylediğin hiçbir işe yaramaz demek bu. Sadece senin sinirlerin fazla çelik gibi o kadar."

"Öğğ!"

Hayato-san'a yönelik olması gereken Nozomu'nun o sıradan lafı, doğrudan farklı bir yöndeki Amami-san'a saplanmıştı.

"Hey bak bakayım Seki, geçen seferkiyle beraber şu sıralar Yuu-chin'e fazla yüklenmiyor musun? Birinci sınıfta seni reddetti diye böyle öç almaya çalışman bence hiç havalı değil~"

"! Sen, Nitta... Hayato-san'ın önünde neler saçmalıyorsun...!"

"...Sorun değil, o kısmı duymamış gibi yapacağım."

Arada sırada havanın gerildiği anlar olsa da genel olarak neşeli bir atmosferde beşimiz arabadaki sohbetin tadını çıkardık.

Bu okul gezisinde ayrı olacağımız için üzgün olsam da bir gün fırsat bulursak, sadece bu ekiple farklı yerlere seyahat etmek isterdim.

Çalışmaya başladığımızda bu zor olacağı için, gelecek bahardaki mezuniyet gezisi gibi, mümkün olan en yakın zamanda.

Bir saate yakın süre boyunca, neredeyse hiç durmadan beş kişi sohbet etmeye devam ederken bir de bakmışız ki hedefimiz olan havaalanına varmışız.

Eşyaları indirdik; yoğunluğu önlemek adına diğer yolcuları da düşünerek buradan itibaren herkes kendi toplanma alanına yönelecekti.

"Tamamdır... Hadi bakalım, ben ve hamal diğer uçaktayız, bize eyvallah."

"Kime hamal diyorsun be? Neyse, üçünüzle de kayak merkezinde görüşürüz."

"Tamamdır! İkiniz de dikkatli gidin! Biz de hemen arkanızdan geleceğiz~"

Neşeyle el sallayan Amami-san'ın uğurlamasıyla, Nitta-san ve Nozomu bir adım önde gidiş terminaline doğru yöneldiler.

Hokkaido'ya iki farklı uçuşla gidilecekti; Nozomu'nun olduğu 4. grup ve Nitta-san'ın olduğu 7. grup ilk uçaktaydı. Benim ve Amami-san'ın 10. grubu ile Umi'nin 11. grubu ise bir sonraki uçaktaydı. İndikten sonra hemen otobüsle kayak merkezi yakınındaki otele geçeceğimizden, onlarla bir dahaki karşılaşmamız muhtemelen epey sonra olacaktı.

Farklı sınıfta olduğumuz için Umi ile de bir süreliğine ayrı kalacaktık; yani bir müddet yanımda sadece Amami-san kalacaktı.

Nozomu ve diğerlerinden biraz sonra, üçümüz yan yana gidiş terminaline doğru ilerlerken, görünüşe göre çoktan varmış olan Nakamura-san ve beraberindeki 11. grubun o neşeli dörtlüsü bize doğru yaklaştı.

"—Asanagi-chan, buraya buraya!"

"! Nakamura-san, ve diğerleri de... Maki, Yuu. Çağırıyorlar, ben artık gideyim."

"Tamam. Gerçi bineceğimiz uçak aynı olduğu için içeride yine karşılaşırız herhalde."

"Fufu, belki. Ah, bir de Maki, az önce arabada da söylediğim gibi, eğer yolda kendini kötü hissedersen hiç çekinmeden Yuu'ya güvenebilirsin, tamam mı?"

"Tamam. Ama... gerçekten sorun olmaz mı?"

"Pekala, bu seferlik özel olsun. Doğrusunu istersen seninle ben ilgilenmek isterdim ama farklı sınıftan araya dalmak çok fazla rahatsızlık verir, bunu yapamam. ...Yuu, dün rica ettiğim gibi, kısa bir süreliğine Maki sana emanet."

"Bana bırak! Maki-kun'un sağlığını bizzat ben koruyacağım!"

"O kadar abartmaya gerek yok... Şey, ilacımı da içtim zaten, çok sıra dışı bir şey olmadığı sürece iyi olurum herhalde."

Yine de uçağın sarsıntısını ilk kez deneyimleyeceğim için bu ihtimali zihnimin bir köşesinde tutmalıydım.

Umi'den izin çıkmış olsa da Amami-san'a fazla nazlanmak iyi olmazdı; zaten bunun biraz zavallıca hissettireceğini düşünüyordum.

Çocuk gibi mızmızlanacağım tek yer, Umi'nin yanıdır.

O olaydan beri, bunu kalbimin derinliklerine sessizce kazımıştım.

"Maki, o zaman görüşürüz."

"Tamam. Görüşürüz."

Sıkıca kenetli ellerimizi yavaşça ayırdık. Umi'nin Nakamura-sanların grubuna katılışını izledikten sonra, elimi hemen montumun cebine soktum.

...Mümkün olduğunca, o ana kadar hissettiğim Umi'nin sıcaklığını kaçırmamak için.

"İlahi... Maki-kun, çok ayıp ama yaptığın~"

Benim bu halimi gören yanındaki Amami-san, halime şaşırarak kıkırdadı.

Ancak ifadesinde bir yerlerde, nedense hüzünlü bir hava vardı.

İlk kez deneyimlediğim bilet işlemleri ve bagaj kontrolünü sorunsuzca bitirip; okul gezisindeki öğrenciler ve diğer yolcularla hınca hınç dolu olan kapının önünde biraz bekledikten sonra, nihayet uçağa binme vakti geldi.

Biniş kapısının yanındaki camın arkasından görünen uçak gerçekten devasaydı. Elbette belirli fizik kurallarına göre uçtuğunu biliyordum ve yerden defalarca kez uzaktan süzülüşünü izlemiştim; fakat bu kadar devasa bir gövdenin yüzlerce insanı taşıyarak uçması, insanın hemen kabullenebileceği bir şey değildi.

...Tabii, endişeli olmamın yanında içimde büyük bir heyecan da vardı.

"Bakalım, benim koltuğum... burasıymış."

Elimdeki biletle bakışarak, önceden atanmış olan koltuk numarasını buldum. Kişisel olarak nerede oturduğum pek fark etmezdi ama şansıma pencere kenarı gelmişti, bu da güzel bir tesadüf olmuştu.

"A, Maki-kun pencere kenarındaymışsın. Ne güzel ya..."

"Şey... İstersen yer değiştirelim mi? Sadece bir koltuk kayacağımız için pek bir şey demezler herhalde."

"E-gerçekten mi? Sağ ol! ...demek isterdim ama yanımızdaki şu beklenmedik derecede ciddi hanımefendi bize kızabilir sanki. Şöyle kaçamak bir bakış atayım."

"Seni o pencereden aşağı fırlatırım ulan!"

Amami-san’ın ardından Arae-san da küt diye kendi koltuğuna kuruldu.

Uçağın içinde de temel olarak aynı grup üyeleriyle bir arada oturacak şekilde ayarlandığı için, doğal olarak Amami-san ve Arae-san ile yan yana düşmüştük.

Pencere kenarından itibaren ben, Amami-san, Arae-san; koridorun diğer tarafında ise Yamashita-san ve son olarak Oyama-kun vardı.

Yanımdaki Amami-san arkadaşım olduğu için hiçbir sorun yoktu ama... eğer uçuş sırasında tuvalete gitmem gerekirse, Arae-san’dan da yerinden kalkmasını rica etmek zorunda kalacaktım.

...Bu biraz zahmetli olabilir.

"Hey Maehara, senin de yüzünde sanki bir şeyler söylemek istiyormuşsun gibi bir ifade var?"

