Hediyelik Eşya Dükkanında Küçük Bir Kaçamak

Kalabalık ve eğlenceli bir akşam yemeğini bitirip ardından banyoya da hızlıca girince, nihayet tüm programdan kurtulmuş oldum ve serbest zamanım başladı.

Uyumama daha bir buçuk saat kadar vakit vardı; odadakiler serilmiş futonların üzerine uzanıyor, yanlarında getirdikleri el atarileriyle oynuyor ya da önceden hazırladıkları atıştırmalık ve içecekleri ortaya döküp kendi çaplarında küçük bir ziyafet çekiyorlardı.

Ben ise o sırada...

— Maehara, şimdiden yatma hazırlıklarına mı başladın?

— Evet. Birazdan bir işim var da, erkenden halledeyim dedim.

— ...Kız arkadaşınla mı?

— Öyle de denebilir.

Fukunaga-kun ve sınıftaki diğer birkaç erkeğin "Ne güzel be..." diyen kıskanç bakışlarını sırtımda hissederek lavaboda dişlerimi özenle fırçaladım.

Tahmin ettikleri gibi, birazdan Umi ile buluşmak için sözleşmiştim ama elbette Umi'nin kaldığı odaya sızmak gibi bir niyetim yoktu. Aralarında gizlice buluşmaya gidenler olduğunu duymuştum; yalan yok, imkanım olsa ben de isterdim ama bunu yapmayacaktım.

— Pekala, artık gitme vakti...

Dişler fırçalandı, yarının hazırlıkları tamam. Buluşma yerini de önceden belirlemiştik.

'Umi, durumlar nasıl?'

'Her şey yolunda.'

'Tamamdır, birazdan oradayım.'

'Tamam.'

Umi'den de onayı alınca odadan çıktım ve merdivenleri kullanarak lobinin olduğu birinci kata indim. Yolda devriye gezen bir Sensei ile karşılaşıp ters bir bakış yesem de, kızların katına çıkmadığım sürece bana laf söylemeye hakkı yoktu.

Birinci kata ulaşıp ön büronun olduğu lobinin önünden 'geçip gittim'.

Grup olarak gelmiş olsak da oteli kapatmamıştık; bu yüzden diğer müşterileri rahatsız etmemek adına, özel bir durum olmadıkça oradaki koltuk ve sandalyeleri kullanmamamız söylenmişti.

Ancak bu kısa serbest zaman diliminde, birinci kattaki hamam ve yemekhane dışında kullanılmasına izin verilen tek bir yer daha vardı.

— Maki, buradayım.

— Umi... Geldim.

Benden önce varmış olan Umi'nin el salladığını görünce hızlı adımlarla yanına gittim.

Buluşma noktası olarak seçtiğimiz yer... Lobinin bir köşesine kurulmuş, hediyelik eşyaların satıldığı mütevazı bir dükkandı. Otel içi olduğu için fiyatlar biraz tuzluydu ama içecek ve atıştırmalık da satılıyordu. Odaya götürmek şartıyla buradan alışveriş yapmamıza izin verilmişti.

Etrafta bizim dışımızda da alışveriş bahanesiyle laflayan başka öğrenciler vardı.

— Gelmişken bir şeyler alalım mı?

— Hehe, olur. Maksat adet yerini bulsun.

— Evet. Maksat o, değil mi?

— Aynen.

Ailemize hediye bakıyormuş gibi yaparak dükkandaki şekerlemelere ve ürünlere göz atmaya başladık. Bu sırada çaktırmadan ellerimizi birleştirdik; uzun bir aradan sonra birbirimizin sıcaklığını yeniden hissediyorduk.

— Maki, bak bu nasıl? Ejderhalı kılıç anahtarlığı.

— Klasik. Bir de her nedense kılıca dolanmış bir ejderha var... Gerçi kötü de durmuyor.

— Kıkır kıkır, amma çocuksun Maki. ...Gerçi ben de sevmedim değil.

— O zaman sen de çocuksun Umi.

— Öyleyim. E hadi, madem öyle bir tane alalım mı?

— Sora-san "Gereksiz harcama yapma," demedi mi? Neyse, madem karşımıza çıktı, bir tane alalım bari. Çok da pahalı değilmiş zaten.

— Sana da Masaki teyze "Gereksiz harcama yapma," dememiş miydi?

— Bu... Şey, kendi param olduğu için sorun yok.

— Ah, hile yapıyorsun! ...Acaba ben de mi bir yarı zamanlı işe girsem?

— Neden olmasın? Gerçi derslere de asılman lazım, o yüzden anca lise bittikten sonra olur herhalde.

— Evet. Üniversiteyle beraber ev arkadaşlığımız da başlayacak zaten.

— O konu henüz kesinleşmedi ama.

— Yoksa istemiyor musun?

— ...Bunu mutlaka gerçekleştirmek niyetindeyim.

Annemle veya Umi'nin ailesiyle bu konuyu konuşmamıza daha vakit vardı ama ailelerimizin yanından ayrıldığımız an beraber yaşama fikri ikimizin de aklındaydı.

Şu an bile neredeyse her anımız beraber geçiyordu fakat aynı evi paylaşmak, her saniye ortak hareket etmek bambaşka bir durumdu.

Birbirimizin karakterine aşık olup sevgili olmuş olsak da, beraber yaşamaya başladığımızda öğreneceğimiz çok şey olacaktı.

Hayat ritmi, ev işlerine yaklaşım, ekonomi yönetimi, gelecek vizyonu... Tüm bunları erkenden uyumlu hale getirmek istiyordum.

Birlikte yaşamak, bu yoldaki ilk adımdı.

Belki biraz erkendi ama bu bizim sevgili olma tarzımızdı.

...Umi'nin 'ilki' olmuş biri olarak, sorumluluğumu tam anlamıyla yerine getirmeliydim.

— ...Babamla annemi ikna etmek için çok uğraşmamız gerekecek.

— Evet. Sora-san ve Daichi-san çok nazikler ama bir o kadar da disiplinliler.

Onların nasıl evlendiğine dair pek çok hikaye duymuştum; zorluklardan geçtikleri için bize söyleyecekleri her sözün ağırlığı büyüktü.

Benim için Umi yanımda olsun yeterdi ama Umi için durum farklıydı.

Onun herkes tarafından takdir edilmesini ve öyle mutlu olmasını istiyordum.

Şu an yanımda olduğu gibi her zaman gülümsemesini istiyordum.

Bunun için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırdım.

— ...Maki.

— Efendim?

— Yüzüne dokunabilir miyim?

— Olur ama... Neden?

— Bilmem. Sadece canım istedi.

— ? ...Peki, buyur.

— Hehe, teşekkürler.

Mutlulukla gülümseyerek iki eliyle yüzümü sevmeye başladı.

Yanaklarımı nazikçe okşuyor, bazen de hafifçe çimdikleyip oyun oynuyordu.

— Maki, gerçekten çok yakışıklısın. ...Yu'nun sana neden aşık olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

— Teşekkürler. Ama beni değiştiren sensin Umi. Sen yanımda olduğun için insanların bana bakışı değişti.

— O zaman ben senin kurtarıcın oluyorum.

— Öylesin. ...Bu yüzden, ömrümün sonuna kadar bu borcu ödeyeceğim.

— Tamamdır. Eğer bu iyiliğe kötülükle karşılık verirsen, hortlar peşine düşerim bak.

— Öyle bir şey olmaması için çok çalışacağım.

Öyle bir şey olsa bile Umi o kadar nazikti ki, muhtemelen sessizce geri çekilirdi. Kimselere belli etmeden, gizli gizli ağlardı.

İşte onun bu hali, her şeyden daha çok sevilmeyi hak ediyordu.

— Umi, şey...

— Yoksa beni öpmek mi istedin?

— ..........

— Ihıhı, Maki o kadar bellisin ki, çok tatlısın. Ama şu an herkes bize bakıyor, olmaz. ...Ayrıca az önceden beri Yagisawa Sensei bizi kesiyor.

— Ne? ...Ah, harbi.

Rafların arasından çaktırmadan bakınca, devriye mi geziyor yoksa lobi civarında mı dolanıyor anlamadığım sınıf öğretmenimizin bize baktığını gördüm.

Alışverişe izin vardı ama fazla oyalanmak da iyi değildi.

Biz fingirdeşirken serbest zamanın da sonuna gelmiştik. Görünüşe göre artık dağılma vakti gelmişti.

Şimdilik elime aldığım anahtarlıkla birlikte su ihtiyacını gidermek için çay ve atıştırmalık gibi şeyler alıp marketten ayrıldım. Bir an için Yagisawa Sensei bize doğru yaklaşsa da herhangi bir uyarıda bulunmadı, yani direkten dönmüştük.

"Maki, iyi geceler. Yarınki kayakta başarılar."

"Tamam... Size güveniyorum koç."

"Güzel. Yuu'nun rehberliğine hiç ihtiyaç duymayacağın şekilde, öğlene kadar seni çat çat eğiteceğim."

"Şu 'çat çat' kısmına biraz fazla mı güç bindi sanki? Emin misin?"

"Ehe-he~"

"Amami-san gibi yaparak geçiştirme şunu."

"Füfü, neyse, pestilin çıkacak kadar yorulmaya hazır olsan iyi edersin, tamam mı?"

"Yani, o kadarına razıyım."

"Maki'nin ölçü birimi de bir garip gerçekten..."

"Eğer Umi yanımda durup bana öğretecekse, buna değer diye düşünüyorum."

"Maki, sen beni gerçekten çok seviyorsun ya... Neyse, bu yüzden çok tatlısın zaten."

"Sevmeseydim, öyle bir şey yapmazdım."

Dürüst olmak gerekirse Umi ile biraz daha oynaşmak istiyordum ama...

— Maehara-kun, Asanagi-san, birazdan yoklama alacağız. Artık odalarınıza dönün. Duygularınızı anlıyorum ama neyse...

Evet, Yagisawa Sensei böyle söyleyince, geri kalanını akıllı telefon üzerinden mesajlaşarak halletmeye razı oldum.

İlk günden dopdolu geçen okul gezisi beni yormuştu ama yorgunluğumdan çok daha fazla bir tatmin duygusu vardı içimde.

"O zaman, tekrardan iyi geceler Umi."

"Hı-hı. İyi geceler Maki."

Kızların odalarının olduğu üst kata çıkan Umi'yi uğurladıktan sonra hızlı adımlarla odama döndüm. Hemen telefonumu çıkarıp Umi'den gelen mesajları kontrol ettim.

(Asanagi): Öpücük meselesine gelince.

(Asanagi): Şöyle adamakıllı olanını geziden döndükten sonra yaparız.

(Asanagi): Tamam mı?

Gezi eğlenceliydi ama gezi sonrası için de şimdiden heyecanlanmaya başlamıştım.

Okul gezisinin ikinci günü.

Geniş oda ve sınıftaki tüm erkeklerle tıkış tıkış yatmak gibi alışık olmadığım bir ortam yüzünden uykuya dalmam epey vakit alsa da, en azından hiç uyuyamamak gibi berbat bir durum yaşamadım. En azından yorgunluğumu atacak kadar uyumuştum.

Sabah, kalkış saatinden biraz daha erken uyandım ve henüz sessiz olan odada sabah hazırlıklarımı yapmaya başladım.

Lavaboda yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalarken, pencerenin dışındaki bembeyaz manzaraya hayran kaldım.

Dünkü güneşli havanın aksine, bugün kayak merkezi sabahın erken saatlerinden itibaren sert bir rüzgar ve kar yağışına teslim olmuştu. Eğer burası düz ayak bir yer olsaydı muhtemelen kar küremekle uğraşıyor olurlardı ama kayakçılar için bu durum o kadar da kötü değildi.

Odadakiler yavaş yavaş uyanmaya başlarken ben kıyafetlerimi giymiş, futonun üzerine oturmuş sakinleşiyordum. O sırada Umi'den bir sabah araması... Tabii ki o kadarı yasaktı, bu yüzden bir mesaj geldi.

(Asanagi): Maa-kii~

(Maehara): Günaydın Umi.

(Asanagi): Günaydın.

(Asanagi): Dün gece düzgün uyuyabildin mi?

(Maehara): Yani, bir şekilde işte.

(Maehara): Ya sen?

(Asanagi): Uyudum ama birazcık sabahladık sayılır.

(Maehara): Odadakilerle dedikodu falan mı yaptınız?

(Asanagi): Öyle bir şeyler. Merak edilen erkekler hakkında konuşmalar falan filan.

(Asanagi): Tabii Maki ile olan durumlarımızı da sordular.

(Maehara): Mesela, ne gibi şeyler?

(Asanagi): ...İşte öyle böyle.

(Maehara): Demek öyle böyle ha.

(Asanagi): Hı-hı.

(Asanagi): Merak etme, bir şekilde zorla da olsa savuşturdum.

(Maehara): Bu tepkine bakılırsa epey özel sorular da sorulmuş?

(Asanagi): Yani, odadakiler arasında ilişkisi belli bir seviyeye gelmiş olan tek biziz.

(Asanagi): Nakamura-san zaten malum.

(Asanagi): Peki ya sende durumlar nasıl?

(Maehara): Valla ben hala sınıftaki çocuklarla o kadar kaynaşamadım.

(Asanagi): Lise ikinin bitmesine şurada bir buçuk ay kaldı ama?

(Maehara): ...Elimden geleni yapıyorum işte.

(Asanagi): Biliyorum. Seni izliyorum sonuçta.

(Asanagi): Sanırım Yuu hep yanında olduğu için diğerleri çekiniyor.

(Maehara): Diğer çocuklara kıyasla varlığımın fazla 'özel' kaçtığını falan söylediler.

Dün gece sınıf arkadaşlarımla azıcık konuştuğumda böyle bir laf işitmiştim.

Sınıf içinde hala utangaç davranmamın da payı vardı elbet ama ben ne zaman yalnız kalsam Amami-san nezaket gösterip yanıma geliyor, üstelik onunla konuşurken çok eğleniyormuş gibi göründüğü için diğerleri o çemberin içine giremiyormuş.

Amami-san'ın olduğu yere doğal olarak Yamashita-san, Arae-san gibi diğer kızlar da toplanınca, erkekler iyice geri durmaya başlamış. Bu durum aylar boyunca devam edince de şimdiki tablo ortaya çıkmış.

Sınıflar ilk ayrıldığında Amami-san'ın varlığı bana güç vermişti ama ona fazla bel bağlayınca başlangıçta planladığım o geniş arkadaş çevresini kuramamıştım. Aksine, Amami-san bağlantısıyla sadece kızlarla olan arkadaşlığım pekişmişti.

...Gerçekten de arkamdan 'haremci pislik' diye konuşulmasına şaşmamalıydı.

Yine de, bunu bana söyleyen Fukunaga-kun ile dün gece nihayet numara alışverişi yapabildiğimiz için az da olsa bir ilerleme kaydettiğim söylenebilirdi.

Üst sınıfa geçmemize iki aydan az kalmış olsa da, insan ilişkileri konusunda çabalamaya devam etmem gerekiyordu.

Kalkış saati gelince hemen kahvaltı ettik. Otelin çok amaçlı salonunda ısınma hareketlerini yaptıktan sonra vakit kaybetmeden kayak eğitimine geçtik. Bizim grup dün olduğu gibi önce başlangıç seviyesi pistinde temel kayış üzerine çalışacaktı. Öğleden sonra ise alışanlar sırayla daha zor parkurlara geçecekti. Ayrıca ikinci gün olan bugün temel yine kayaktı ama isteyenlere snowboard kiralanmasına veya kar motoruna binilmesine de izin veriliyordu.

"Ehe-he~ Maki-kun, bugün de iyi iş çıkaralım!"

"Evet... Amami-san, sen bugün snowboard mu yapacaksın?"

"Evet! Eğitmen bana 'sen artık özgürce takılabilirsin' dedi. Ah, Umi~! Buraya, buraya!"

"—Beklettim kusura bakma. Maki, sen şu bizim her sporda yetenekli canavar prensesi boş ver."

"Müü~ Umiii, ya canavar de ya prenses, birini seç!"

"Sorunun bu olduğunu sanmıyorum ama..."

Temelde grup halinde hareket ediyorduk ama becerisi yeterli olanlar serbestçe kayabiliyordu. Planlandığı gibi sabah boyunca Umi bizim grupla takılacaktı. Kayak eğitimindeki rehberler öğretmenler değil, kayak merkezinden görevlendirilen kişiler olduğu için herkesin tarzı kendineydi.

...Grup disiplini açısından nasıl bir durumdu emin değildim ama bu sayede Umi ile yan yana olabildiğim için halimden memnundum.

"...Yuu, bugünkü telesiyejde Maki'nin yanına ben oturacağım."

"In-füfü~ Biliyorum canım, merak etme."

Umi tam yanıma sokularak oturdu, Amami-san ise arkamızdan tek başına telesiyeje bindi. Dünkü gibi başlangıç pistine doğru süzüldük.

"Maki, nasıl? Telesiyeje alıştın mı artık?"

"Aşağı bakmak hala korkutuyor ama en azından manzaradan zevk alacak kadar rahatım."

"Füfü, sevindim. O zaman burayı kaydıktan sonra biraz daha yüksek bir yere gidelim mi?"

"...Lütfen birazcık daha çaylak pistinde şov yapmama izin ver."

Yine de ilk günden belli bir aşinalık kazandığım için, çaylak pistinin hızına alışınca bir üst seviyeyi denemek fena olmazdı.

Ben de Umi ve Amami-san gibi karın üzerinde keyifle süzülmek istiyordum.

— O zaman bugün mümkün olduğunca hız kesmeden kaymayı deneyelim. Kar sapanı değil de, paralel dediğimiz yöntemle. Ben küçük bir örnek göstereceğim, Maki arkamdan yavaşça takip et.

— Şey, tamam.

Batonlarıyla hafifçe hız alarak, alışkın hareketlerle yamaçtan aşağı süzülmeye başladı. Kayakları birbirine paralel tutarak hızlanıyor, hızı ise dönüşlerle ayarlıyordu. Dönüş yapma şekli kar sapanından pek de farklı görünmüyordu.

— Maki, sadece taklit etmeye çalışsan yeter! Tehlikeli gelirse düşebilirsin, sorun değil!

Yamacın ortasında duran Umi’yi hedef alarak, kayakların arasındaki o ters "V" açısını olabildiğince daraltarak kaymaya başladım.

Beklediğimden daha fazla hızlanınca korkudan bir an için dengem bozulacak gibi oldu.

Dün olsa bu noktada hemen pes ederdim ama şu an tam karşımda Umi vardı.

En azından sevgilimin önünde biraz çabaladığımı göstermek istiyordum.

— Maki, harika gidiyorsun! Aynen böyle devam!

— Ih... ııııı...

Umi’nin tezahüratları bana güç verdi; geriye doğru kaçan kalçam yavaşça eski konumuna geldi ve duruşum düzeldi.

Belli bir hıza ulaşmış olmama rağmen paniklemeden, sağa sola geniş kavisler çizerek hızı kontrol etmeyi başardım... tam başardığımı sanıp bir anlık boşluğa düştüğüm anda dengemi kaybedip devrildim.

Yamaç boyunca sürüklenerek yavaşladım ve tam Umi’nin durduğu yerin dibinde durabildim.

— Şey... Maki, yaşıyor musun?

— Evet, yaşıyorum. Her anlamda.