"Ha? Yok, pek bir şey değil..."

"Sorun yok Maki-kun. Nagisa-chan dün heyecandan pek uyuyamadı da, o yüzden biraz barut gibi. Değil mi Nagisa-chan?"

"Ş-şey...!?"

Amami-san’ın bu tespiti üzerine yüzü kıpkırmızı kesilen Arae-san, muhtemelen Amami-san’a istihbarat sağlayan kişi olan Yamashita-san’a ters ters baktı.

Ancak Yamashita-san buna çoktan alışmış gibi yapmacık bir tavırla ıslık çalıyordu.

Doğrusu, Arae-san ile bu kadar iyi anlaşabilmesinin bir sebebi vardı elbet.

Tabii Arae-san'ın sadece bir tsundere olması ve herkesin önünde bilerek huysuz davranıyor olma ihtimali daha yüksekti... derken, bir şeyler hissetmiş gibi Arae-san’ın keskin bakışları bana döndü. En iyisi bu gereksiz analizleri burada bırakayım.

Herkesin uçağa binişi sorunsuz bir şekilde tamamlanıp çevredeki gürültü biraz dindiğinde, uçak nihayet pistte yavaşça hareket etmeye başladı.

Emniyet kemeri uyarısı ve olası acil durum anonsları bittikten sonra uçak birden hızını artırdı.

"Nihayet havalanıyoruz, Maki-kun."

"E-evet. Aslında biraz gerginim."

"A, bunu anlayabiliyorum. Hani hız treni kalkarkenki o his gibi. İnsanı heyecanlandırıyor, değil mi?"

"Heyecan mı... Eh, Amami-san senin böyle şeyleri sevdiğin malum."

"Evet! Yüksek yerlere bayılırım!"

"Aptallar ve bilmem ne takımı yüksek yerleri severmiş zaten..."

"Hmm? Nagisa-chan, az önce benim hakkımda bir şey mi dedin?"

"He. İstersen defalarca söyleyebilirim: Seni aptal!"

"Müü!"

"Şey, ikiniz de... Havalanmak üzereyiz de..."

Yanımda her zamanki gibi gürültü yapan ikiliyi bir şekilde yatıştırmaya çalıştım.

Koltukların altından gelen o yer sarsıntısı gibi uğultuyu ve titreşimi hissederken, ardından vücudumun hafifçe havada süzülme hissiyle beraber pencerenin dışındaki yeryüzü hızla küçülüp uzaklaşmaya başladı.

"Ooo..."

Sanki minyatür bir makete bakıyor gibiydim. Birbirine yakın binalar, yerleşim yerleri, fabrikalar, dağların şekilleri ve girintili çıkıntılı kıyı şeridi...

Coğrafya kitabındaki haritalarda gördüğüm o manzaralar, uçağın küçük penceresinin ardında uzanıyordu.

"Maki-kun, ilk kez mi uçağa biniyorsun? Öyleydi değil mi? Nasıl bir duygu?"

"Henüz pek alışamadım ama... düşündüğümden daha az sarsıntı var. Manzara zaten tartışılmaz."

Emniyet kemeri ikaz ışıkları söndüğünde, uçağımız gökyüzünün derinliklerine ulaşmıştı ve altımızda beyaz bir bulut halısı seriliydi.

Amami-san’ın aksine yüksek yerleri pek sevmeyen biri olmama rağmen (ki bu aptal olduğum anlamına gelmez), buraya kadar gelince tuhaf bir şekilde o kadar da korkutucu gelmemeye başladı.

...Keşke bunu Umi ile birlikte izleyebilseydim.

Bir dahaki sefere Umi ve diğerleriyle tatile gitme fırsatımız olursa, bu sefer daha uzak yerlere gitmeyi düşünebilirim.

"Fufufu, Maki-kun çok hayal kırıklığına uğramış gibi bir yüz ifaden var. ...Yoksa yanında ben değil de Umi mi olsun isterdin?"

"Evet."

"Anında cevap verdi! Ehehe, gerçekten sana diş geçiremiyorum Maki-kun... A, şuna bak Maki-kun, patates cipsi paketi acayip şişmiş!"

"Bu konu değiştirme hızına benim bile yetişemeyeceğimi düşünüyorum ama..."

Yine de bu sayede çok fazla kasmama gerek kalmıyordu, bu yüzden Amami-san’a içtenlikle teşekkür etmek lazımdı.

Birini reddetmiş veya reddedilmiş olmanın getirdiği o tuhaf ilişkiye rağmen, Amami-san böyle çabaladığına göre, ben de onun bu çabasını boşa çıkarmayıp her zamanki gibi davranmalıydım.

"Bu arada Maki-kun, sence bunu nasıl açmalıyım? Önce kürdanla falan delsem mi? Nagisa-chan, şimdilik sana devrediyorum."

"Pat diye bana paslama şunu... Yama, sana zahmet."

"Eee, olmaz ya. Maehara-kun, grubun temsilcisi olarak senden bir hamle bekliyoruz."

"Sonuçta yine bana patladı... Ayrıca grubun lideri Amami-san, hatırlatayım."

Neredeyse patlayıp içindekiler her yere saçılacakmış gibi duran cips paketini dikkatlice açtım, ardından uçak içi serviste verilen elma suyuyla birlikte çıtır çıtır atıştırdım.

Abur cubur nerede yenirse yensin lezzetliydi. Yanımda bir şekilde neşeyle sohbet eden Amami-san, Arae-san ve Yamashita-san üçlüsünü izlemek de keyifliydi ama...

Yine de aklım Umi’deydi.

Maalesef şu an oturduğum yerden Umi’nin nerede olduğunu göremiyordum. Oturma düzeni sınıflara göre önden arkaya doğru ayarlandığı için arka taraflarda olduğunu biliyordum.

Normalde burada akıllı telefonumu çıkarırdım ama uçakta olduğumuz için mesajlaşma imkanımız yoktu.

Muhtemelen Umi de bizim gibi Nakamura-san ve diğerleriyle eğleniyordu ama...

Yine de bir anlık bile olsa Umi'nin yüzünü görmek istiyordum.

"Şey, Amami-san. Ve Arae-san, bir saniye bakabilir misiniz?"

"Ha?"

"Ne var?"

"Şey... Biraz tuvalete gitmem gerekiyor da."

"..."

Bir anlığına yoldan çekilmelerini rica etmiştim ama ikisi de bir süre hareket etmeden bana baktı.

Sanki sessiz bir baskıyla 'Dürüst ol bakayım, senin amacın kesin başka bir şey' diyor gibiydiler.

Bu arada, tuvalet işini kalkıştan önce halletmiştim.

"Tamam, pes ediyorum... Tuvalete gidiyormuş gibi yapıp birazcık kız arkadaşımı görmek istiyorum, o yüzden yol verirseniz çok makbule geçer."

Bu sözlerimle nihayet tatmin olmuş olacaklar ki Amami-san muzip bir gülümseme takındı, Arae-san ise bıkkınlıkla derin bir iç çekti.

"Hıhıhı, bak böyle işte Maki-kun. Biz arkadaşız, bize karşı dürüst olmalısın."

"Beni de kafana göre arkadaşın ilan edip durma. Ben sadece senin için ikide bir ayağa kalkmak istemediğimden, yoksa—"

"Fufu, Nagisa-chan tam bir tsunderesin ya. Çok tatlısın!"

"Patlatırım ağzına bir tane."

"Ooo? Ne o, kavga mı istiyorsun? Nihihi."

"Şey, o yüzden lütfen çekilir misiniz..."

Yan yana şakalaşmaya başlayan ikiliyi kendi hallerine bırakıp, bir şekilde aradan sıyrılarak koridora çıktım ve uçağın arka tarafındaki tuvaletlere doğru yöneldim.