— Kayak kaymak, öğrenebilirsen bayağı eğlenceli değil mi?

— Yani, pistteki insanların ne hissettiğini biraz anlamış olabilirim. Şey... bir kez daha yukarıdan kaysak olur mu?

— Elbette. Daha vaktimiz çok.

Yamacın geri kalanını Umi ile birlikte sakince kaydıktan sonra aynı parkurda tekrar denemek için yukarı çıktık.

— Tamamdır, başlıyoruz!

Bu sefer ben de Umi gibi hız alarak başladım.

Defalarca düşüp tekrar denedikçe, o hissettiğim korku yavaş yavaş kayboldu. Buna bağlı olarak kayakların açısı dikleşti ve çevremdeki durumu fark edebilecek kadar görüş alanım genişledi.

— Maki, ağırlık merkezini daha yumuşak aktar. Bakışların ayaklarında değil, mümkün olduğunca ileride olsun!

— T-tamamdır!

Neredeyse hiç mola vermeden, kendimi kaptırmış bir şekilde öğle vaktine kadar kaydım. Umi’nin dibimden ayrılmayan koçluğu sayesinde, çaylak pistini artık sorunsuz bir şekilde bitirebiliyordum.

Böylece benim de en azından çaylak seviyesinden kurtulduğumu söylemek herhalde yanlış olmazdı.

Yolun bir yerinde zıplama rampalarında akrobatik hareketler sergileyen Amami-san ile buluştuk. Üçümüz birlikte kaydıktan sonra sabah seansını bitirdik.

— Evet, ellerinize sağlık. Temelleri kabaca hallettiğimize göre, öğleden sonra paralel dönüş pratikleri yaparız, o da bitince nihayet orta seviye pistine... diyecektim ama öğleden sonra asıl koçun Yuu olacaktı, değil mi? Yuu, sen ne yapmayı planlıyorsun?

— Hmm... Ben snowboardu daha çok seviyorum ve onda daha iyiyim, o yüzden yapabilirsek Maki-kun'a onu öğretmek istiyorum. Kayak kısmını zaten Umi ona iyice belletmiş gibi duruyor.

— Söyleyiş tarzın biraz... Ama ben de snowboard denemek isteyebilirim.

İkinci günden itibaren diğer öğrencilerin yaklaşık yarısının snowboarda geçtiği görülüyordu. Sonuçta bu gezinin amacı eğitim olduğu için sadece kayakla sınırlı kalmayıp bunu da tecrübe etmek fena olmazdı. Eğer tahta vücuduma uymazsa tekrar kayaklara dönebilirdim.

— O zaman öğleden sonrasının ilk yarısında snowboardla başlıyoruz.

— Evet! Şimdiden kolay gelsin Maki-kun!

— ............

— Şey, Umi-san?

— Akşamüstü ve gece bölümünde yine kayak yapacağız, tamam mı?

— Aşk olsun Umi, öğleden sonrayı kafana göre ön ve arka diye ikiye bölme ya!

— Maki, ilk yarıdaki snowboardu da ben öğreteceğim. Ben de yapabiliyorum çünkü.

— Bu resmen hile! Hem dünkü sözümüze ne oldu?

— Iıı... Ama, çünkü Maki ile daha çok birlikte kaymak istiyorum... Çok eğlenceliydi çünkü...

Benimle geçirdiği vakti bu kadar eğlenceli buluyorsa, bir sevgili olarak bu benim için en büyük mutluluktu ama...

— Umi, duygularını anlıyorum ama toplanma saati yaklaşıyor, bir süreliğine kendi grubuna dönmen lazım. Her ne kadar özgür olsak da, sonuçta bu bir grup aktivitesi.

— ............

— Umi?

— ............ Hı-hı.

— Teşekkürler, Umi.

— Hı-hı.

Surat asmasına rağmen sonunda ilk baştaki sözümüze sadık kalarak başını sallayan Umi ile geçici olarak ayrıldık ve kayak gruplarına göre öğle yemeği molasına geçtik.

Moladan sonra yine hareket edeceğimiz için çok ağır bir şeyler yememeye karar verdim. Aynı zamanda vücudu içeriden ısıtmak adına ramen veya udon gibi bir şeylerin iyi olacağını düşündüm.

Menü şaşırtıcı derecede zengin olduğu için biraz kararsız kaldım.

— Maki-kun, ne yiyeceğine karar verdin mi?

— Kitsune udon alacağım galiba. Ramen de çok cazip geliyor ama onu yarının keyfi olarak saklamak istiyorum.

— Doğru ya, yarın son günümüzde şehir turu var. O zaman ben de ramen yerine udon yiyeyim bari.

Ben kitsune udon, Amami-san ise etli udon fişini aldık ve diğer gruplardan arkadaşlarla aynı masaya oturup yemeğe başladık.

— Hmm, nefismiş. Dün akşamki gibi lüks yemekler de güzeldi ama okul yemekhanesi gibi, her zaman yediğimiz tarzda şeyler de bir başka oluyor. İnsana huzur veriyor.

— Aslında her zaman yiyebileceğimiz şeyler ama nedense böyle zamanlarda insanın canı daha çok çekiyor.

— Kesinlikle! Altın Hafta'da büyükannemin evine gittiğimde bile sonunda gidip zincir restoranlardan hamburger ya da et kasesi yemiştim.

— Ha ha, o duyguyu bilirim.

Yolculukta yenen her şey ilginç ve lezzetli gelse de, alışık olduğumuz şeyler olmadıkları için insan bir anda vücuduna her zaman aldığı o tanıdık tatları özlüyor.

Benim durumumda bu Pizza Rocket’ın bol malzemeli sarımsaklı teriyaki tavuklu pizzası, yanında sıfır şeker kola (ya da normali), patates kızartması ve soğan halkası olurdu... Gezi yemeklerinden ziyade bunlar sağlığa daha zararlı gibi ama neyse.

Sonuçta ne kadar yetişkin gibi davransak da, içten içe hala çocuktuk.

Bunları düşünerek sıcacık kızarmış tofuyu üfleyerek soğutup yerken, bir an Amami-san’ın bana yumuşacık bir ifadeyle baktığını fark ettim.

Hafifçe güler

— ? Amami-san, bir şey mi oldu?

— Ah, yok bir şey. Sadece... Eğer Maki-kun ile randevuya falan çıksaydık, herhalde tam olarak böyle hissederdim diye düşündüm de.

— Ne?

— Efendim?

Amami-san belki de bunu bilerek söylememişti ama öylesine söylenmiş bir söz için bile fazla tehlikeliydi.

Ben bir yana, Yamashita-san veya Arae-san henüz geçen günkü olayın detaylarını bilmiyor olmalıydı.

— Ş-şey, Amami, sen...

— Ah... H-hayır hayır! Yani Maki-kun ile hiç böyle karşılıklı yemek yememiştik ya, o yüzden şey, ağzımdan kaçıverdi... Yani öyle düşünmüyordum da, bir süre öncesine kadar düşünüyordum ve keşke öyle olsaydı dediğim zamanlar olmuştu ama...

— Amami-san, lütfen biraz sakin ol. Herkes ne demek istediğini anladı zaten.

"Ne? V-vay canına! Ö-özür dilerim!"

Bir anda gürültüye boğulan Amami-san'ın grubunun olduğu masaya, diğer sınıf arkadaşları tuhaf bakışlar fırlatıyordu.

Gerçekten de sadece kendi duyabileceği bir tonda mırıldandığı için, etraftakilerin ne olduğunu anladığını sanmıyorum.

...Ama dürüst olmak gerekirse, bundan daha fazla baş ağrıtıcı olayla uğraşmaya niyetim yoktu.

Az önceki sözlerini bir anlık unutmaya karar verip kendimi topladım.

"Amami-san, yani, her ihtimale karşı tekrar soruyorum ama... Yanlış bir şey mi söyledim?"

"H-hayır, bir şey yok... Ah, doğru ya! Şey, y-yemek konusundan aklıma geldi de, yarınki serbest zamanda siz ne yemek istersiniz? Ramen, mısır, deniz mahsulleri tabağı... Sonra Ishikari çorbası, körili çorba, tereyağlı patates, tereyağlı sandviç, kavun, yumuşak dondurma..."

"Öğle yemeğinde ne kadar çok şey yemeyi planlıyorsun sen..."

"Eee ama, hazır gelmişken hepsini denemek istiyorum. Bu arada, Nagi-chan senin isteğin ne?"

"...D-deniz mahsulleri tabağı."

"Ben de Nagi-chan'la aynı fikirdeyim. Mümkünse deniz kestanesi ve balık yumurtalı olanlardan olsun."

"Hımm, demek Yama-chan ve Nagi-chan deniz mahsulü istiyor. Maki-kun ise... Ah, sen Umi ile gizlice kaçacaktın değil mi?"

"...Gizli olduğu için, bu tarz yerlerde pek dillendirmezsen sevinirim."

"Ah... Yama-chan, Nagi-chan, bu konuyu yarın sabah konuşalım..."

"Amma uzattınız be, oynaşacaksanız eve gidince yapın şunu."

"Maehara-kun, başarılar."

"Peki, sağ olun..."

Bir an ensemden aşağı soğuk bir ter boşalsa da, son anda durumu toparlayabilmiş gibiydik. Şimdilik rahatlamıştım.

...Yine de.

Görünüşe göre Amami-san, hayatındaki bu ilk aşkı henüz tamamen kafasında bitirebilmiş değildi.

O garip hava dağılmadan mola bitti ve öğleden sonraki kısma geçtik.

Plana göre, bundan sonra Amami-san bana snowboard kaymayı öğretecekti ama...

"Şey, Maki-kun... Ben biraz tek başıma kafamı toplayıp geleceğim, sen önden kay istersen."

"Ha? Ama ben tek başıma kaymayı bilmiyorum ki..."

"O zaman... B-biraz bekle!"

Amami-san telaşla Umi'lerin olduğu gruba doğru koştu ve bir şeyler konuşmaya başladı.

Muhtemelen bu gergin atmosferde bana hocalık yapmak istemiyordu... Bir süre sonra yanında Umi ile birlikte, yüzünde mahcup bir ifadeyle yavaşça geri döndü.

Amami-san'ı tanıyorsam, kesinlikle planı değiştirmesi için ona yalvarmıştı.

Ancak Umi, arkadaşına karşı bu kadar kolay pes edecek kadar yumuşak biri değildi artık.

"Maki, planlandığı gibi öğleden sonra Yuu ile snowboard yapıyorsun. ...Yuu, sonsuza dek arkama saklanmayı bırak da kendine gel."

"...P-peki, şimdiden iyi dersler."

"Evet, ben de... Peki Umi, sen ne yapacaksın?"

"Geçen seferki outlet merkezindeki gibi kaçmanıza izin verirsem başım ağrır, o yüzden ben de size eşlik edeceğim. Yuu, ben de board konusunda berbatım, o yüzden bana da iyi öğret tamam mı?"

"H-hıhı, anladım."

Umi'nin de onlarla olacağını duyunca Amami-san'ın yüzünde bariz bir rahatlama belirdi.

İtiraf etmişti, reddedilmişti ve sadece arkadaş kalmaları gerekiyordu; ama aslında kalbinin derinliklerinde o duyguları hâlâ söküp atamamıştı, hatta bunu az önce yanlışlıkla dile getirmişti.

Reddeden taraf olan beni bir kenara bırakırsak, reddedilen taraf olan Amami-san için şu an hocalık yapacak kafa yoktu.

Yine de sonsuza kadar düzlükte öylece duramazdık. Kayak takımlarını bırakıp snowboardlarımızı alan biz üçlü, sabahki gibi başlangıç seviyesi parkuruna çıkan lifte yöneldik.

"Yuu, ben tek başıma hallederim, sen Maki ile ilgilen."

"Ha? A-ama..."

"Amman, hadi ama! Bak arkada kuyruk oluşuyor, çabuk binin!"

"Vay canına!"

Umi'nin hafifçe itmesiyle Amami-san kendini yanımda buldu.

Öğlene kadar karlı dağda neşeyle zıplayan, herkesi hayrete düşüren o kız gitmiş, yerine şaşırtıcı derecede sessiz biri gelmişti.

"Amami-san, gidelim mi?"

"Uuuu..."

Arkada kalan Umi'ye bakıp kısık sesle "Özür dilerim," diye mırıldandı ve çekinerek yanıma ilişti.

Sessizlik

Sessizlik

Dağda yankılanan kış şarkıları kulağımıza çalınırken, ikimiz arasına bir sessizlik çöktü.

Söze nasıl başlasam diye uzaklardaki dağlara bakıp düşünürken, ilk konuşan Amami-san oldu.

"Şey, Maki-kun."

"Evet."

"Az önceki konu... Gerçekten, ama gerçekten önemli bir şey değil. Sadece, bir an öyle hissettim işte. Ben aptal olduğum için aklıma geleni hemen yumurtlayıveriyorum."

"Sorun değil, anlıyorum. ...Peki, bunu Umi'ye anlattın mı?"

Amami-san hafifçe başını salladı.

"...Anlatmazsam kendimi Umi'ye karşı suçlu hissedecektim."

"Umi böyle bir şeye kızmaz artık. Zaten bu yüzden yanımı sana bıraktı ya."

Umi'nin bize "Düzgünce konuşun artık," demek istediğini biliyordum.

Bu başından beri böyleydi aslında; ne ben ne de Umi, Amami-san'ı suçlamak niyetindeydik.

Karşılık bulup bulmamasından bağımsız olarak, kimin kimi seveceği temelde özgürce verilmiş bir karardır.

Karşısındaki kişi yalnız ve sönük biri olsa bile.

Hatta sevdiği kişinin zaten bir sevgilisi olsa bile.

Aşırıya kaçıp birini rahatsız etmedikçe veya etrafındakileri kasten incitmedikçe bu böyledir.

"Sorun değil, acele etmene gerek yok. Kendi içinde bu işi ne zaman bitirebileceğine zamanla karar verirsin."

"Maki-kun... Evet, teşekkür ederim."

Amami-san şu haliyle bile elinden geleni yapıyordu. Benim ve Umi'nin duygularını düşünüp, canını dişine takarak eski 'arkadaş' günlerine dönmeye çalışıyordu.

Bu yüzden içinde birazcık ukde kalsa bile, ne ben ne de Umi ona kızamazdık.

"Hatta... Asıl ben özür dilerim. Biraz fazla tepki verdim sanırım."

"Aman, yeter artık özür dileme... Daha yeni reddedilmişken üzerine bir de bunu duyunca, sanki öldürücü darbeyi almışım gibi hissettiriyor."

"İşi sağlama almak benim tarzımdır. Tabii bu oyunlar için geçerli bir durum."

"Gerçek hayatta da öylesin! Aptal Maki-kun!"

"H-hey, Amami-san! Çok hareket etme, lift... lift sallanıyor!"

Beni hafifçe yumruklayan Amami-san ve onun sarsıntısıyla her zamankinden fazla sallanan liftin korkusuyla boğuşurken, nihayet sağ salim yukarı varmayı başardık.

"Siz ikiniz orada ne halt yiyordunuz öyle..."

"Onu Maki-kun'a sor!"

"Asıl ben bir bilsem..."

Sessizlik

Sessizlik

Sessizlik

Hafifçe gülerler

Bıkkın bir Umi, burnundan soluyan bir Amami-san ve neye uğradığını şaşırmış ben.

Kısa bir duraksamanın ardından, üçümüz de kahkahayı patlattık.

...Cidden, biz ne yapıyorduk böyle?

Gerçi, bu iki kişiyle geçirdiğim böyle anları hiç de sevmiyor sayılmazdım.

"Neyse, hadi kayalım."

"Yuu, board konusunda sana güveniyoruz, o yüzden düzgünce anlat. Öyle 'bam' diye dön, 'güm' diye git gibi soyut şeyler istemiyoruz. İkimizin de mantıklı bir şekilde anlayabileceği gibi anlat."

"Hımm... Tamam, deneyeceğim!"

"Kesinlikle anlamadı..."

Endişelendiğim gibi, sonrasında yamaçtan board ile kayıp düşmeyi, sonra tekrar kayıp tekrar düşmeyi defalarca tekrarlayarak Amami-san'ın kendine has teorilerini bir şekilde vücuduma kazıdım.

İşte öğleden sonraki kısmın özeti:

"Umi! Sıradaki şu atlama rampası. Korkma, kararlı bir şekilde atlarsan bir şekilde halloluyor zaten. Şöyle 'biyooon' diye! Bacaklarını yay gibi kullan."

"Ya-yay mı...? Darbeyi iyi sönümlemem mi gerekiyor yani? Ha? Biraz farklı mı? Ne yapmamı istiyorsun be kadın..."

"Ah, Maki-kun! Dönüşlerde kenarları daha çok şöyle 'gyüüün' diye kullanmalısın. Hızlan ve... Hadi! Burada 'gyüüün', şimdi de 'güriiiin'!"

"Gyü-gyüün mü...? Güriin mi...?"

Öncelikle izlenimim şu ki; snowboard da eğlenceliydi. Bunu güvenle söyleyebilirim.

...Söyleyebilirim ama.

Şimdilik, enerjik bir Amami-san ile kar dağına gelme işine bir süre ara vermeyi düşünüyorum.

İkinci günün programı da bitti ve nihayet son gün olan üçüncü günün sabahına uyandık.

Kayak yapmak da keyifliydi ama her şeyden çok bugünkü serbest zamanı bekliyordum. Otelden en yakın tren istasyonuna otobüsle geçecek, oradan dönüş uçağı saatine kadar grup bazında olsa da herkes istediği yere gidebilecekti.

Vakit yettiğince olabildiğince çok turistik yer gezebilir, şehir merkezindeki etkinliklere katılabilir veya pazar yerlerine gidip lezzetli ne varsa tadabilirdik.

İlk iki gün kayak eğitiminde kendimi çok zorladığım için vücudumdaki yorgunluk zirveye ulaşmış olsa da... Lise hayatımın ilk ve son, hatta öğrencilik hayatımın son okul gezisi olduğu için biraz daha dişimi sıkmaya kararlıyım.

...Şimdilik otobüs yolculuğu boyunca Can Puanı toplamak için derin bir uykuya dalmaya karar verdim.

—Maki-kun, hey, Maki-kun.

—Hı... Amami-san?

—Kusura bakma, uyurken uyandırdım. Bugünkü serbest zaman için buluşma yerini ne yapsak diye düşündüm de. Hani, havaalanında tüm grup üyelerinin toplanması gerekiyor ya? O yüzden saat ve yeri şimdiden belirlesek iyi olur diye dedim.

—Anladım. Doğru ya, öyleydi.

Bugünkü serbest zamanda ben ve Umi bir süreliğine gruptan ayrılacağımız için, tekrar birleşip havaalanına gitmek adına başka bir yerde sözleşmemiz gerekiyordu.

Amami-san'ın elindeki rehber kitapçığa (sahibi Arae-san) hızlıca göz atıp uygun olabilecek yerleri seçmeye çalıştım.

Okul gezisi için buralara gelen bizlerin bölge hakkında pek fikri olmadığı için, turistik yerler veya göze çarpan noktalar daha iyi olurdu.

—Şey... Biraz danışabilir miyim?

—Tabii! Karar verince haber ver. O zamana kadar Nagisa-chanlarla papaz kaçtı oynuyor olacağım.

—...Beni kafana göre oyuna dahil etme. Hem dün yeterince oynamadık mı?