İhtiyacımı gidermek dışında ayağa kalkmam yasak olduğundan, niyetim Umi ile gerçekten sadece bir iki kelime edip dönmekti.

Sıra bekleyenlerin arasına karışıp yavaşça yürürken gözlerimle Umi’yi arıyordum ki, beni herkesten önce fark etmiş olacak, birisi el sallamaya başladı.

Nakamura-san’dı bu.

— Burada, burada! — diye fısıldayarak, ağız hareketleriyle yanındaki koltuğu işaret ediyordu.

İçimdeki sabırsızlığı bastırıp, sadece tuvalet sırası bekliyormuşum gibi bir ifadeyle yaklaştım. Nakamura-san ve Hayakawa-san’ın arasındaki koltukta Umi, yanakları hafifçe kızarmış bir halde oturuyordu.

"Umi."

"…Sırf beni görmek için bu kadar zahmet etmene gerek yoktu aslında."

"Özür dilerim. Ama yine de yüzünü göresim geldi. Akıllı telefonları da kullanamıyoruz ya."

"Öyle ama… Of Maki, aptalsın ya."

Etraftakileri rahatsız etmemeye çalışarak kısık sesle "Ooo, şunlara bak!" diye bizimle dalga geçen Nakamura-san ve diğerleri… 11. sınıfın o meşhur yakın dörtlü grubu.

Muhtemelen buradakilerin hepsi Noel meselesinden haberdardır. Aktif olarak etrafa yaymıyoruz ya da belli edecek hareketler yapmıyoruz ama yakın olduğumuz kişilerden de öyle ölümüne saklamıyoruz sonuçta.

Her neyse, herkesin takılmasıyla telaşlanan o tatlı sevgilimi bir anlığına da olsa görebildiğim için şanslıydım.

"Umi, o zaman sonra görüşürüz."

"Hı-hı. Görüşürüz."

Uçağın içi de fena değildi ama Umi ile böyle iletişim kurmak bin kat daha mutluluk vericiydi.

Bir an önce varsak da Umi ile daha çok konuşabilsem, mümkünse daha çok şakalaşıp temas kurabilsem… Okul gezisinin başlangıcı, bu arzularımı daha da körüklemişti.

Başlardaki endişelerimin aksine sarsıntısız, kimsenin midesi bulanmadan geçen konforlu bir hava yolculuğunun ardından, biz okul gezisi öğrencileri nihayet üç gün geçireceğimiz Hokkaido topraklarına ayak bastık.

Hava, yola çıkmadan önceki gibi pırıl pırıl ve güneşliydi ancak önceki günden kalan karlar her yerdeydi. Karın birikme şekli, bizim yaşadığımız şehirle kıyaslanamazdı bile.

Klimalı sıcak kabinden dışarı adımımızı atar atmaz, sanki bize bir hoş geldin töreni yaparcasına buz gibi bir hava bizi karşıladı.

Kış olduğu için her yerin soğuk olduğu bir gerçekti ama burası sanki bir, hatta iki seviye daha farklıydı.

Sanki ince bir buz tabakası cildinize değiyormuş gibi bir duygu… Öyle tarif etsem daha doğru olur. Kendi şehrimizdeki o soğukla alakası yoktu.

Gerçekten de her zamankinden farklı, çok uzak bir yere geldiğimi bir kez daha iliklerime kadar hissettim.

"Öğğ… Ço-çok soğuuuk! Nagisa-chan, beni ısıııt!"

"Amami, her fırsatta üzerime yapışıp durma be! Ayrıca Yama, sen de fırsattan istifade ne yapıyorsun orada?"

"Öyle diyorsun ama Nagi-chan, çok sıcaksın. Otobüse binene kadar kalsam ne olur ki, ha?"

"………… Amami, şimdilik sen bir ayrıl."

"Eee?"

"Eee'si meesi yok. İkiniz birden bana dolanırsanız nasıl yürüyeyim ben?"

Birbirine sokulup itişerek yürüyen kız üçlüsünü biraz geriden izleyerek iniş kapısına yöneldim.

Artık uçakta olmadığımız için yasaklanan akıllı telefon kullanımına da nihayet izin çıkmıştı.

' (Maehara) Umi, indiniz mi?'

' (Asanagi) Evet.'

' (Asanagi) Tahmin ediyordum ama gerçekten soğukmuş burası.'

' (Asanagi) Kar da bayağı birikmiş gibi görünüyor.'

' (Maehara) Aynen. Tam bir Hokkaido havası.'

' (Asanagi) Öyle.'

' (Asanagi) Maki, bir sonraki ulaşım otobüsle olacak, gevşeme sakın.'

' (Maehara) Tamam. Teşekkürler Umi. Her zaman beni düşündüğün için.'

' (Asanagi) E yani, ne de olsa Maki benim.'

' (Maehara) ?'

' (Asanagi) Ni.'

' (Asanagi) Nişanlım.'

' (Asanagi) Sayılırsın.'

' (Asanagi) Şimdilik geçici olsa da.'

' (Maehara) Bu kadar telaşla mesaj atmana gerek yoktu.'

' (Asanagi) Ama ne bileyim, bunu böyle tekrar düşününce utanıyorum işte.'

' (Asanagi) …Mutluyum ama.'

' (Maehara) Ben de öyleyim.'

Umi ile böyle mesajlaşmak bile çok keyifliydi.

Hemen yakınımda olduğunu düşününce, gidip ona sarılma isteği içimde kabarıyordu ama… Biraz daha sabretmem gerekiyordu.

Havalimanından çıkıp otobüslere bindikten sonra nihayet bugün konaklayacağımız otele doğru yola koyulduk.

Kayak merkeziyle bitişik olan otele varmak; öğle yemeği ve tuvalet molalarıyla birlikte buradan yaklaşık bir buçuk saat sürecekti.

Okul gezisinin ilk günü olduğu için henüz nispeten enerjimiz vardı ama otobüsten iner inmez kayağa başlamamız gerektiğini düşününce, sadece hayali bile beni bitirmeye yetiyordu.

Tıpkı uçaktaki gibi otobüsün içinde de gürültü patırtı yapan sınıf arkadaşlarımı görmezden gelip telefonumu cebimden çıkardım.

' (Maehara) Uykum geldi.'

' (Asanagi) Benim de.'

' (Asanagi) Yolda yorulduysan çekinme, uyu biraz.'

' (Maehara) Aslında ben de öyle yapmak isterdim ama.'

' (Asanagi) Uyuyamıyor musun yine?'

' (Maehara) Evet.'

' (Maehara) Yorgun olduğumu biliyorum ama.'

' (Maehara) Gözlerimi kapattığımda aksine zihnim daha da açılıyor.'

' (Asanagi) Biliyorum.'

' (Asanagi) Maki, sen böyle şeyleri kafana takan birisin sonuçta.'

' (Maehara) Evet.'

' (Maehara) Sınıf arkadaşlarımın bir suçu olmadığını biliyorum ama işte.'

Etrafın gürültülü olmasının da payı vardı elbet ama asıl nedenin bu olmadığını ben de biliyordum.

Sadece, kendimi güvende hissetmiyordum.

Geçen bahardan bu yana birkaç aydır aynı sınıfta her gün beraber vakit geçirdiğim kişilerdi bunlar; ama bu herkesle yakın olduğum anlamına gelmiyordu.

Sınıfta arada bir konuştuğum kişiler.

Hemen hemen hiç konuşmadığım, sadece yüzünü ve ismini bildiğim kişiler.

Yüzüyle ismini bile yan yana getiremediğim kişiler.