—Hala doyamadım ki~ Nagisa-chan, hadi lütfen. Olur mu? Yaşasın!

—Daha bir şey demedim ki be!

—Aman Nagi-chan, ne olacak, biz de boş boş oturuyoruz sonuçta.

"Cık" diye her zamanki gibi dilini şaklatıp sonunda kart oynamaya başlayan Arae-san ve diğer üçüne bakarken, ben de arka koltukta oturan Umi'den onay alayım dedim.

'Maki: Umi.'

'Umi: Buluşma yeri büyük caddedeki televizyon kulesi olsun mu? Orası iyidir bence.'

'Umi: Her yerden görünüyor, hem saati de var.'

'Maki: Ne? Akıllı telefonuma dinleme cihazı falan mı yerleştirdin? Güvende miyim?'

'Umi: Güvendesin.'

'Umi: Kendimi tutuyorum şu an.'

'Maki: ...Peki, sen öyle diyorsan.'

'Umi: Fufu, yapmam öyle bir şey.'

'Umi: Zaten bizim tarafta da tam bu konu konuşuluyordu.'

'Maki: Ve sen de "Maki'ye bir danışayım" mı dedin?'

'Umi: Bildin~'

'Umi: Ee, ne dersin?'

'Maki: Evet. Bence de orası uygun.'

'Umi: Sevindim.'

'Umi: Ah, bu arada diğer dördü "Sizin grupla takılabilir miyiz?" diyor.'

'Maki: Şeeey...'

'Maki: Bizim taraf için sorun yok ama...'

'Maki: İçimizden biri pek sıcak bakmıyor gibi, ama sanırım onu ikna edebilirim.'

'Umi: Ahh.'

'Umi: Ben de Nakamura-san'a tembihlerim.'

'Umi: Dikkat: Arae Nagisa! diye.'

'Umi: Ayı çıkabilir levhası gibi oldu.'

'Maki: ...Neyse,'

'Maki: @g '

'Umi: ??'

'Umi: Maki?'

'Maki: Kusura bakma. Bir an fena dik dik bakıldım da.'

'Maki: Dilin belası mı desem, ne desem...'

'Umi: Ah, anladım.'

'Umi: Bakış açını biraz değiştirirsen ayıdan pek farkı yok zaten.'

'Maki: Hey, hop Umi!'

Gerçekten dayak yemenin eşiğinden son anda dönüp durumu kurtarırken, buluşma yerini Amami-sanlara ilettim ve onaylarını aldım.

Geriye sadece geçici dağılmanın ardından bir süre grupla hareket edip, Sensei'lerin göz hapsinden kurtulduğumuz anda çaktırmadan Umi ile ikimiz tüymek kalıyordu.

Herkesin yorgunluğu iyice çökmüş olacak ki, nispeten sessiz bir otobüste bir saat kadar sallandıktan sonra, geçici dağılma noktamız olan tren istasyonu önündeki otobüs duraklarına indik.

Önceki günden beri yağan karla birlikte şehir merkezi de epey beyaza bürünmüştü. Dağdaki kayak merkezine kıyasla hava o kadar sert değildi... Gerçi sıcaklık hala eksilerde olduğu için dondurucu soğuk gerçeği değişmiyordu ama gezmek için büyük bir engel teşkil etmiyordu.

—Pekala! Amami grubu ve Nakamura grubu burada toplansın!

Amami-san yüksek sesle seslenince geçici olarak on kişilik koca bir kalabalık olduk ama...

—Aşk olsun Nagisa-chan, öyle uzakta durma, gel yanımıza. Beraber yürürsek hem daha sıcak olur hem de muhabbet sarar, eğleniriz.

—Konserve balık gibi dip dibe yürümek bana göre değil.

—...Öyle diyorsun ama Nagi-chan benimle beraber yürüyorsun~

—...Birinin yanında durmazsam Sensei dırdır ediyor çünkü.

—Hmm, demek meşhur Tsundere buymuş. Bu kadar klişesini bugünlerde mangalarda bile bulamazsın.

—Mio, az önce Asanagi-san'ın uyarısını unuttun mu? Eğer uslu durmazsan Asanagi-san'ın yerine seni ben azarlarım.

—Nagisa-shi'yi ilk kez bu kadar yakından görüyorum da, model olarak potansiyeli çok yüksek. Hey Nagisa-shi, güzel bir yarı zamanlı iş var, denemek ister misin? Merak etme, kostümleri falan sana en çok yakışacak şekilde ben ayarlarım.

—Kaede, kızı resmen tezgahtar yapmaya çalışıyorsun. Nagisa-cchi'ye daha çok bir rock grubunun vokalisti olmak yakışır. Değil mi? Gel benimle beraber çıkış yapmaya ne dersin?

—....................

—Arae-san, bana dik dik bakmanız bir şeyi değiştirmeyecek...

Daha önceki sınıf maçlarında olduğu gibi, yine inanılmaz bir erkek-kadın oranı vardı karşımızda.

Gruptan bir adım geride duran Oyama-kun'u da saysak bile durum 2 erkek, 8 kızdı. Bir ara ben ve Umi ayrılınca geriye 1 erkek, 7 kız kalacaktı—

Dışarıdan bakıldığında kıskanılacak bir tablo gibi görünse de, Oyama-kun gibi arada kalmış biri için bu durum epey zorlayıcı olmalıydı.

Yine de tek başına hareket etmek gruba yük olacağı için, kızların arkasından sessizce yürümekten başka çaresi yoktu.

"Hey gözlüklü, sen de gel buraya. Uyuşuk davranırsan seni burada bırakırız."

"Eğer ayak bağı oluyorsam beni dışlayabilirsiniz de... Ayrıca adım gözlüklü değil, Oyama."

"Çok dırdır etme gözlüklü. Uzatmadan gel işte. Eğer gelirsen... Belki Yama sana biraz ilgi gösterir."

"Eee, ben mi? Şey, eğer Nagi-chan da yanımızdaysa benim için sorun değil."

Arae-san (ve Yamashita-san) bir şekilde bu durumu idare ederdi herhalde.

Normalde tam bir yalnız kurt olan Arae-san, bir sorun olduğunda dengeyi sağlamak için harekete geçiyordu. Amami-san ya da Umi'den farklı bir tarzı olsa da, onun da hamurunda liderlik vasfı vardı.

Her birimiz kendi sınıf öğretmenimize başka bir grupla birleştiğimizi haber verip izin aldıktan sonra, nihayet şehrin merkezine doğru yola koyulduk.

"Maki..."

"Efendim?"

Amami-san ve Nakamura-san en önde hevesle yürürken, arka saflarda kalan Umi ve ben gizlice ellerimizi kenetledik.

Çevremizdekiler de ilk kez gördükleri bu manzaraya kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki, bize dönüp bakmıyorlardı bile.

"Maki, üşümüyor musun? Isıtıcı paketim var, ister misin?"

"Olur, teşekkürler. Hafifçe güler"

"Hm? Ne oldu? Komik bir şey mi söyledim?"

"Yoo. Sadece, senin de gitgide bana benzediğini düşündüm."

"Üf... Öyle olabilir ama aynı şey senin için de geçerli. Sen de gitgide bana benziyorsun."

"Eee, ne de olsa Umi tarafından bu kadar eğitildim."

Sabahki bakım ritüelleri, yaşam alışkanlıkları, ders çalışma disiplini, insanlarla iletişim, randevulardaki giyim tarzım... Saysam bitmezdi ama Umi ile tanıştığımdan beri gerçekten çok değişmiştim.

Ben çabaladıkça, Umi beni hep ödüllendiriyordu.

'İyi iş çıkardın.'

'Aferin sana.'

'Resmen evrim geçirdin.'

'Çok yakışıklı oldun.'

'Seni çok seviyorum.'

'Seninle sevgili olduğum için çok mutluyum.'

Bunları öylesine söylemiyordu; o içten gülümsemesiyle başımı okşuyor, daha fazla yakınlaşmak istediğinde ise bana sıkıca sarılıyordu.

Şu an, burada, onunla birlikte olduğum için çok şanslıydım.

"Umi, ne yapalım? Bayağı yürüdük, artık gruptan ayrılsak mı?"

"Olur bence. Nakamura-san zaten 'Uygun bir zamanda tüyersiniz' demişti."

"Tamam, o zaman ben bir gidip haber vereyim."

"Tamamdır, hadi git bakalım."

Bir süre daha yürüdükten sonra Umi'nin yanından ayrılıp öndeki Amami-san'a yaklaştım.

"Amami-san."

"Maki-kun? Ah, yoksa vakti geldi mi?"

"Evet. Artık Sensei'ler de görünürde yok, ayrılabiliriz diye düşündüm."

Özel bir etkinlik mi vardı bilmiyorum ama biz okul gezisindeki öğrencilerin dışında çok fazla turist de vardı. Kalabalığın arasında kaybolmak için mükemmel bir zamandı.

"Anladım. Ama bir sorun olursa mutlaka haberleşelim, tamam mı?"

"Tamamdır. Diğerlerine de selamlar."

Bunu söyler söylemez, başta Nakamura-san olmak üzere hepsinin sözlü saldırısına uğradım. Bazıları dalga geçiyor, bazıları ise sessizce sırtıma pat pat vuruyordu.

"Arae-san, durum böyle. Sana emanetler."

"Ne haliniz varsa görün. Hey gözlüklü, sen de meseleyi anladın değil mi?"

"İ-İspiyonlayacak halim yok ya. Ben de en az Arae-san kadar ilgisizim bu konulara."

Bizim grubun da yolunda olduğunu teyit ettikten sonra tekrar Umi'nin yanına döndüm.

"Hadi."

"Hadi bakalım."

Beni beklercesine uzattığı o dünya tatlısı sevgilimin elini sıkıca tuttum. Tam sessizce gruptan süzülüp sadece ikimize ait olan o anlara başlayacaktık ki...

"Ah, dur, bekle Maki-kun!"

Tam o anda arkadan Amami-san seslendi. Biz gruptan ayrılırken o da peşimizden gelmek için diğerlerinin yanından ayrılmıştı.

Cüzdanımı mı yoksa öğrenci kimliğimi mi, önemli bir şeyimi mi düşürdüm diye bir an panikledim ama her şey üniformamın göğüs cebinde sapasağlam duruyordu. Sensei'lere de yakalanmamıştık.

"Yuu, ne oldu? Maki ile bir işin mi vardı?"

"Ö-Özür dilerim Umi, tam randevuya çıkacakken araya giriyorum ama... Şey, dinleyin."

İkimizin yüz ifadesine bakıp kısa bir an tereddüt etse de, kararlı bir şekilde devam etti.

"Maki-kun ile birazcık baş başa konuşabilir miyiz?"

"Benimle mi?"

"Evet. Sadece on dakika... Hayır, beş dakika bile yeter."

"Yani... Benim duymamam gereken bir konu mu?"

"Sana sonra her şeyi anlatacağım Umi. Ama... Bunu önce Maki-kun'a söylemem gerek."

Amami-san gözlerini sıkıca kapatmış, başı öne eğik bir halde cevabımızı bekliyordu.

Neyden bahsetmek istediğini az çok tahmin edebiliyordum. Muhtemelen dün öğle yemeğindeki konuşmalarla ilgiliydi.

O konuyu dün kapatmıştım, Amami-san'ın da meseleyi tekrar deşeceğini sanmıyordum... Muhtemelen anlatacakları bununla bağlantılıydı.

Umi'ye de sonra anlatacağına söz vermişti zaten.

"Ne yapacağına sen karar ver Maki. Ben şuradaki markette vakit geçiririm."

"Teşekkürler Umi. Amami-san, gel o zaman, biraz konuşalım."

"! Teşekkür ederim, ikinize de..."

Amami-san bize hafifçe başıyla selam verdi ama ne yüzünde bir gülümseme ne de bir rahatlama vardı; ifadesi hala ciddiyetini koruyordu.

İşimiz bitince hemen döneceğimize söz vererek Umi'yi marketin içindeki oturma alanında bıraktık ve dışarı çıktık.

"Amami-san, yürürken mi konuşalım?"

"Olur."

Özel olarak bir yere bakmadan, onun söze başlamasını bekledim.

O sırada gökyüzünden ince ince kar taneleri dökülmeye başlamıştı bile.

"Dün gece Nagisa-chan beni bir güzel azarladı. Az önce de herkesin önünde aynı şeyi söyledi zaten. Ehehe, bu aralar sürekli azar işitip duruyorum."

"Bizim durumumuzu Arae-san'a anlattın demek."

"Evet. Ah, özür dilerim, yoksa anlatmamalı mıydım?"

"Yani, zaten hemen yanımızda her şeyi duymuştu... Peki, o ne dedi?"

"Eğer hâlâ o çocuğu seviyorsan git bir kez daha reddedil dedi... Ehehe."

"Anlıyorum. Tam Arae-san'dan beklenecek bir hareket."

"Evet. Aslında arkadaşlarını çok düşünen, çok nazik biri."

Dışarıdan öyle görünmese de Arae-san'ın neden çok arkadaşı olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Biraz fazla sert bir itici güç kullanıyor gibiydi ama... Bu da onun tarzıydı işte.

"Maki-kun... Eğer, diyorum sadece."

"Evet?"

"Eğer Umi'den önce seninle ben arkadaş olsaydım, sence ne olurdu?"

"Yani... Seninle benim sevgili olma ihtimalimizden mi bahsediyorsun?"

"Evet."

"Yani, başka bir anlama gelmiyor zaten."

"Özür dilerim, tuhaf bir soru sordum. Ama... Son bir kez, bunu duymak istedim."

Son kez. İçinde hiçbir ukde kalmaması için.

İçimden "Ne olursa olsun yine de Umi'yi seçerdim" demek geçse de... Şöyle bir sakinleşip iyice düşündüğümde, bunun gerçekten zor bir soru olduğu şüphe götürmezdi.

— Benimle arkadaş olur musun?

Eğer o an, bana bunu ilk söyleyen kişi Amami-san olsaydı ne olurdu acaba?

Muhtemelen Amami-san olsa bile bu teklifi geri çevirmezdim. Reddetmek için özel bir sebebim yoktu, üstelik Amami-san'ın iyi biri olduğunu o zamandan bile gayet iyi biliyordum.

Amami-san'ın sorusunun amacını az çok anlıyordum.

Eğer seninle daha önce karşılaşsaydık, sevgili olma ihtimalimiz var mıydı—?

Farazi cevapları pek sevmediğimden, dürüst olmak gerekirse bunu pek dile getirmek istemiyordum.

Ancak Amami-san için, bilhassa cevap vermem gerekirse:

"İhtimalin sıfır olmadığını düşünüyorum. Tabii ki, bazı şartlar dahilinde."

"Sıfır değil, demek. Hafifçe güler Hehe, tam Maki-kun'luk bir cevap. Peki, nedir o şartlar?"

"...Söyleyeceğim şey kulağa çok saçma gelecek ama, yine de anlatayım mı?"

"Evet. Dinliyorum."

"Peki o zaman..."

Şu andan itibaren Amami-san'ı bir kez daha, düzgünce reddedecektim.

Ciddi bir duygusal yakınlığı elinin tersiyle itmek hem zihnen hem de bedenen çok yorucuydu; fakat bu Amami-san ve bizim için gerekliyse, yapacaktım.

"—Basitçe söylemek gerekirse, bence Amami-san zamanda yolculuk yaparsa bu iş olurdu."

"Ha? Zamanda yolculuk mu...?"

Amami-san beklediği cevabı alamamış olacak ki, şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Kusura bakma, biraz daha açık konuşmalıydım sanırım."

"Hayır, eğer bu senin cevabınsa... Şey, zamanda yolculuk derken şu hikayelerde sıkça geçen şeyden mi bahsediyorsun?"

"Evet, o. Şimdiye kadarki tüm anılarını koruyarak okulun açılış töreninden öncesine döner ve beni Umi'den önce bulursan... Ve benimle arkadaş olursan."

İşte o zaman, Amami-san'a öylece aşık olurdum. O zamanki ben yapayalnızdım; ama bu yalnız kalmak istediğimden değil, mecburiyetten öyleydi.

Umi'nin bana öğrettiklerini, ondan önce bana Amami-san öğretmiş olsaydı.

O doğuştan gelen neşesiyle Amami-san bana moral vermiş olsaydı.

Bence ihtimal sıfır değildi.

"...Anladım."

"Evet."

"Anladım demek... Ehehe, yine de Maki-kun'un eline su dökemem..."

Hüzünle gülümsedi ve devam etti:

"Ne olursa olsun, Maki-kun'la ben sevgili olamayız, değil mi?"

"...Evet."

Bunu Amami-san'a açıkça söyledim.

Ben "Maehara Maki" olarak kaldığım sürece.

Umi, "Asanagi Umi" olarak kaldığı ve Amami-san da "Amami Yuu" olarak kaldığı sürece.

Aynı şeyleri kaç kez tekrarlarsak tekrarlayalım, Umi her seferinde benden önce davranıp beni bulacak, kalbime dokunacak ve yine birbirimizin sevgilisi olacaktık.

Bu, Amami-san'a verebileceğim tek cevaptı.

"Bu yüzden... Amami-san."

"...Efendim."

"Ben Umi'nin yanına gidiyorum. Çünkü Umi'yi... Çok seviyorum."

"Anladım... O zaman sana iyi yolculuklar, Maki-kun."

"Evet, gidiyorum... Teşekkürler, Amami-san."

"Teşekkür etmesi gereken benim... Sağ ol Maki-kun."

Birbirimize karşılıklı teşekkürlerimizi sunduktan sonra, ben Umi'nin beklediği yere doğru, Amami-san ise muhtemelen Arae-sanların beklediği tarafa doğru koşmaya başladık.

Muhtemelen bu konu artık tamamen kapanmıştı.

Amami-san bundan sonra nasıl toparlanırdı?

Toparlanıp kimi sevecekti?

Bunları bilmiyordum.

O kişi Nozomu da olabilir, henüz karşılaşmadığı bambaşka biri de; bu tamamen Amami-san'ın özgürlüğüydü.

Ancak Amami-san benim en değerli arkadaşlarımdan biriydi. Her zaman beni, Umi'yi, Nitta-san'ı veya Nozomu'yu aydınlatan, ona en çok yakışan tabirle "Güneş" gibi bir kızdı.

Bir dostu olarak onun mutlu olmasını istiyordum.

...Böyle düşünmek benim bencilliğim miydi acaba?

Daha önceki marketin önüne döndüğümde, beni gören Umi bir çırpıda yanıma koştu.

Öylece göğsüme sokularak bana sıkıca sarıldı.

"—Maki, hoş geldin."

"Evet, geldim. Kusura bakma, biraz geciktim."

"...11 dakika 21 saniye."

"Cidden saymışsın... O zaman bunun telafisi olarak sana bol bol ısmarlayacağım."

"Sevgilini endişelendirmenin cezası bu... Şaka bir yana, hey Maki."

"Efendim?"

"Yuu ile düzgünce konuşabildin mi?"

"...Artık her şey yolunda."

"Anladım. O zaman artık korkmama gerek yok, değil mi?"

"Evet. Bundan sonra da hep benimle ol."

"...Yüzüğün üzerine yemin eder misin?"

"Evet. Yemin ederim."

"Güzel... Vakit kaybetmeyelim, artık gidelim mi?"

"Gidelim. Karnım acıktı zaten, önce bir şeyler atıştıralım. Ne yemek istersin?"