"Tanıdık" veya "arkadaş" diyebileceğim insanlar gerçekten bir elin parmaklarını geçmezdi… Daha doğrusu, göğsümü gere gere arkadaşım diyebileceğim tek kişi Amami-san’dı.

Bu durum bu gece uyurken de geçerli olacaktı; etrafım sadece yabancılarla doluyken ne kadar huzurla uyuyabilirdim ki? En azından derin bir uyku çekmem imkansız gibiydi.

Bugüne kadar hep yalnız takılmamın yanı sıra, babamın iş transferleri gibi sebeplerle geçmişteki okul gezilerine veya konaklamalı etkinliklere katılamamış olmam, grup halinde konaklamaya alışık olmamamın da bir sebebiydi.

…Eğer yanımda Umi olsaydı, şimdi çoktan ona yaslanıp huzur içinde bir öğle uykusuna dalmış olurdum.

' (Asanagi) Bu arada Yuu ne yapıyor? Tahminimce yine yanındadır, değil mi?'

' (Maehara) Yanındaki Arae-san’a yaslanmış, horul horul uyuyor.'

' (Asanagi) Fufu, tahmin etmiştim.'

' (Asanagi) Ama Yuu da eskiden beri böyle değildi biliyor musun?'

' (Asanagi) İlkokuldaki okul gezisinde benimle aynı futona girmeden uyuyamazdı.'

' (Maehara) Öyle mi? Doğru ya, Amami-san öyle biriydi.'

' (Asanagi) Evet. Tıpkı şimdiki Maki gibi.'

— Hey Amami, istediğin kadar zıbarabilirsin ama bana sarılma. Sinir bozuyorsun.

— Hmm… Nagisa-chan, öğle yemeği vakti gelince uyandır beni… Mırıl…

"Cidden ya, ben senin annen miyim nesiyim..."

Arae-san, sanki bir sarılma yastığıymış gibi kendisine yapışan Amami-san'a bakarken yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Amami-san'ın şu anki haline bakınca bir zamanlar benim gibi bir mızmız olduğu hayal bile edilemezdi ama öyleymiş işte.

O günden sonra Umi'nin desteğiyle bu durumun üstesinden yavaş yavaş gelmiş ve sonuç olarak, nerede veya hangi durumda olursa olsun mışıl mışıl uyuyabilen bu vurdumduymaz kıza dönüşmüştü.

Amami-san ile içinde bulunduğumuz durumlar biraz farklı gibi hissettirse de, eğer o yapabildiyse ben de kesinlikle yapabilirim... Hayır, onunla tamamen aynı seviyeye gelemesem bile, en azından kısa bir öğle uykusu çekebilecek kadar kendimi geliştirebilirim.

'Umi.'

'Ben bir deneyeceğim.'

'Hı hı.'

'Gayret et bakalım.'

'Ama kendini çok da zorlama.'

'Biliyorum. Yapamayacak gibi olursam hemen sana söylerim.'

'...Gece odana sızayım mı?'

'Yapma öyle bir şey.'

'O zaman ben geleyim.'

'Gelme.'

'Eeeh...'

'Eeeh falan deme.'

Umi ile böyle mesajlaşınca biraz olsun rahatlıyorum ve uykum gelmeye başlıyor.

Yolda duracağımız öğle yemeği mekanına daha yaklaşık otuz dakika var. Kısa bir şekerleme için yeterli bir süre.

'Uykum geldi, biraz uyumaya çalışacağım.'

'Tamamdır. İyi uykular Maki.'

'Ah, bu arada, bir şey sorabilir miyim?'

'Ne oldu?'

'Şey.'

'Yanındaki Yuu olsa... Olmaz, değil mi?'

'Evet.'

'Umi olmadığı sürece, sanırım benim için olmaz.'

'Anladım.'

'Evet.'

'Maki aptalsın.'

'Neden durup dururken aptal oldum ki?'

'Çünkü Maki aptal işte.'

'Bu bir cevap değil.'

'Ehehe~'

'Gülerek geçiştirme şunu.'

'İyi uykular~'

'Aman neyse.'

Umi'den gelen cevaplar kesilince, camın dışındaki uçsuz bucaksız karlı manzarayı dalgın bir şekilde izleyerek yavaşça göz kapaklarımı kapattım.

Sadece otobüsün içiyle sınırlı kalırsak, evet, yanımda Amami-san var.

Pek de geniş olmayan arkadaş çevremde en çok güvenebileceğim kişilerden biri.

Birlikte vakit geçirmek keyifli, sohbetimiz de bir şekilde akıp gidiyor.

...Ama yine de, Umi'nin bana verdiği o huzur hissiyle koskoca Amami-san bile yarışamazdı.

Kısa bir öğle uykusundan sonra, mola yerinde yenen öğle yemeği ve ardından tekrar binilen otobüs... Sabahın köründe yola çıkışımızın üzerinden geçen birkaç saatin ardından nihayet kalacağımız otele vardık.

Hemen yanında bir kayak merkezi vardı ve uzaktaki pistler şimdiden birçok kayakçıyla dolup taşıyordu.

Şimdi buraya bir de okul gezisindeki bizler eklenecektik... Doğrusu bu eğitimi kazasız belasız, sağ salim bitirip bitiremeyeceğimiz konusunda biraz endişeliydim.

"Maki-kun, o zaman sonra görüşürüz."

"Tamam, görüşürüz."

Amami-san ve diğer kızlarla ayrılıp, aynı grupta olduğum Oyama-kun ile birlikte bize ayrılan erkekler odasına geçtik. Yaklaşık yirmi tatami büyüklüğünde geniş bir Japon tarzı odaydı ama bir sınıftan on beş lise öğrencisinin tıkıştırılması için biraz dar gibiydi.

Muhtemelen futonları serdiğimiz anda basacak yer kalmayacaktı.

Bir şey olduğunda hemen tuvalete gidebilmek için eşyalarımı odanın girişine yakın bir yere bırakıp orayı kaptım. Konumu gereği yatmadan önce sensei kontrole geldiğinde yoklama almak gibi çeşitli işler üzerime kalacaktı muhtemelen ama en azından odaya giriş çıkışlarım pek dikkat çekmezdi; bu kadarına katlanabilirdim.

Çantamdan yedek kıyafetlerimi çıkarıp birazdan başlayacak olan kayak etkinliği için hazırlanırken;

— Maehara, baksana bir.

"?" "Efendim?"

Daha önce Umi ile alışveriş yaparken seçtiğimiz termal içliği giyip okulun eşofmanlarını üzerime geçirmişken sınıf arkadaşlarımdan biri bana seslendi.

Grup seçimi sırasında cesaretimi toplayıp yanına gittiğim üç kişilik gruptan biriydi bu.

Adı sanırım... Evet, Fukunaga-kun'du. Benim zihnimde "sınıfta ara sıra konuştuğum biri" kategorisindeydi.

Tanış sayılırız... sanırım, ama arkadaş demek zordu. İşte öyle tuhaf bir ilişki.

"Orada tek başına durursan sıkılırsın. Grup olarak hareket etmiyoruz ama en azından odada beraber takılalım. Hazır fırsatını bulmuşken sormak istediğim şeyler de var."

"Sağ ol... Ama burası benim için daha uygun, yani öyle diyeyim."

"...Yoksa Oyama'yı mı kolluyorsun?"

"O da var sayılır. Birazcık."

Spor festivalindeki olayın nedenlerinden birinin Oyama-kun olduğunu bilenlerin sayısı sınıfta bir elin parmaklarını geçmezdi (Ben, Amami-san, Arae-san ve Yamashita-san). Ancak o günden beri Oyama-kun sınıfta genelde yalnız kalıyordu.

Bu durumun, kendi yaptıklarının bir sonucu olduğu için kaçınılmaz olduğunu düşünüyordum ve ben de onu hala tam anlamıyla affetmiş değildim.

Ama yine de, onu daha fazla köşeye sıkıştırmak gibi bir niyetim de yoktu. İş o noktaya varırsa bu artık sadece zorbalık olurdu.

"Hım... Naziksin Maehara."

"Pek değil. Sadece aynı gruptayız diye beraber takılıyorum o kadar."

"Anladım. Neyse, biz seni bekliyoruz, canın ne zaman isterse gel. Hatta lütfen gel. Sınıftaki kızlar hakkında konuşmak istediğimiz çok şey var."

"...Düşünürüm."

Okul gezilerinde veya kamplarda, geceleri öğrenciler arasında dönen o klasik muhabbetler işte.

Normalde sınıfta asla açılmayan bu konular, farklı bir ortamda olmanın ve gezinin getirdiği o tuhaf heyecanla birleşince iyice alevleniyordu.

Amami-san'ın kişisel meseleleri hakkında asla tek kelime etmezdim ama bunun dışındaki konularda belli bir dereceye kadar konuşmakta sorun yoktu.

Zaten Umi ile sevgili olduğumuzu saklamıyorduk, sınıfta herkes aramızdaki bağı biliyordu.

...Tabii çok fazla nispet yapmak da iyi olmazdı, o yüzden Umi ile ilişkimizden bahsederken kendimi epey kaydetmem gerekecekti.

Üzerimi değiştirdikten sonra, aynı şekilde hazırlıklarını tamamlamış görünen Amami-san ve diğerleriyle tekrar buluşup bu gezinin asıl olayı olan kayak eğitimine geçtik.

Kayak merkezinden önceden ayarlanan kiralık kıyafetleri ve botları giyip, herkes kendi seçtiği kayak takımlarını alarak piste yöneldi.

"Maki-kun, nasıl? Tüm bu kayak ekipmanlarını kuşanmak nasıl bir his?"

"Yani, yürümek zor ve biraz daraltıyor sanırım."

Soğuktan koruyan kıyafetler neyse de, o kayak botları ayağa giyildiği anda çok garip hissettiriyordu. Ağır ve yürümesi aşırı zordu.

Güvenlik için bu şekilde tasarlandıklarını elbette anlıyordum ama yine de tuhaftı.

"Ahaha, Maki-kun her zamanki gibi dürüstsün. Seni anlıyorum ama alışınca geçer. Nasıl kayılacağını falan istersen ben de öğretebilirim."

"Sana emanetim o zaman, Amami-koç."

"Ehehe, tamamdır! Son güne kadar en zorlu pistte kayabilecek duruma gelmen için seni bi' güzel, çatır çatır eğiteceğim!"

"Çatır çatır kısmına gerek yoktu, en azından başlangıç pistine kadar olsa yeter..."

Bir işe kalkıştı mı tam yapan, temel konularda nazik olsa da hafiften disiplin meraklısı olan biri...

Bu açıdan bakınca Umi ve Amami-san birbirinin kopyası gibiydi.

Boşuna en yakın arkadaş değillerdi sonuçta.

Alışık olmadığım botlar ve üst üste yığılmış toz karla boğuşurken, önce tüm dönem öğrencileriyle birlikte açılış töreni yapıldı. Ardından her grup kendi eğitmeninden ders almak üzere dağıldı.

Kayak grupları sınıflara bakılmaksızın rastgele seçilen üç grubun toplam on beş kişisinden oluşuyordu ancak... Maalesef Umi'nin grubu, Nitta-san ve Nozomu başka yerlere gitmişti.

Gerçi başlangıçta her grup temel seviye pistinden başlayacağı için elbet bir noktada karşılaşacaktık.

...Umi ile karşılaşana kadar, en azından kendi başıma düz bir şekilde kayabilir hale gelmek istiyordum.

Grubumuzdan sorumlu eğitmenin kısa tanıtımı bitti. Ekipman kullanımı gibi temel bilgilerden başlayarak; kayak takımları takılıyken yokuş tırmanma, kayarken denge bozulduğunda veya hız gereğinden fazla arttığında doğru şekilde nasıl düşüleceği gibi tekniklerin pratiğini yaptık.

Gözüm Umi'de olsa da önce buraya odaklanmalıydım.

Temel dersler bittikten sonra sıra, neredeyse düz denebilecek kadar hafif eğimli bir alanda kaymaya geldi. Buradan sonra, tecrübeli öğrenci sayısına veya grubun moduna göre ya hemen başlangıç/orta seviye pistine geçilecek ya da telesiyeje binip dağın yukarısına doğru gidilecekti.

Bizim kayak grubunda Amami-san dışında tecrübeli denebilecek kimse olmadığı için yavaş yavaş ilerlemeye karar verilmişti. Tabii benim için de böylesi daha iyiydi.

— Maki-kun, sadece öyle durma, ayaklarını da iyice "guu" yap. Burası düz olduğu için sorun yok ama eğim biraz bile artsa "gyuun" diye gidiverirsin.

— Şey... P-peki.

Eğitmenden "Hadi bana koçlukta yardım et" onayını alan Amami-san, herkesin hareketlerini kontrol ederken en çok zorlanan bana odaklanmıştı. Neredeyse bire bir ders alıyor gibiydim.

"Guu" veya "gyuun" gibi, Umi'ninkinden farklı olarak duyulara hitap eden tavsiyeler verse de ne demek istediğini anlıyordum. Beceriksiz olmama rağmen bir şekilde grubun ilerleme hızına ayak uydurabiliyordum.

— Hah, aynen öyle! Şimdi de sağ ayağına doğru "güt" diye ağırlığını ver. Yavaş olabilirsin, istersen ortada durabilirsin de.

— Şey... Şöyle mi?

— Tamamdır! Şimdi de tam tersi, sol ayağına.

— O-ooh, gerçekten de yön değiştiriyorum.

— Harikasın, kusursuzsun Maki-kun! Bu gidişle en zorlu pistte bile çocuk oyuncağı gibi kayarsın!

— Yok artık, o kadarı da fazla bence...

"Şimdi şu, sonra bu" diyerek hiç mola vermeden kayma yöntemlerini öğretiyor, sonra da uygulattırıyordu... Bir döngüye girmiştik ama beni utandıracak kadar çok övüyordu. Bu sayede modum düşmeden kendimi kayağa verebiliyordum.

Yine de başımda özel koç gibi durduğu için, ara sıra diğer grup üyelerinden (doğal olarak özellikle erkeklerden) gelen yoğun bakışları üzerimde hissediyordum. Bu yüzden kendimi mahcup hissetmekten alıkoyamıyordum.

Her neyse, düzlükte sorunsuz kaymayı öğrendiğime göre şimdi telesiyeje binip başlangıç pistinin en tepesinden aşağı inme vakti gelmişti.

Telesiyej.

Demek telesiyej ha...

............

— Maki-kun? Ne oldu?

— Yok bir şey, sadece bunun kaymaktan daha korkunç olabileceğini düşünüyordum.

Herkes gayet doğal bir şekilde biniyordu ama hiçbir koruması olmayan bir lunapark treninde metrelerce yüksekte asılı kalacakmışım gibi hissediyordum... Bunu düşünen tek kişi ben miydim acaba?

— Nfufu, düzgünce oturduğun sürece bir şey olmaz. Eğer korkuyorsan benimle binmek ister misin? İnene kadar bana tutunabilirsin?

— Şey... Yok, gerek yok.

— Muuu...

— Dudak büksen de olmaz.