"Ramen! Üstelik tüm ekstralar olacak ve hesabı Maki ödeyecek!"

"Hafifçe güler Tamamdır, anlaşıldı."

Bu sefer ellerimizi bir daha asla bırakmayacakmışız gibi sıkıca kenetledik. Biz de herkes gibi, şehirde yürüyen insanlardan biri olduk ve kalabalığın içinde kaybolduk.

Arada sırada aklıma "Ya hâlâ yapayalnız olsaydım?" düşüncesi gelir.

Kimseyle tek kelime etmeden, günleri öylece geçirip sadece kendim için, sadece sevdiğim şeyleri yaparak yaşasaydım.

Yalnızlık zor olsa da kendi içinde bir rahatlığı olduğu kesindi. Ani bir telefonla veya rica ile tatilin mahvolmazdı, gereksiz şeylerle kafanı yormazdın.

Artısı yoktu ama eksisi de yoktu. Bu da bir seçimdi.

Fakat ben, elimden geldiğince hayatımda artılar olsun istiyordum. Elbette bu süreçte can sıkıcı şeyler de yaşanacak, eksiler de olacaktı; günün sonunda hepsi birbirini götürüp koca bir sıfır kalacakmış gibi hissetsem de.

Yine de bundan sonra da farklı insanlarla bağ kurmaya devam etmek istiyordum.

Değer verdiğim insanların sayısını daha da artırmak istiyordum.

Yanında paha biçilemez birinin olmasının mutluluğunu. Seni destekleyen birinin varlığının verdiği o güveni.

Çünkü ben artık bunları öğrenmiştim.

Çok sevdiğim o kız, bana bunları öğretmişti.

Karşımda iştahla ramenini mideye indiren kız, gülümseyerek bana seslendi:

"Çok eğlenceli, değil mi Maki?"

"Evet."

Bir dahaki sefere nereye gitsek... Bunları konuşurken, bu mutluluğun tadını sonuna kadar çıkarıyordum.

※※※

"—Sonunda bitti mi?"

Maki-kun'dan ayrılıp hemen diğerlerinin yanına döndüğümde, yanıma gelen Nagisa-chan beni bu sözlerle karşıladı.

Normalde dilini şaklatır veya bilerek iç çekip yüzünü buruştururdu ama böyle zamanlarda beni merak etmekten geri kalmazdı.

Şahsen Yamachan gibi biraz daha nazik davransa sevinirdim ama... Neyse, bana bu kadar güvendiğini varsayıp geçecektim.

"Teşekkürler Nagisa-chan. Beni cesaretlendirdiğin için."

"Önemli değil. Sadece o mızmız hallerin sinirimi bozduğu için söyledim."

"...Öyle mi? O zaman madem başladık, benim hikayemi de dinler misin?"

"Ne alakası var be... Neyse, boş vaktim var, dinleyebilirim."

"Fufuh, bugün Nagisa-chan bir hayli nazik sanki?"

"......Gereksiz konuşmaya devam edersen seni görmezden gelirim."

"Tamam tamam, kusura bakma. ......Biraz eski bir hikaye olacak ama anlatmamda sakınca var mı?"

'Aman neyse' gibisinden bir ses duyduğuma göre, Nagisa-chan cephesinde bir sorun yok demekti.

Gözlerimizi önümüzdeki uzak manzaraya dikmişken...

Bir kez daha, kendi duygularımı tüm çıplaklığıyla ortaya dökmeye karar verdim.

—En yakın arkadaşımla ilk karşılaştığım zaman.

Tek başına ağlayıp duran bana elini uzatan Umi'yi gördüğüm o andan beri...

Ben, "Asanagi Umi" adındaki kıza hayranlık duyuyordum.

Çok havalıydı. Liderlik edip herkesin önünde durur, bazen şakalar yapıp bir sürü çocuğu güldürürdü; arkadaş çevresi de çok genişti.

Keşke ben de onun gibi biri olabilsem—

Sürekli peşine takılıp gezdiğim zamanlarda bile, günün birinde Umi gibi olmayı hayal edip duruyordum.

Arkadaş olduktan bir süre sonra, Umi'ye bir soru sormuştum.

—Senin gibi olmak için ne yapmam gerekiyor, diye mi?

"Evet! Şu an... Şey, henüz yeterince cesaretim yok, Sana-chan ve Mana-chan gibi kızlarla konuşurken bile heyecandan düzgün kelime kuramıyorum ama ben de senin gibi havalı biri olmak istiyorum."

"Ha? Ben o kadar havalı mı görünüyorum ki?"

"E-evet! Ah, tabii bir o kadar tatlı ve harika olduğunu da düşünüyorum ama beni her zaman koruyan Umi, bir şövalye efendi gibi çok havalı..."

"Şövalye efendi mi... Yuu, bu bir iltifat mı şimdi?"

"İltifat tabii ki, hem de kocaman bir iltifat! Umi çok havalı, tüm dünyanın hayran olduğu biri!"

"Bu kadarı da biraz abartı sanki? ......Ama demek öyle. Şövalye kısmını geçtim de, Yuu demek benim gibi biri olmak istiyorsun."

"Evet."

"Anladım... Hmm... Aslında pek bilerek yaptığım bir şey yok ama..."

Ciddiyetimi mi sezdi nedir, Umi de o noktada derin derin düşünmeye başladı.

Başını sağa sola yatırıp defalarca dert ederek düşündükten sonra benim için ulaştığı sonuç şuydu:

"Nasıl benim gibi biri olabileceğin konusundaydı, değil mi?"

"E-evet!"

"Bak şimdi... O iş..."

"O iş ne?"

Gerginlik içinde cevabını bekledim.

"......İmkansız galiba. Muhtemelen yani."

"Efendim...?"

Derslerime veya spora daha çok asılmamı, utanmadan daha fazla insanla konuşmaya çalışmamı ya da sevmediğim yemekleri bile düzgünce yememi söylemesini bekliyordum.

Öyle basit bir cevap bile gelmemişti; imkansız demişti.

Elbette Umi kendince en iyisini düşünerek bu sonuca varmıştı ama bu cevap gerçekten de beklentilerimin dışındaydı.

"Neden peki?"

"Çünkü Yuu, sen ben değilsin."

"Bu... Öyle tabii ama..."

Kesinlikle haklıydı. Doğduğumuz yer, tanışana kadar büyüdüğümüz ortam; benimle Umi arasında her şey farklıydı.

Doğuştan gelen karakterimiz, başarılarımız. Hatta tenimiz, saçımız ve göz rengimiz bile.

Acaba benim gibi korkak ve sürekli ağlayan birinin, asla Umi gibi güçlü ve havalı biri olamayacağını, bu yüzden vazgeçmem gerektiğini mi söylemeye çalışıyordu?

Umi'nin arkasında, Sanae-chan ve Manaka-chan'ların gölgesine saklanıp bir oyuncak bebek gibi öylece oturmaktan başka benim—

"—Hey, kendine gel Yuu!"

"Mmmph...!"

Zihnim bu tür negatif düşüncelerle dolup taşmak üzereyken, sanki buna dur demek istercesine Umi iki eliyle yanaklarımı "şap" diye kavrayıp sıkıştırdı.

"Hemen yanlış anlamalara kapılma. Henüz lafımı bitirmedim."

"Mü-mügü mügü... Umii, bığak beni..."

"Peki, beni düzgünce dinleyecek misin?"

"Din... Dinleyeceğim..."

"Tamam, güzel."

Yanaklarımı bir süre hamur gibi yoğurup mıncırdıktan sonra Umi memnun bir ifadeyle ellerini çekti.

Yanaklarımda hafif bir sızı kalmışken, Umi tıpkı ilk tanıştığımız zamanki gibi gülümsedi.

"Şey... Yuu, öncelikle teşekkür ederim. Benim gibi olmak istediğini, bana hayran olduğunu söylediğin için. Bu beni acayip mutlu etti."

"E-evet. ......Ama madem öyle, neden sana hayran olmam yasak?"

"Çünkü ben senin benim gibi... 'Asanagi Umi' gibi birine değil, 'Amami Yuu' olmanı istiyorum... Galiba sebebi bu."

"Benim kendim olmamı mı?"

Umi'nin söyledikleri biraz zor gelmişti, bir süre üzerinde düşündüm.

Amami Yuu olmamı mı istiyordu? Yani, boşuna çabalamama gerek yok muydu... Olduğum gibi kalsam yeter miydi?

Hayır, eğer öyle olsaydı Umi kesinlikle 'Yuu, sen böyle iyisin' derdi... Şey...

"............Pek anlayamadım sanki."

"Ahaha, kusura bakma. Ben de ilk defa böyle bir şey söylüyorum, dilim sürçtü. ......Yani demek istediğim, beni taklit etmene gerek yok; kendin nasıl biri olmak istiyorsan öyle ol. Sen ben değilsin, ben de sen değilim."

"......Ama ben Umi gibi bir 'kendim' olmak istiyorum. Bu olmaz mı?"

"Örnek almak babında olur tabii. Ödevlerini düzgün yapmak, yabancılardan çekinmemeye çalışmak gibi şeyler. Ama tamamen aynısı olmaz. Yuu, senin de bir sürü iyi yanın var; onları da koruman lazım."

"Benim de mi iyi yanlarım var? Ben ne yapsam elime yüzüme bulaştırıyorum, senin dediklerin bende hiç— Bügyü?!"

"O yüzden diyorum ya işte—"

"Mügyüü... Ö-özür dilerim..."

Bu sefer az öncekinden biraz daha sertçe mıncırdı yanaklarımı.

Umi bana karşı her zaman naziktir ama bazen böyle muzip bir yüzünü gösterir. Bu, Sanae-chan veya Manaka-chan'a asla yapmadığı, sadece bana özel bir ayrıcalıktı.

"Bak şimdi, sen biraz odun olduğun için henüz fark etmemiş olabilirsin ama Yuu, sen benden çok daha harikasın."

"Me-mesela?"

"Gülüşün acayip tatlı."

"Sadece bu mu?"

"Sadece bu."

"............"

Sırf bu yüzden mi Umi'den çok daha harikaydım yani?

...Hiç de öyle değilmiş gibi geliyordu ama.

"Ah, Yuu'nun yüzünde 'Alt tarafı bir tanecik bir şey' ifadesi var."

"Çünkü... Senin gülüşün de tatlı."

"Benimki sıradan. Ben sadece gülümsüyorum ama seninki bambaşka bir seviye. Herkesi gülümsetiyorsun. ......Yuu, sen bizim güneşimizsin."

"Gerçekten öyle miyim?"

"Evet, kesinlikle öyle. Kim ne derse desin, buna ben kefilim."

Böyle güçlü bir tonda söyleyince, Umi'nin dediklerine inanmak istiyordum.

Olduğum halimle bile Umi'ye enerji verebildiğime inanmak...

"......Şey, Umi."

"Efendim en yakın arkadaşım?"

"Ben olduğum gibi kalsam da, Amami Yuu olarak kalsam da, hiç değişmesem de olur mu?"

"Olur tabii. Eğer birisi sana laf atarsa ya da benim değerli arkadaşımı üzmeye çalışırsa, onu hemen bir güzel benzetirim."

"Ehehe, teşekkürler. Umi şövalye efendiyse, o zaman ben de o şövalye tarafından korunan prensesim demektir."

"Aynen öyle. Tam bir sırça köşkte yaşayan, utangaç bir prenses gibisin."

"O kadarı da biraz şey sanki... Ama sonsuza kadar kutunun içinde kalmak istemem, o yüzden en azından şu utangaçlığımı yenmek için çabalayacağım."

"Bu arada derslerine de asılmayı unutma. Bir de, nefret ettiğin şu dolmalık biberlerle havuçları da adamakıllı ye artık."

"Şey... Galiba biraz daha kutunun içinde kalsam daha iyi olacak gibi~ falan. Ehehe~"

"Hey, öyle şirin şirin gülüp de beni geçiştirmeye çalışma!"

Böylece Umi’nin nezaketi sayesinde dertlerim şimdilik çözülmüştü.

Olduğum halimle kalıp, şimdikinden sadece birazcık daha cesaret toplayarak sadece Umi’yi değil, daha fazla insanı neşelendirmek için elimden geleni yapacaktım.

Tabii bu her zaman her şeyin doğru yöne gittiği anlamına gelmiyordu. Umi’ye çok fazla nazlandığım için farkında olmadan onu kırmış, bir süreliğine kalplerimizin birbirinden uzaklaşmasına da neden olmuştum.

Sonuç olarak en değerli dostumu incittiğim gerçeğiyle yüzleşmem gerekse de, seçtiğim yolun yanlış olduğunu söylemek istemiyordum.

O zamanlar Umi’nin de dediği gibi, sırf "Amami Yuu" olduğum için kurabildiğim pek çok yeni bağ vardı. Nina-chi, Maki-kun, Nozomu-kun, Nakamura-sanlar ve 11. sınıfın diğer kızları, Takizawa-kun ve Öğrenci Konseyi üyeleri, Nagisa-chan, Yama-chan ve 10. sınıftaki sınıf arkadaşlarım.

Hepsi, her biri benim için çok değerli arkadaşlarım.

Bu yüzden pişmanlık duymuyorum.

Ancak, Maki-kun’a aşık olup reddedildikten sonra bir şeyi fark ettim.

Kendi yolumu kendim açtığımı sanıyordum ama meğer o yol çoktan Umi tarafından döşenmiş rayların üzerindeymiş.

Olmak istediğim kişi için çabaladığımı düşünürken, aslında bilinçaltımda sürekli Umi’yi taklit edip duruyormuşum.

O günden beri en ufak bir ilerleme bile kaydetmemiştim.

Anlatacaklarım bittiğinde, nihayet yüzüme kısa bir bakış atan Nagisa-chan söze girdi.

— Amami, sen var ya...

— Efendim?

— ...O aptal suratına hiç yakışmayacak kadar derin şeyler düşünüyormuşsun.

— Ne kadar da açık sözlüsün... Benim de bazen bir şeyler düşündüğüm oluyor herhalde.

Liseye başladığım ilk birkaç ay sanırım daha saftım... Acaba en çok kimin etkisinde kaldım?

Umi mi, Maki-kun mu, yoksa Nina-chi mi?

...Muhtemelen hepsinin.

— Ben hep Umi’ye imreniyordum. Güzel, güçlü, nazik... Ne kadar çabalarsam çabalayayım, tam ona birazcık yetiştim dediğim anda o çoktan tek başına fırlayıp gidiyordu, ona asla ulaşamıyordum.

Umi, benim arzuladığım her şeye sahipti. Ben de onun sahip olduklarını istiyordum.

Ama bu imkansızdı. En azından sevdiğim kişi konusunda. Maki-kun mevzusunda işler öyle yürümedi.

Eğer böyle sadece Umi’ye özenmeye devam edersem, onun yürüdüğü yoldan hiçbir şey düşünmeden gitmeye kalkarsam...

Sadece Umi’yi taklit ederek, gerçekten olmak istediğim kişi olamayacağımı anladım.

...Bu yüzden.

Artık burada, en yakın arkadaşımı taklit etme oyununa bir son vermeliyim.

— Nagisa-chan, ben bu sefer gerçekten olmak istediğim kişi olacağım. Gerçekten yapmak istediğim şeyi bulup, aşık olduğum o kişiden çok daha harika birine aşık olacağım.

— ...Öyle mi?

— Evet. Öyle.

Kendi arzuladığım o kişiye.

Kendi zihnimde yarattığım ideal "Amami Yuu"ya dönüşeceğim.

Tam olarak ne yapmam gerek, hangi yoldan gitmeliyim?

Bunları bugünden itibaren canla başla arayıp bulmam gerekecek.

— ...Aman, ne halt yersen ye.

— Evet, öyle yapacağım. ...Teşekkürler, sonuna kadar beni dinlediğin için.

— Seni dinlediğim falan yok, sadece sesin kulağıma doldu o kadar. ...Her zamanki gibi işte.

— Fufu, Nagisa-chan’ın tsundere halleri de çok tatlıymış.

— Patlatırım şimdi bir tane görürsün tatlıyı!

Böyle söylese de beni her zamanki gibi kabul eden Nagisa-chan ile birlikte Nakamura-sanların yanına döndük.

Bayağıdır onları merakta bırakıp huzursuz ettiğim için, bundan sonra grubun neşesini yerine getirmek adına önceliği ben alacaktım.

Gülümseyerek. Parlak ve enerjik tavırlarla.

Herkesin içini aydınlatan bir güneş gibi.

— ...Bu arada Amami.

— Hı? Efendim?

— Az önce o kadar ciddiydin, şimdi nedir o gevşek suratınla sesin...

— Ehehe, kendimi çok zorladım ya, birden yorgunluk çöktü.

— Sabır... Neyse, az önceki konuyla ilgili. Birinin taklidi olmayı bırakacağım falan demiştin ya.

— ? Evet.

— Bunu neden ilk bana söylüyorsun? Böyle şeyleri normalde daha yakın olduğun birine söylemen gerekmez mi? Ben değil de mesela Nitta ya da senin sınıftan Yama gibi birine.

— Tabii ki onlarla da sonra konuşacağım. Ama sanırım en başta söylemem gereken kişi Nagisa-chan’dı.

— İyi de neden?

— Çünkü saçmaladığım zamanlarda beni hiç acımadan azarlayacak kişinin sen olduğunu düşündüm. Samimiyet dersen Nina-chi var ama o senin aksine çok fazla nazik.

Her ne olursa olsun yanımda olup bana destek vermesi Nina-chi’nin en güzel yanı ama benim karakterim yüzünden bu durum bende aşırı şımarıklığa yol açıyor.

Elbette Nagisa-chan da aslında nazik biri ve bir şekilde başkalarının derdiyle ilgilenmeyi seviyor.

Ancak her durumda olaylara dışarıdan bakabilen, objektif kalan ve bana karşı milim çekinmeden doğruları söyleyen, tanıdıklarım arasında en güvenebileceğim kişi o.

— O yüzden Nagisa-chan...

— Reddediyorum.

— Müü~, daha bir şey dememiştim ki~

— Kesin "Bundan sonra da yanımda ol" falan deyip arkadaş ayağına yatacaksın, değil mi?

— ............Ehehe~

— Reddediyorum.

— Ya ama neden! Biz birlikte savaşmış yoldaşlarız! İyi geçinelim işte~

— Şu sınıf maçları konusunu daha ne kadar sakız gibi uzatacaksın? Yeter artık.

— Ah, Nagisa-chan, bak varmak üzereyiz! Ahh, karnım da zil çalıyor~

— Beni dinle be kadın!

Böylece, ilk aşkım tamamen sona ermişti.

...Yani dürüst olmak gerekirse, Maki-kun’u hâlâ sevdiğim gerçeği bir köşede duruyor. Benim için o kadar harika bir çocuktu ki, bu hisleri tamamen geçmişte bırakmak için biraz daha zamana ihtiyacım olacak.

Fakat bunu bir kez dile getirdiğime göre, artık asla geri dönmeyeceğim.

Bu sefer gerçekten kendi yolumda yürüyeceğim.

Sürekli benden önde giden dostumun arkasından koşmayı bırakıp, kendi yolumu açacağım. Bunun için gereken cesareti de ondan aldım zaten.

Ben artık iyiyim.

Bunu arkadaşlarıma, aileme ve her şeyden önce kendime göğsümü gere gere söyleyebilmek için.

Sadece önüme bakacak ve geleceğe doğru yürüyeceğim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.