Korkuyorsam Amami-san'a güvenmekte bir sorun yoktu belki ama telesiyejdeyken her halükarda dikkat çekerdik. Birinin... Daha doğrusu Umi'nin bizi görmesi pek iyi olmazdı. Bu yüzden sabredecektim.

...Aslında az önceden beri sırtımda inanılmaz ateşli bir bakış hissediyordum. Etrafa bakındığımda öyle birini göremiyordum ama...

Sanki bir yerlerden Umi'nin o alçak sesle fısıldadığı "Seni gidi çapkın" sözü kulağıma çalınıyor gibiydi. Amami-san ile arama biraz mesafe koydum.

Mümkün olduğunca aşağı bakmamaya çalışarak, görevlinin talimatı doğrultusunda dik bir şekilde oturup telesiyeje bindim ve başlangıç pistinin eğimine ulaştım.

"............"

Yine nutkum tutulmuştu; burası sandığımdan çok daha eğimliydi. Kağıt üzerinde pek bir şey ifade etmese de tepeden aşağı bakınca eğim sanki 45 dereceymiş gibi geliyordu.

— Amami-san, biz önden gidiyoruz. Hadi gidelim Nagi-chan.

— Öf... Pat diye itmesene be, ödüm koptu.

— Pardon, pardon. Ama o da ne? Nagi-chan, yoksa alt tarafı bir başlangıç pistinden mi korkuyorsun? Aşağıdayken amma atıp tutuyordun.

— Ha? Ne alakası var, burası çocuk oyuncağı.

Kayakta çaylak olmasına rağmen beklenmedik şekilde çabuk öğrenen Yamashita-san ile onun gazına gelen Arae-san, birbirlerini kovalarcasına hızla karın üzerinde süzülmeye başladılar.

— Maki-kun, biz zorlamadan yavaşça gidelim.

— E-evet. Haklısın. Önce "H" şekli yapıp, yavaşça sağa sola manevra yaparak...

Az önce Amami-san'ın öğrettiklerini kendi kendime mırıldanarak cesaretimi topladım ve kendimi yokuşa bıraktım.

— ! Eyvah, çok hızlı...

Doğal olarak az öncekinden çok daha fazla hızlanmıştım ve panikledim. Ayaklarıma asılıp fren yapmaya çalışsam da durmak bir yana, hızım gitgide artıyordu.

— Maki-kun, batonları sakın kullanma, düşeceğin zaman arkaya doğru devril!

— Ah... Şey, ooopp!

Amami-san'ın sesi sayesinde refleks olarak kollarımı geri çekebildim ama paniğe kapılan beynimle duruşumu korumam imkansızdı.

— Maki-kun, arkaya! Arkaya doğru düş. Öyle durabilirsin!

— T-tamam!

Derslerde öğretildiği gibi kendimi yere bıraktım ve hızımı zorla kestim.

Neyse ki Amami-san dışında yanımda kayan kimse yoktu. Bir yerimi incitmemiştim, sadece birazcık rezil olmuştum.

— Maki-kun, iyi misin? Bir yerin acıyor mu?

— İyiyim. Kayak kıyafetleri de sağlammış, sıyrık falan yok—

Bir sorun olmadığını teyit edip ayağa kalkmaya yeltendiğim sırada...

Orta seviye pistinden buraya doğru hızla süzülen bir karaltı belirdi.

— Maki!

— ! Umi.

Gözlerimi kısıp baktığımda Umi'nin müthiş bir hızla yaklaştığını gördüm.

Muhtemelen Amami-san'ın sarı saçlarını hedef belirleyip beni sürekli kontrol ediyordu.

Bu arada, orta ve ileri seviye pistlerinin başlangıç noktaları farklı olsa da bir noktadan sonra her üç pist de aynı yerde birleşiyordu.

"Aman, Maki de yani... Çaylak olduğu halde kendini bu kadar zorlarsan böyle olur işte. Bak, yanağın biraz kızarmış. Dur, bir bakayım."

"Ha? Şey, ah, peki..."

O kadar feci düştüğümü fark etmemiştim ama Umi doğuştan çok evhamlı olduğu için muhtemelen içi içini yemiş, duramamıştı.

"Umi, Maki-kun için endişelendiğini anlıyorum ama grup aktivitesi ne olacak? Bak, Nakamura ve diğerleri de orada bize bakıyor."

"Onlar sorun değil. Muhtemelen daha sonra sadece benimle fena dalga geçecekler, o kadar."

Pistin kenarında kümelenmiş Nakamura ve diğer dört kişinin yüz ifadelerini seçemesem de, kesin sırıtan suratlarla Umi’yi izliyorlardı.

"Neyse, Maki’nin kayışını ben kontrol edeceğim, Yuu sen diğerleriyle eğlenmene bak. Böylesi senin için de daha keyifli olur, değil mi?"

"Eee ama, Umi ile Maki-kun çok adaletsiz davranıyor! Tek başıma kaymak hiç eğlenceli değil, o yüzden ben de Maki-kun’a öğretmeye yardım edeceğim. Asıl senin kendi grubuna dönmen gerekmez mi Umi?"

"Sinsi bir atak mı planlıyorsun?"

"Öyle bir niyetim yok ki. Sadece, bu vesileyle Maki-kun'un bana biraz daha yaslanmasını, benden yardım istemesini istiyorum."

"Olmaz."

"Eee yaa."

"Eee'si falan yok."

"Şey... İkiniz de, yakında çevreye rahatsızlık vereceğiz gibi duruyor..."

Hangisinin bana koçluk yapacağı konusunda karşı karşıya gelen ikiliyi bir şekilde yatıştırmaya çalıştım. Neden böyle bir şey yaptığımı ben de bilmiyordum ama her neyse, kendimi toparlayıp önden giden gruba yetişmek için hızlıca aşağı kaymaya başladım.

Çocuk gibi dudak büken bu ikisi yüzünden dikkatim dağıldığı için mi yoksa üzerimdeki gerginlik mi gitti bilmiyorum ama ondan sonra bir daha hiç düşmeden, gayet akıcı bir şekilde kayabildim.

Yeni başlayanlar pistinde olsa da, ilk sefer için oldukça başarılı sayılabilirdim. Kayak yapmanın püf noktalarını kavradıkça, az önce hissettiğim korkunun yavaş yavaş uzaklaştığını hissediyordum. Ama benim kız arkadaşım ve onun en yakın arkadaşı ise...

— Tamam, madem öyle diyorsun, gel üst seviye pistinde kapışalım o zaman! Aşağıya ilk varan, bundan sonra Maki’nin koçluğunu üstlenir.

"Harika fikir Umi! Ben varım bu yarışa!"

"İkiniz de kendinize gelin artık!"

Beni bahane edip kendi başlarına gaza gelen ikiliyi azarladım. Sonunda yapılan görüşmeler neticesinde, koçluk işini saatlere bölüp eşit şekilde paylaştırmaya karar verdik.

Şimdilik bugün Amami-san, ikinci günün sabahı Umi, öğleden sonra ise yine Amami-san olacak şekilde anlaştılar ama... Geçenlerde barışmış olmalarına rağmen sanki aralarındaki o ufak tartışmalar veya sürtüşmeler daha da artmış gibiydi.

Pekala, belki de bu onların yeni arkadaşlık biçimidir.

"Yuu, sana kaybetmeyeceğim."

"Ben de sana kaybetmeyeceğim Umi!"

Öyle ya da böyle ikisi de hallerinden memnun, eğleniyor gibi görünüyorlardı.

İki saatlik ilk gün kayak eğitimini bitirip akşam olduğunda, nihayet bir nefes alma vakti gelmişti.

Yarın akşamdan sonra da ders dışı bir şeyler varmış gibi görünüyordu ama ilk gün için sabahın köründeki yolculuk yorgunluğu hesaba katılmıştı. Akşam yemeği ve banyo saati dışında, yatma vaktine kadar belli bir serbest zaman tanınmıştı.

Akşam yemeğine yaklaşık bir saat vardı. Elbette bu zamanı kullanarak yapacağım şey belliydi... Tam aynı şeyi düşünüyorduk ki, ben akıllı telefonumu elime aldığım anda tam vaktinde bir mesaj geldi.

(Asanagi): Maki, odaya gelmiyor musun?

(Maehara): Olmaz öyle şey, erkeklerin kızların kaldığı kata çıkması yasak.

(Maehara): Tabii tersi de öyle.

(Asanagi): Öyleydi değil mi, tüh.

(Asanagi): Şu an Yuu ve Niina buraya geldi, Nakamura ve bizim tayfayla iskambil oynuyoruz.

(Maehara): Eğlenceli görünüyor.

(Asanagi): Maki sen de gelsene?

(Asanagi): Oran 7 kız 1 erkek olacak ama.

(Maehara): O nasıl bir cinsiyet dağılımı öyle?

(Asanagi): Fufu, tam bir harem.

(Asanagi): Maki seni çapkın seni~

(Maehara): Benim gözüm Umi'den başkasını görmez bir kere.

(Asanagi): Biliyorum kii~

Sınıf arkadaşlarım büyük odada gürültü yaparken, ben burada yine her zamanki halimdeydim.

Gerçekten de Umi ile böyle mesajlaşmak en eğlenceli ve en mutlu olduğum an.

Çevremdekiler şüphelenmesin diye elimden geldiğince sakin görünmeye çalışsam da, Umi'den anında gelen cevaplar beni mutlu ediyordu ve ister istemez yüzüm sırıtıyordu.

Neredeyse bugünkü programın sadece bundan ibaret olması bile bana yeter diye düşünüyordum.

(Asanagi): Maki-kuun.

(Asanagi): Başkaaan.

(Asanagi): Maehara-şii.

(Maehara): Bu sesler Amami-san, Nitta-san ve... Bir de Nakamura?

(Maehara): Ses değil gerçi ama.

(Asanagi): Pardon Maki.

(Asanagi): Telefonu şimdi geri aldım.

(Maehara): Herkes oradaysa grup sohbetine mi geçelim?

(Asanagi): Mantıklı. Neyse, elden bir şey gelmez.

Kimin ne yazdığı karışmasın diye sohbeti beş kişilik özel odaya taşımaya karar verdik. Oradan yazışırsak Nozomu da fark edip gelirdi herhalde.

(N): Bak hele bak, anlıyorum.

(N): Demek burası ikinizin aşk yuvası ha.

(Maehara): Bunu daha önce de birisi söylemişti sanki.

(Asanagi): Nakamura, davet edilir edilmez ne biçim konuşuyorsun?

(Amami): Umi, bu sahneyi bir kez daha mı canlandırıyoruz şimdi?

(Niina): Yoksa biz üçüncü tekerlek miyiz?

(Asanagi): Ay yok, o muhabbetlere hiç girmeyelim artık.

(Maehara): Herkesin keyfinin yerinde olmasına sevindim.

(Seki): Sanki tanımadığım biri eklenmiş buraya.

(Niina): Ha? Sen asıl kimdin bakayım?

(Seki): Nitta, sen de bir kendine gel artık.

(N): Merhaba Seki-kun. Başkan Hanım nasıl, keyfi yerinde mi?

(Seki): Ablamdan mı bahsediyorsun?

(Seki): Hem de nasıl, sinir bozucu derecede enerjik.

(Maehara): O zaman sınav hazırlıkları yolunda gidiyor herhalde?

(Seki): Hmm, doğrudan sormadım ama galiba.

(Seki): Sonuçlar açıklanmadı henüz ama geçenlerde girdiği özel üniversite sınavında bir sıkıntı çıkmamış sanırım.

(Seki): Asıl hedefi ay sonundaki K Üniversitesi, o yüzden hala asılıyor derslere.

(Asanagi): Yani hala benim ve Maki'nin senpaisi olma ihtimali var demek ki.

(Asanagi): Maki, beraber sıkı çalışalım tamam mı?

(Maehara): E-evet.

(N): Hmm, K Üniversitesi demek... Ben T Üniversitesi'ni istiyorum ama buralı olduğum için orası da bir seçenek olabilir. Zorluk derecesi de tam kararında.

(Asanagi): Bunu bizim okulda sadece Nakamura söyleyebilir zaten.

(Amami): Niina-çi, biz iskambil oynamaya devam edelim mi?

(Niina): Olur.

(Asanagi): İkiniz de gerçeklerden kaçmayın hemen!

(Maehara): Neyse, hislerinizi anlıyorum gerçi.

Bu dönemler geldiğinde konular ister istemez sınavlara ve geleceğe kayıyordu.

Duygusal olarak hala bir süre daha lise öğrencisi kalmak, gezip tozmak istiyorduk. Bunu ben de anlıyordum.

Yine de zaman acımasızca yaklaşıyordu ve bunun için ufak ufak da olsa hazırlık yapmayı düşünmek zorundaydık.

Böyle şakalaşırken bile. Şaka yapıp gerçeklerden kaçıyor gibi görünseler bile.

Aslında herkes kafasının bir köşesinde bunları düşünüyordu.

Hepimiz durumun gayet farkındaydık.

Sonsuza dek "çocuk" olarak kalamayacağımızın biz de gayet farkındaydık.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir saatin ardından, tüm sınıfların katıldığı akşam yemeğine geçtik.

Öğle yemeğinde de düşünmüştüm ama tüm öğrencilerin böyle yan yana dizilmesi gerçekten görkemli bir manzara oluşturuyordu.

Hokkaido'da olduğumuz için bugünün ana menüsü Cingis Han kebabıydı. Belki çok klişe bir tercihti ama günlük hayatta pek yeme fırsatı bulamadığımız için oldukça heyecanlıydım.

Ayrıca, akşam yemeği düzeninde sadece sınıflar ana hatlarıyla ayrılmıştı. Bu yüzden Umi ile yan yana olabilmek için tam sınıf sınırındaki koltuklara konuşlandık.

Farklı sınıflarda olsak da komşu sayılırdık, bu yüzden böyle anlarda her fırsatı değerlendirmeye niyetliydim.

"Maki, etler pişmiş gibi görünüyor. Hadi yiyelim."

"Tamam. Cidden lezzetli duruyor."

Katı yakıtın üzerindeki demir tabakta cızırdayarak pişen etlerden sebzelerle birlikte bir lokma aldım.

...Sığır, domuz veya tavuktan farklı, kendine has o özgün aromayı hafifçe hissetsem de sosunda iyice bekletildiği için olsa gerek, tadı damağımda kaldı.

Zaten genel olarak karakteristik, baskın tatları sevdiğim için yadırgayacağım bir durum yoktu.

"Lezzetliymiş değil mi Maki?"

"Evet. Eve döndükten sonra arada bir böyle şeyler yapabiliriz aslında."

"Sebzesi de bol. Bir ara anneme de bundan bahsedeyim."

Ana yemeğin yanı sıra balık yumurtası ve deniz kestanesi gibi deniz mahsullerinin de tadını çıkarıp kısa süreliğine de olsa baş başa kalmanın tadını çıkarmak... isterdim ama bize doğru o imalı bakışlarını gönderen meraklı tayfası buna pek izin vermiyordu.

"........."

"........."

"Şey... Amami-san, Nakamura-san?"

"Ne oldu? Neden öyle sırıtarak bize bakıyorsunuz?"

"Eee... Şey değil mi Nakamura-san?"

"Değil mi Amami-chan?"

"Siz ikiniz artık birbirinize 'aaamm' diye yedirmeyecek misiniz?"

"Ya-yapmayız öyle bir şey!"

Bu kadar insanın içinde o kadar ileri gidemezdik... Hayır, aslında kalabalık olduğu için tam tersine fark edilmeyiz diye bir an aklımdan geçti ama bu ikisi bizi sürekli gözetliyorken bu iş yaş olurdu.

Eğer kimsenin fark etmeyeceği gizli bir durumda olsaydık, muhtemelen bugünkü ana yemek olan o etlerin yarısından fazlasını birbirimize yedirirdik.

Kısa süre öncesine kadar bir iki lokmayla yetiniyorduk ama yılbaşından beri... daha doğrusu Noel'den beri, baş başa yemek yerken şalterimiz bir attı mı vıcık vıcık bir aşık çift olma yolunda tehlikeli bir boyuta evriliyoruz.

Bu açıdan bakarsak, Amami-san ve Nakamura-san'ın bir nevi fren görevi gördüğünü de söyleyebiliriz.

"Peki ya sen Nakamura-san, Takizawa-kun ile aranız nasıl bakayım? Noel'de neler olduğunu sormama rağmen ağzından tek kelime alamadım."

"Hımm, öyle diyorsun da herkese anlatacak kadar özel bir şey olmadı ki. Sıradan bir şekilde hediyeleştik, işte pasta falan yedik, sonra beraber roman okuyarak vakit geçirdik... Bak, bizim için gayet sıradan değil mi?"

"......Bu dediklerin gerçekten doğru mu?"

"! Ne-neler oluyor Maehara-shi, sen bile mi... Eğer intikam almaya çalışıyorsan, o kadar kolay pabuç bırakmam."

"İntikam falan değil... Sadece duyduklarım seninkinden biraz farklı da."

"!? Ah, Sosuji o herif... Yoksa...!"

"Evet. Aynen öyle."

Nakamura-san safa yatarak durumu kurtarabileceğini sanıyordu ama o iş öyle değildi.

Kısa süre önce Takizawa-kun ile dertleşirken yaptığımız yazışmalar akıllı telefonumda hala duruyordu.

'(Takizawa) Maehara-senpai, size bir şey danışabilir miyim?'

'(Maehara) Bana mı?'

'(Takizawa) Evet. Şey... Mio-senpai ile ilgili.'

'(Maehara) Nakamura-san mı? Yoksa kavga mı ettiniz?'

'(Takizawa) Aramız her zamanki gibi iyi. Ama...'

'(Maehara) Ama?'

'(Takizawa) Son zamanlarda pek sevgili gibi davranamıyoruz sanırım.'

"Vuaaa! Hayır, olmaz! Daha fazlasını anlatma! Yalvarırım dur!"

Bu sadece ufak bir kısımdı ama Nakamura-san'ın o rahat tavrını yerle bir etmeye yetmişti.

Sadece bizimle dalga geçip kendisi hiçbir şey yokmuş gibi davranması biraz haksızlıktı. Şimdi bizim neler hissettiğimizi biraz o da anlasın bakalım.

"Maki, şu mesajları ben de görebilir miyim?"

"Olur. Takizawa-kun, Umi'nin fikirlerini de almak istediğini söylemişti zaten."

"......Gördüğün gibi Nakamura-san?"

"Öff... Ben size ne yaptım ki ya..."

Yanakları kızarıp başını öne eğen Nakamura-san'ın bu halini görmezden gelip Umi'ye mesajları gösterdim.

Mesajların dışında telefonla da konuşmuştuk ama Takizawa-kun'un derdini kısaca özetlemek gerekirse:

[Soru: Mio-senpai ile daha yakın (yani vıcık vıcık) olmak istiyorum ama pek izin vermiyor. Atmosfer yaratmak da dahil, bu işi nasıl becerebilirim?]

Gibi oldukça masumane bir içerikti.

"Anladım demek mevzu bu... Ee, Nakamura-san?"

"......Efendim."

"Tekrar sorduğum için kusura bakma ama Takizawa-kun'u seviyorsun değil mi?"

"......Evet. Ona dibine kadar bir erkek olarak bakıyorum."

"Üslubun yine harika... Neyse, ne olursa olsun arada bir sana sokulmasına izin versen olmaz mı? Takizawa-kun çok olgun bir havası olduğu için sık sık unutuyoruz ama o bizden yaşça küçük. Bir kouhai o, kouhai. Farkında mısın?"

"Fa-farkındayım herhalde. ...Farkındayım ama iş o noktaya gelince heyecanlanıyorum işte..."

"Utangaçlık sadece başlangıçta olur. Bir kere yapmaya başladın mı gerisi çorap söküğü gibi gelir."

"Seninle Asanagi-chan'ın durumunu bir tutma ama..."

"Söylenip durma!"

"Pekii..."

Ben tek başıma Takizawa-kun'a sadece moral verebilmiştim ama umarım bu şekilde dertleri biraz olsun azalır.

Boynu bükük bir şekilde azarı işiten Nakamura-san ve ona (sözde) aşk hayatı tecrübelisi olarak tavsiyeler veren Umi... Sanırım bu tür manzaralar da okul gezisine has şeylerdi.

"Ne güzel ya, imreniyorum size. Ben de aranıza katılmak isterdim ama ben daha yolun başında reddedildim... Değil mi Maki-kun?"

"Yok canım, aşk danışmanlığı yapmak için illa bir ilişkin olmasına gerek yok ki... Şey, her neyse, özür dilerim."

"Fufu, şaka yapıyorum. Ben artık iyiyim, merak etme. Ah, bu arada Maki-kun, pilavdan bir kap daha ister misin? Büyük boy? Duble boy? Yoksa dev boy mu?"

"Neden direkt büyük boydan başlıyoruz... Normal bir porsiyon alayım."

"Tamamdır. Sevgi dolu bir porsiyon geliyor!"

"Bu kadın ne yapıp edip o pilavı bana tepeleme yedirecek..."

"Ehehe~"

O malum olaydan beri Umi ve Amami-san'ın arasındaki ilişki değişmekle kalmamış, aynı zamanda Amami-san'ın bana karşı olan iletişim tarzı da yavaş yavaş evrilmişti.

Normal sohbetlerimize birazcık iğneleme katıyor, bazen sert çıkışıyor, bazen de Arae-san'a yaptığı gibi yılışıyordu.

"Arkadaşımın arkadaşı" veya "En yakın arkadaşımın sevgilisi" kalıplarından çıkıp, Nitta-san veya Arae-san gibi gerçek bir "arkadaş" olma yolunda ilerliyordu.

Hala birbirimize karşı mesafeli olduğumuz anlar olsa da ve bu süreç daha zaman alacak olsa da...

"Al bakalım Maki-kun. Afiyet olsun."

"Teşekkürler. ...Yalnız harbiden tepeleme doldurmuşsun."

"Sevgi payı o. Ah, tabii yanlış anlama, tuhaf bir manası yok; değil mi Umi?"

"...Maki, onu bitirince bir sonrakini ben koyacağım, tamam mı?"

"Lütfen yapma, karnım patlayacak..."

Gelgelelim, ne kadar arkadaş desek de mesafe ayarını kaçırırsak eskisi gibi işler sarpa sarabilir. Bu yüzden o çizgiyi iyi belirlemem gerekiyor.

Amami-san ne hissederse hissetsin, benim için dünyadaki en değerli kişi tek bir isim: Umi.

Bunu da sözlerimle ve davranışlarımla göstermeye devam etmeyi umuyorum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.